okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #41

10 Ekim 2010 Pazar

Belki de ilk defa lafı hiç uzatmadan zart diye maddelere geçiyorum bu sefer.

  • Siz de çocukken 2010 yılında uçan araba falan olucak zannetmiyor muydunuz?
  • Geçen gün birisi geldi "abi ekim ayı geldi" dedi bana. Ben de bunun üzerine oturup bir müddet düşündüm ekim ayı bana ne çağrıştırıyor diye. Dandirikten üniversitem akademik takvim olayını kısaltabildiğince kısatlmaya çalıştığı (sanırım daha az maaş ödemek için) için diğer okullara nazaran biraz daha geç açılıyor. Özet olarak ekim ayı da artık bana okul açılması ve kayıt olayları gibi sevimsiz şeyler çağrıştırıyor artık son 7 yıldır. (Evet veteran öğrenciyim)
  • Eğer ki bir evin en değerli eşyası kanepe ise o evde yaşayan insanlar tembel demektir.
  • Yakın bir vakte kadar lise sonda bana hediye alınmış olan bir cep telefonunu kullanıyordum. Yaklaşık 7 sene falan yani. (öğrenim hayatımla ilgili herşeyi de afişe ettim ama hadi hayırlısı (ulan şüphelendim şimdi yarın öbürgün bir kariyer falan yapayım diye işe girecek olursam bu blogu okursa adamlar mülakatta çıngar çıkarmasınlar sakın)) Eski telefonun binbir saçmalığından sonra aile bireyleri bu ızdırabıma kayıtsız kalamayıp doğumgünümü vesile ederekten yeni bir telefon hediye vermeyi uygun gördüler. Ama telefon da benden zeki arkadaş. Söz geçiremiyorum. "Bana şunu bunu yap" diyorum bir dizi tuşa basmak suretiyle "şuna buna başlamakla ilgili bilgi almacalı eğitimsel şeyimize bi gel sen hele" diyor. Bacak kadar telefon ders vermeye çalışıyor bana. Telefonun telefonluğundan haberi yok.
  • Telefon diyince de aklıma geldi. Ben anlamıyorum galiba bu işten. Benim için telefonla arayıp konuşmak bir de mesaj atmak yeterli hadiselerdi. Sonradan bu kriterlerime "etrafta kaza falan olacağını sezersem videoya çekeyim de Show ana habere satarım" düşüncesi ile video ve resim çekme olayı eklendi. Sonra da "madem okula bedava internet var bir de ona girebileyim bari" eklendi. Toplam 4 beklentim var yani bir telefondan. Gelin görün ki internetten telefonların özelliklerine bakıyorum, benim cv'nin 3-4 katı özelliği var telefonların. İnsanlar ne bekliyor ki telefonlardan böyle?
  • Bak telefon diyince hatıralar canlandı. İlk telefonum çok kıymetliydi benim için. Yılan oyunu vardı mesela. Ama yılana değil kütüğe benziyordu yılan. Hatta işi gücü bırakıp modifiye ettiydim bir de telefonu. Alien temalı bir kapak aldıydım. Yetmezmiş gibi bir de tuş takımını sprey boya ile siyaha boyadıydım. Bir de nasıl olduğunu hala çözemediğim titreşimli bir pil aldıydım. Titremesinden çok ses çıkarıyordu ama olsun yine de güzeldi. Burdan o güzelim telefonu lisede beden dersi esnasında soyunma odasındaki çantamdan çalan hırsıza sesleniyorum: getir ulan o telefonu şuanki piyasa değeri 10 lira bile değildir ben 20 teklif ediyorum sana.
  • Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim, bu yeni telefon beni sabah uyandırsın diye alarm kuruyorum. Ancak öyle bir alarmı var ki uyanık insanı uyutuyor arkadaş.
  • Çanakkale'de geyikli diye bir belde var. Nasıl olmuş da bu isim konulmuş diye düşünürüm hep. Türkiye öyle çok geyikli bir yer değil. Olsa bile sanmam ki Çanakkale'nin iklimi geyik yaşamasına elverişli bir yer olsun.
  • Kayıt işleri için okulda elimle kağıt kürekle koştururken gördüm ki 1. sınıflar hala grup halinde geziyorlar. Bütün 1. sınıfların okula gelmeden önce adeta sözlemiş gibi böyle davranmalarının sosyolojik ya da psikolojik açılımını yapabilecek olan şanslı kişiye bir adet çorap armağan etmek istiyorum.
  • Entellektüel bir ortamda birileriyle konuşurken ciddiye alınmak istiyorsanız herkesten önce herhangi bir cümlenizin içinde "içselleştirmek" fiilin kullanın, ortamın şahı olursunuz bir anda.
  • "Havalar soğuyacak" dediler, sevincimden gerdan kırdım. Ama bu kadar ayarsız bir soğuma da beklemiyordum. Baya baya kar yağacak falan dedi birileri. Ve tabi yine son 10 yıldır olduğu gibi "son 1000 yılın en soğuk kışı bekleniyor" haberleri de yapıldı.

Şöyle böyle #39

11 Ağustos 2010 Çarşamba

İşte sevgili okur dediğim gibi olabildiğince kısa sürede bir yazıyla tekrar buradayım. Spontane gelişen "dur birşeyler yazayım" kararım neticesinde kafamdan bir şöyle böyle yazayım dedim. İşte son dönemden hadiseler.

  • Geçen gün okula gittim, bir proje vereyim diye. Yaz okulu bittiydi. Okulda bir akademik çaba da olmadığın için okuldaki öğrenci sayısı 1 (o da ben zaten) çalışan sayısı ise en az 50 civarındaydı. Çalışanların hepsinin oturup da televizyon seyretmesi çok sevimsiz geldi. Bir kantin dolusu kantin çalışanı sırf mesai saatleri dolsun diye televizyon seyrediyolardı.
  • Şuanda oturduğum binanın bulunduğu sokağın adı bahçelere giden ikinci yol sokak. (Yerimi de belli etmiş oldum böylece, gerçi eline bir tepsi börek ya da en azından bir kek alıp gelen her okuruma açıktır kapım) Bu sokak ismi taşındığımız günden beri içime dert oldu. Sokağın gittiği her yere ben de gittim ama bir bahçe bulamadım. Daha da enteresanı bahçelere giden birinci yol sokak da var. Ancak bu iki sokak da farklı yerlere gidiyorlar. Beyhude arar dururmuşum bunca zaman sokağımın bana vaadettiği bahçeleri yani.
  • Bu yeni evimin yöresiyle ilgili beni en sevindiren hadise sempatik mahalle bakkalı konseptini taşıyan 2 adet dükkan bulabilmiş olmamdır.
  • Yaşadığım yerin yan tarafında baya kocaman bahçeli falan bir villa mevcut. Tam da benim odamın camının önünde. Bir de irice havuzu var bu villanın. Şuan itibariyle 1.5 ay gibi bir süredir bu evde oturmama rağmen daha bir villa sakininin girip de o havuzda yüzdüğünü görmedim. Ben sıcaktan leğene su doldurup içinde çırpınmayı düşünürken havuzlu bu insanların tenezzül etmemesi beni birgün 6. kattan bir balıklama atlayış denemesine gark edicek diye şimdiden endişeleniyorum.
  • Bu ev olayı neticesinde geçtiğimiz haftalarda hayatımda ilk defa bulaşık yıkamışlığım da oldu. Bulaşık yıkamak başlı başına sevimsiz bir hadiseyken bir diğer sevimsiz durum da sulak yerde yetişmemden ötürü standartların üstünde olan boyumdan geldi. 15 dakika sonrasında yaşanan nahoş bel ağrısı neticesinde kafayı dolaba dayıyıp italik bir duruş ile bele hiç baskı uygulamadan bitirebildim bu sevimsiz aktiviteyi.
  • Bekarın ve öğrencinin dostu yemeksepetiyle yakın temas halindeyim son zamanlarda. Kapıya gelen elemanlarda enteresan bir durum var yemek alma olayı esnasında. Kredi kartı şifresini girerken bakmadığını belli etmek için abartılı hareketlerle kahrolmuşçasına bir anda ya kafasını çeviriyorlar ya da yere bakıyorlar. Tamam şifre girerken bakmamak güzel de, bu bakmamayı böyle insanın gözüne sokarcasına yapmanın bir mantığı yok sanki.

Şöyle böyle #38

6 Haziran 2010 Pazar

Nasılız sevgili okur? Böyle nasılız diye sormak da çok samimiyetsiz gibi gelir bana hep nedense ama yazmış bulundum bir kere. Yine uzun süredir yazamadım. Gelin görün ki finaller tez projeler derken bir yoğunum ki sormayın. Bir de şu Google'ın mahkeme kararıyla kapanma olayından sonra da internete de bir haller oldu. Açılmaya yeltenip açılamıyor falan siteler. Kısacası önümüzdeki bir haftadan sonra süpersonik yazılar ile tüm hızımla geri dönüyor olacağım.

  • Google yasağı demişken aklıma geldi. Olur da hakikaten Google'a Türkiyeden erişim bir şekilde komple engellenirse okuduğum okul 3-4 sene mezun veremez tahminimce. Ne kadar proje tez varsa hepsi Google'dan bulunup yapılıyor.
  • Gece ışığa gelen sevimsiz böcekler gündüz de ışığa gitmeye çalışıp güneşe uçarken ölseler falan çok güzel olmaz mı?
  • Okulumun öğrencilerden emdiği para az gelmiş olacak ki okulun her tarafına pano yerleştirip reklam almaya başladılar. Birkaç hafta sonunda öğrencilere yönelik reklamı da bulmayı başardı reklam verici şirketler. Okulun her yeri makarna reklamı artık.
  • Geçtiğimiz günlerde girdiğim finalde hayatımın en sıradışı diyaloglarından birisini yaşadım. Hayatımda girdiğim 2. ya da 3. kitap defter açık olan bu sınavda ben de bu neşe verici durumu bir şekilde kullanıp şaka yapayım dedim. Sınavın ortalarına doğru yanımdan geçen gözetmen terlediğimi görünce "sıcak olmuyor mu öyle üstündekini çıkarsana" dedi, üstümdeki polarımsı şeyi göstererek. Ben de anında "yok hocam kopya yazıp koydum onun cebine de ondan çıkarmıyorum" dedim. Bir an afallayıp bakıp sonra durumu anlamasıyla "ne? ... haa" diyerek uzaklaştı. Kitap defter açık sınavda kopya mı olur la?
  • Birşey satın almak istediğinizde "abicim bu sefer aldığım yerden kötü çıktı o, istersen sana onun yerine yarım kilo şundan vereyim" diyen esnaf benim gözümde eli öpülesi esnaftır.
  • Final haftası kılık kıyafeti diye birşey var. Genellikle bol ve rahat kıyafetler, ama renk olarak uyumsuz ve acilen seçilmiş olur genelde. Sıfatta birkaç günlük sakal (tabi bu erkekler için geçerli sadece) olur. Ben de bu dönem hocalara "bütün sene bu modda çalıştım hocam ben" diyebilmek için bütün sene böyle gezdim. Bir faydası olup olmadığını finallerden sonra göreceğiz.

Ben tek siz hepiniz

14 Mayıs 2010 Cuma

Sen hiç çıkıp da bir topluluk önünde konuşma yaptın mı sevgili okur? Ben bu hafta yaptım. Hiç de hoş bir durum olmadığını gördüm. Hele durun da olayı başından anlatayım.

Sunum ve Raporlama adlı sevimsiz bir ders alıyorum ki dillere destan. Hocası Kanadalı, öğrencisi hiç oralı değil. Hoca tutturmuş herkes sunum yapacak diye. Bunu ilk duyduğumda dediydim ki "oh ne güzel seçerim bildiğim bir konu yazdıkça yazarım". Gruplar falan belirlendi ki bir de ne göreyim. Ufak naylonumsu bir poşet gibi birşey. İçerisinde uzun uzun kesilmiş birçok kağıt. Ben de karşısında durmuş tombala çeker gibi anlatacağım konuyu çekiyorum. Konuyu çektikten sonra da yeni bir torba uzatılıyor önüme aynı hoca tarafından bu sefer de kaçıncı sırada çıkıp anlatacağımı çekiyorum.

Şimdi bu konu en büyük belirsizliklerden biridir. İlk çıkıp anlatmak hoş değildir, sınıf içinde son kez bir okuyayım da ezberleyeyim diyemez anlatıcı. İlk olmak zaten genelde gerilim yaratır. Diğer anlatıcıları görüp iki taktik almak en güzelidir. Gelin görün ki ben seçtim en son sırayı. Yine beni aldı bir gerilim. En son olmak da hoş değil, milletin ilgisi dağılmış olur, hele o beklerkenki gerilim kısmını anlatmıyorum bile.

Her Türk öğrencisi gibi ben de sunumdan bir gün önce ödevi yaptım, slaytları hazırladım, laptopu getirmekle mükellef arkadaşa yolladım. Ancak bu dersin saçma kurallarını bilmekte fayda var önce. Sunumu yaparken slayttan okumak yasak. Elinde tutmalık not kartları hazırlamış olmalı herkes ona da 3 saniyeden fazla bakmak yasak. Tahtaya bişey yazınca sunum biterken onu silmemek yasak. Eli kolu kullanmayınca puan kırıyor. Göz teması, süre, duruş, mimik derken bir ton yerden puan kırabiliyor bu hoca. Ben de bunun gerilimi içerisinde derste oturmuş kara kara ne yapsam diye düşünüyodum.

Aklıma gelen tek cin fikirli kurtuluş yolu da süre açısındandı. Sunumun 6-10 dakika arasında olması gerekiyordu. 10'dan fazla olması bile puan kırma sebebi yani. "Şşş bak hele" diye dürttüm slaytçıbaşımı "saatine bak ben sunuma başlarken tam 7 dakika olunca masanın üzerine telefonunu koy da ben de bileyim 7 dakika olduğunu toparlayıp bitireyim" dedim. O da hayhay deyip onayladı bu durumu. Bir diğer fikir de slayt değiştirme konusunda aklıma geldi ki o da önemli bir konuymuş meğer. Kaptırıp anlatmaya devam ederken arkada aynı slaytın durması hoş olmazdı. "Ben ne zaman ki elimdeki kartı değiştiriyorum sen de slaytı değiştir" diye yeni bir salık verip yöneldim hocanın yanına.

Şöyle enteresan bir durumu da anlatmadan geçemeyeceğim. Bu yaptığımız sunumlar artık ne kadar önemli şeylerse hoca da en ön sıraya bir fotoğraf makinası koyuyor ve herkesin sunumunu videoya kaydediyor. Gel gör ki benden önceki sunan arkadaşın son 3 cümlesine gelindiğinde ekranı mekranı karardı bu aletin bir haller oldu. Hoca da bir telaş gidip bakınca anladı ki hafızası dolmuş. Dönüp bana üzgün gözlerle bakarken "kusura bakma Parahuman seninkini kaydedemiycem" deyince "canıma minnet hocam şu rezilliği belgelesen ne olur belgelemesen ne olur" diyerekten çok da önemsemedim bu durumu.

Her sunum önceki doküman kontrolüne tabi oldum ben de diğer öğrenciler gibi. Hoca dedi ki "Checklist'in nerde yavrum?" (Checklist dediği de senin konunla ilgili birileri yorum yapıp bir kanıya vardıysa onların yazıldığı bir hadise) "La hocam neyin checklisti zaten bana verdiğin konu bi kitap kim bunun hakkında ne yapsın da ne desin" deyince Kanadalı Kanadalı bakıp "olsun yine de bulsaydın birşey" diyince için için darlanmaya başlamıştım. Diğer dokümanlarımı da ibraz ettikten sonra inceden süzülsüm kürsümsü sunum mekanına.

Şimdi bana deseniz ki bu yaptığın sunumdan neler öğrendin, neler çıkardın, tek bir şeyi çok net söyleyebilirim ki topluluk önünde konuşmak hiç bana göre birşey değilmiş. Normalde süper konuştuğum İngilizce, orada aklıma gelmez oldu. 2 kelime zar zor aklıma geliyor, kaldı ki bir de onlardan cümle yapmak gerek haliyle. Bir de sınıfta türlü çeşitli yumurcak arkadaşım olduğu için ne zaman sınıfa baksam kitlenip tanımadığım bir adama baktım hep, ama birinci dakikadan sonra istemdışı oldu o. O da "ne bakıyorsun" dermişcesine bir el kol hareketi yapsaydı da projektör makinasını alıp ışıldaklı ışıldaklı atıp kafasına sunum olayını galeyana getireydim diye düşünmedim değil. Daha büyük bir sorun ise topu topu 10 sayfa olan slaytım aktıkça akıyordu ama bir türlü gözlerim, masanın üstünde olmasını görmeyi beklediğim o işaret olacak telefonu göremiyordu. Yapacak birşeyin kalmadığını anladığım anda artık konuyu toparladım ana fikri falan verdim. "Hadi bana eyvallah" anlamına gelen "Thank you for listening" dedikten sonra sakin adımlarla sınıfın ortasına doğru yöneldim. O esnadada telefonu koymayı unuttuğunu düşündüğüm slaytçıbaşıma agresif bir şekilde "kaç dakika oldu la" diye sorunca aldığım "6.5" cevabı üzerine iyice rahatladım.

Hızlıca ve usulca hocanın yanına yaklaşıp neye kaç puan verdiğine görmeye çalışırken baktım ona good buna good herşeye iyi notlar verip geçiyor. Ancak sonunda demez mi "ellerini kollarını biraz daha oynatarak anlatsaydın daha iyi olurdu" diye. İşte o an biraz gaza geldim "hoca hoca sen demedin mi not kartlarını tutacaksın ordan bakacaksın diye, not kartı tuttuğum ellerimle nası neyi anlataydım" dedim. Tam bir Kanadalı turist gibi boş boş bakıp "olsun" dedi. Tabi bütün bu konuşmalar da ingilizce geçiyor. Şimdi siz de "olsun"un İngilizce'sini düşünüyorsunuz büyük ihtimalle. Ben de şu şakayı yapmadan geçemeyeceğim. "Olsun"un İngilizcesi "Let it be" olabilir mi acaba? Bu arada merak eden varsa birkaç gün sonra aldığım notu da yazarım bloguma da şanım yürüsün.

Sonuçlandırmak gerekirse bu koca yazıyı, sunum ya da konuşma tarzı şeyler benim işim değil. Karşıma öyle toplulukları alıp da konuşma yapacak insan değilim. Efendi gibi hep beraber masada otururken konuşabilecek bir adamım ben. Sonuç olarak büyük ihtimalle iyi bir not alıcak olsam da istemem bir daha böyle gerilimler yaşamayı. Ki bunu hocaya da söyledim aynen böyle. "Tamam sen bana iyi anlattın diyorsun da gel bir de benim halimi sor" dedim kadına. Eksik olsun sunumu slaytı.

Şöyle böyle #36

2 Mayıs 2010 Pazar

Size karşı yüzüm yok okurlar. Kaç zaman oldu birşeyler yazamıyorum. Gelin görün ki hayat yorucu. Koşturmacalardan koşturmaca beğeniyorum. O kadar yoğunmuşum ki, şimdi farkettiğim üzere bunca gündür şöyle böyle kağıdıma aldığım not bile yok. Bakalım şu an aklıma gelenlerden neler yaabileceğim.

  • Şu dünyada yeni çıkmaya başlamış ergen bıyığı kadar itici birşey yoktur herhalde. Ama o ergen için de ne büyük gurur kaynağıdır. Örneğin ben hatırlarım lise yıllarımda sakallar iyice coşunda müdür yardımcısı para verip berbere yollardı birkaç kıllı ile birlikte beni. Biz de saç sakal düzelttirip sonra kahvaltı falan edip dönerdik okula. İnceden hoşuma giderdi bu sakallı olma durumu. Şimdi sıfatımda 2 kilo kıl olmadan traş olmaya üşenir bir adam oldum. Ama kışın süper oluyor. Saçlar da uzun olunca doğal kar maskesiyle dolaşıyormuşum gibi adeta.
  • Birkaç kişinin oturup çay içtiği bir masada biri çay bardağını kaldırırken çay tabağının da bardakla birlikte yapışık yükseltiğini gören ve düşüp çıkaracağı o ani sesi beklerken gerilen adamlardan birisiyim ben. Böyle bariz bir ayrım var mesela. Fevri çekilde bardak kaldırıp sonra tabağı düşünce irkilenler ve bunun farkında olup gerilimle bu olaya dikkat edenler şeklinde.
  • Çay diyince de kışın insanın içini ısıtır denir, yazın da harareti alır derler ya, ikisi de büyük yalan. Bu lafları çıkaranlar bir dönemin çay üreticileri değilse ben de daha birşey bilmiyorum demektir.
  • Bu arada NBA severlerin en keyifli dönemleri olan play-off'lar başladı. Ancak hiç aklıma gelmezdi ki hakemler yüzünden gecenin bir körü izlemek için beklediğim maçın ikinci yarısında kahır bela televizyonu kapatacağımı. Ertesi gün okul varken uykudan fedakarlık edip gecenin bir körü oturup maç izlemek bile yeterince pis bir hissiyat zaten.
  • Survivor diye bir yarışma vardı bir zamanlar. İki grubu birer adaya atıyorlar, en ıssızından. Sonra türlü yarışmalar yaptırıyorlar falan. Yeni versiyonunda da erkekler ve kızlar diye 2 ayrı takım yapmışlar. Kızların adasındaki bir diyalog beni benden aldı. Açlıktan iguana yeme derecesine gelmişler uzaktan uzaktan kesiyorlarken iguanaları biri çıkıp "bunların eti şimdi beyaz et mi kırmızı et mi" diye sordu. Öyle hayatta kalma ortamı falan yalan oldu bir anda tabi. Issız adada kalmış insan yiyceği etin rengini mi merak eder?
  • Şu dünyada boyun tutulması kadar can sıkıcı şey azdır. İnsanın sosyal hayattan çekilesi gelir ama ona da izin vermez boyun tutulması. O yüzden bir kat daha sevimsizdir. Robocop gibi gezdirir adamı sosyal ortamlarda. Hele bir de yapılan ani hareketler sonrası yaşanan o sevimsiz acı en beteri.
  • Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım gaza gelmiş, "blog açıcam parahuman, duydum ki sen blog alemlerinin en yücesiymişsin, onbinlerce okurun varmış, var gel bana yardım et teknik konularda" deyince ben de hayhay diyip başlıca adımları anlatmaya geldim. İsim falan kararlaştırıldıktan sonra uygun bir site gösterip bir tema seç diyince adam o kadar güzel bir tema seçti ki resmen kıskandım. Zaten temayı değiştirip değiştirmeme konusunda türlü tereddütler yaşıyordum. Gel gör ki taklitçilik yaptın demesin bu adam bik bik konuşmasın diye alıp onun temasını da koyamadım bloguma. Bu sefer de adam bir haftada 4 yazı yazdıktan sonra bakmaz oldu bloguna. Daha bir uyuz oldum. Adını bile ben bulduydum nan o blogun. Merak edip o bloga bakmak isteyenlar olursa bu kelimeye tıklayabilirler.
  • Bir öğrencinin en büyük ikilem okula gideceği günden önceki gece erken yatmakla geç yatmak arasında yaşadığı ikilemdir. Erken yatınca hem bütün gece uyuyunca boşa gitmiş gibi oluyor, hem de sabah 7de kalkınca zaten insan kaçta yatmış olursa olsun uykusunu alamamış olacak. Geç yatınca da ertesi güne baş ağrısı ile başlanır ilerleyen saatlerde herşey daha da berbatlaşır ki bir de sonraki günün devamında erken yatma garanti olur. Nice analistler çözemedi bu ikilemde hangi hamlenin doğru olduğunu ben mi çözücem diyip bir gece geç bir gece erken yatmayı tercih etmişimdir ben hep.

Bir korna bir vicdan

10 Nisan 2010 Cumartesi

Kaç zamandır yazamaz oldum, gözleriniz internetlerde kaldı biliyorum sevgili okurlar ama vize haftası olunca böyle oluyor insan. Kocaman kocaman sınavlara girdim. Ayrıca yarın son 5-6 gündür ilk defa dış etkenler tarafından uyandırılmayacağımı umuyorum. Ama bomba gibi bir hikayeyle karşınızdayım sevgili okur. Dinleyin hele.

Geçtiğimiz hafta salı günü yaş olarak aramda çok fark bulunmayan sevgili otomobilimle (kendisine de bir isim takma gereği duyduğum için plakası da olan naj diyeceğim kısaca) eve 1-2 km.'lik bir mesafe kala kaputtan çıkan dumanlar ve tavan yapmış hararet ibresi ile çektim sağa. Güç bela aile büyüklerime ulaştım ve tamirciden öğrendiğim kadarıyla bişeyi gevşemiş suyu bitmiş hararet yapmış.

Ancak esas çile bundan sonra başladı. Yoldaki çalışma sebebiyle tıkanmış bir yolda bir büyük aracın arkasındayken aniden sebepsizcesine durdu bu naj yine. Zorladım çalışmadı. Güç bela soldaki bakım yapılan şeride çektim. Yine hemen aile büyüğüne ulaşmam neticesinde bir süre otoyolun ortasında bozuk bir arabanın yanında beklememden sonra sınava yetişebildim. Sınav kağıtlarını dağıtan asistan ile aramda şu diyalog yaşandı:

-Kolay gelebildin mi?
-Hayırdır hocam siz nerden biliyorsunuz.
-Ben gelirken yolun kenarında gördüm senin araban bozulmuştu arabanın başında bekliyodun hatta ben de kornaya bastım görmedin.
-Hah hocam o kornayı çok iyi düşünmüşsün, o korna olmayaydı ben kimbilir ne haldeydim.

Sonra da baktım sırıta sırıta gidiyor. Sonra bir daha yanaştığında demeden edemedim "hoca insan okula kadar bırakmaz mı o durumda görünce" diye. Somut bir cevap vermekten kaçınarak uzaklaştı. Hatta sağda solda hakkında "hoca milletine güven olmaz aga, kornaya basar geçer" diye de konuşmuştum ki bugün yanlış tanımışım onu anladım.

Baktım okulun bitiş saatinde bahçede hızlı hızlı yürüyordu ki "aman hocam yanımdan geçerken korna çalmayı eksik etmeyin" demiştim ki beklenmedik bir soruyla karşılaştım. "Arabayla mı geldin" diyen hocaya "yok hocam nerde tabanvay geldim" diyince, "tamam atla bırakıyım, ben böyle kendimi afettiririm işte" diyerek arabalarının kapısını açtı bana. Sonrasında da arabada bir müddet kopya konusunda (dönem vize haftası olduğu için) iki farklı tarafın görüşleri üzerine ilginç bir konuşma geçtikten sonra makul bir yerde beni bırakıp hızlıca uzaklaştı.

Suçu meçhul kriminal

24 Mart 2010 Çarşamba

Lise yılları. Ya 2. ya 3. sınıfta olduğum zamanlar. O zamanlar lise 4 diye birşey de yoktu, şimdi var ama galiba. Haşarılığın haylazlığın dibine vurulan türlü türlü yumurcaklığın ardı ardına sıralandığı vakitleri yaşıyorum yani kısacası. Hele bir de mevsim bahar civarı olmaya görsün. İnsanın ne derse giresi kalıyor ne de ders çalışası. "Bugün nasıl bir haylazlığa imzamızı atsak" diye okulda dolaşıyoruz adeta.

Bu dolaşmalar sırasında adeta haylazlık geldi beni buldu. Son derece sıkıcı ilk 2 derse girdikten sonra bize bir haber geldi ki bilmemkim hoca yokmuş diye. O gün de dersler şöyleydi: sıkıcı - sıkıcı - niteliksiz - niteliksiz - beden - beden - gereksiz - gereksiz. Bu niteliksiz dersin hocası da gelmeyince durum saçma bir hal aldı. Yani 4 saat boşluk sonra da gereksiz 2 saat ders kaldı. Hemen orada bir fikir teatisinde bulunup "la bu ders için bu kadar beklenmez yürüyelim gidelim evimize de öss'ye çalışa" (yalana gel) dedik arkadaşlarla. Çantaları da sırtlanıp gittik okulun yana doğru açılan büyük demir kapısının önüne. Bekçi ile yaklaşık bir 15 saniye bakıştıktan sonra bekçinin kaşlarını "olmaz" dermişcesine kaldırmasından sonra kapının hemen yanındaki duvara tırmanıp oradan atlayıp otobüs durağına doğru yürümeye başladık mağrur 3 genç olarak. İlerde isimler de lazım olacağı için benim dışımdaki 2 gence şimdilik x ve y isimlerini verelim.

Aynı haftanın cuma günü yine havada bir haylazlık kokusu. Yanımda oturan arkadaşla gergin gergin bu haylazlık nereden çıkacak acaba diye birbirimize bakıyoruz. O esnada kulağımıza bir duyum geliyor ki alıyor bizi bir endişe. Çıkışta törende uzun uzun konuşmalar yapılacakmış, birilerine ödül falan mı ne verilecekmiş. Biz durur muyuz tabi, durmayız. Hemen yine bir fikir teatisi ve aldığımız karar doğrultusunda zil çalar çalmaz sınıftan fırlıyoruz, okulun nispeten az kullanılan arka kapısından çıkıp bahçenin arka tarafındaki duvara tırmanıyoruz. Z isimli arkadaş duvardan atladıktan sonra ben de tam ona çantasını atarken yukarıdan "aferin aferin" diye bir ses duyuyorum. Kafamı kaldırmamla anlıyorum ki sınıftan çıktıktan sonra atılan depar müdür yardımcısını işkillendirdiği için üşenmemiş gelmiş camdan bize bakar olmuş. "Hocam ben bu saygısız arkadaşa yardım ediyordum" derken baktım hoca camdan kayboldu, tahminimce merdivenlerden alt katlara oradan da bahçeye gelmeyi hedefliyordu, ben de duvarın üzerinden boşluğa bırakıverdim kendimi.

Ertesi hafta pazartesi günü son derece uykulu ve yorgun bir günde sabahın ilk derslerinden birinde kapı açıldı. İçeriye tıknaz ve sevimsiz müdür yardımcısı girdi. Genellikle sakal kontrolü yapıp beni berbere göndermek için giren bu sevimsiz insanın suratındaki ciddi ifadeden bu sefer daha farklı bir durum olduğunu anlamıştım. Sınıftaki hocaya "Kusura bakmayın hocam" dedikten sonra sınıfa döndü "x, y, z, parahuman gelin benle yavrüm" dedikten sonra döndü arkasını kapıdan çıktı. Biz de başımıza gelecekleri tahmin ettiğimizden kelli endişeli adımlarla gravatları düzelterek peşine takıldı. Boş bir odaya girdik, önümüze birer kağıt elimize birer kağıt verdi ve çıktı dışarı. Kağıttaki yazıyı tam hatırlayamasam da yaklaşık olarak "ders saatleri dahilinde ya da okul faaliyetlerinin olduğu sırada izinsiz okuldan gidildiği için savunma yaz" gibi bir ibare vardı. İşte o anda x y ve z nin suratına baktım. Onlar çoktan harıl harıl yazmaya başlamışlardı. Gelin görün ki aldı beni bir düşünce. Aralarında iki suçu birden işleyen bir ben vardım. Beni hangi suçtan oraya oturttular onu da bilemiyordum. Birini savunup diğerini savunmasam diye düşündüm, o zaman da beni suçladıkları suçu savunmayıp diğerini savunmuş olursam durduk yerde diğer suçum da ortaya çıkacaktı. İkisini birden savunsam "oha hayvan çocuğa bak bir haftada 2 suça birden karışmış biz sadece birini biliyorduk oysa ki" diyebilirlerdi.

İşte tam o anda bu işin kurtuluşunun çirkeflikte olduğunu anlayıp çaldım kalemi kağıda. İki olayda da okulu suçlu çıkarmaya nasıl karar verdiğimi ben de bilemiyorum ama bunu başardım. İlk olay için "o gün ki aniden ortaya çıkan rahatsızlığım için izin kağıdı almaya gittiğimde ilgili müdür yardımcısının yerinde olmaması neticesinde mağdur olarak" diye yazmaya başlayınca ben de bir an kendime inanamamıştım. Ancak 2 suça birden de özür mahiyetinde bir savunma yazsam birinden ceza alacağım kesin gibiydi. Haliyle okula saydırmaya devam ettim ben de. "Cuma günki tören için ise sadece duvarın yanında görülmem ile bir müdür yardımcısı tarafından suçlu ilan edilmem ve orada infazımın gerçekleştirilerek diğer öğrenciler önünde bana söylenen haksız suçlayıcı cümleler beni derinden yaraladı ve üzdü" diye devam edince bir anda 2 müdür yardımcısını da yerin dibine sokmuş ben de kurtulmuş oldum diye düşündüm. Öyle de oldu. Dilekçemi okuyan kimse artık "bu cevval genci hiç başımıza bela etmeyelim de müdür yardımcılarının başı yanmasın" diye düşünmüş olsa gerek ki o savunma olayından da bir daha kimse birşey söylemedi.

Kıssadan hisseyi kaptın dimi sevgili okur. Haklı da olsan haksız da olsan mağdur olmamak için mümkün her açığı kullanarak sağa sola sataşmadan rahat edilemiyor yurdumun kurumlarında. Ben böyle yaptım rahat ettim en azından. Benim bir suçumdan başım ağrıyacağına ortamdaki olası birçok sorunu yazınca kimse bir daha benimle uğraşmadı.

Kendimi anlattırmayın bana şimdi burda

27 Şubat 2010 Cumartesi

Blog ortamlarına girdim gireli gezdiğim blogların birçoğunda sayfanın üst kısımlarında Hakkımda (About Me) kısmını görüyorum. Genellikle esprili bir cümle yazar bende de olduğu gibi. Gelin görün ki ben her bu kısmı gördüğümde aklıma bambaşka bir olay geliyor.

Lise yıllarımdan birinde, son derece sıkıcı ve karamsar bir çarşamba gününün son ders saatinde alışıldığı üzere rehberlik adlı ne işe yaradığı hiç bilinmeyen o dersin bir parçası olmuş oturuyordum. Önümde de neden rehberlik dersine girdiğini bile bilmeyen bir hocanın dağıtmış olduğu ve kimbilir ne maksat ile yazdığım anket benzeri birşey vardı. "Kaç kardeşsiniz" gibi düşünme gerektirmeyen ve şıklı cevapları olan soruları hızla işaretledikten sonra arka sayfanın sonlarına doğru çok sevimsiz bir bölüm gözüme çarptı.

Soru kısmında çok normal birşeymiş gibi "Kendinizi kısaca anlatır mısınız?" yazıyordu, altında da gözüme kocaman görünen bir 5 satırlık boşluk. O anda "ulan" dedim kendi kendime "böyle saçma iş mi olur insan kendisini nasıl anlatır ki?" diyerek düşünmeye başladım. Bir yandan da sınıfın durumunu kolluyordum, herkes aynı anda verse de ben de bu kısmı doldurmadan arada kaynatsam kağıdı diye. Bu satırları okurken "anket verilirken bu kadar strateji yapmak ne saçma" diyor olabilirsiniz ancak ben de bu kadar saçma bir soruyla karşılaşmasam böyle yollar aramazdım. O anda kafamda ömrüm boyunca pek az kez yanmış olan o ampul yandı ve ben de uygun gördüğüm cevabı hemen yazıp gidip bıraktım anket kağıdını hocanın masasının üstüne, bu saçma durumdan da kurtulmuş olmanın verdiği rahatlık ile sırama dönüp kitabımı okumaya başladım.

Ancak bu yalan huzurum birkaç dakika sürdü. Kağıtları kontrol eden hoca benim o verdiğim akıl dolu cevabı görüp de "Parahuman gel evladım buraya" diyene kadar. Nasıl olduysa benim verdiğim cevapta soru ile dalga geçtiğimi anlamamış olan ve yazdığım cevap ile ilgili olarak açıklama bekleyen hoca oturduğun yerden yazdığım 2 kelimeyi göstererek "bu ne evladım" dedi. Anlamaz bakışlarla bakıp "Ne oldu hocam?" deyince bir süre anlamsız bakışlarla baktı bana. Sonra neyse der gibi bir mimik yapınca ben de yürüdüm sırama döndüm. En nihayetinde oraya yazdığım cevap tamamen doğru olduğu için onu beğenmemezlik gibi birşey yapamazdı hoca da. Bu arada o "kendinizi kısaca anlatır mısınız?" sorusuna yazdığım cevap da "evet, bazen" idi.

Şöyle böyle #17

24 Ocak 2010 Pazar

Nasılız sevgili okurlar? Beni soracak olursanız (ilkokul çocuğu mektup girişi) final haftası belimi büktü. Uyanması gitmesi gelmesi falan büyük dert. Kafamı okul bu kadar kurcaladığı için haliyle bugün de okul tandanslı bir şöyle böyle ile karşınızdayım.

  • Ders sonlarına doğru hocalar "sormak istediğiniz birşey var mı?" diye sorunca evet diyen öğrenciye sınıfça duyulan o kümülatif nefreti başka hiçbir yerde bulamazsınız. Evet ben de nefret ederim. Hoca dersi bitirmeye çalışıyor, bu adam hala soru sormaya çalışıyor. Soracağı şeyin de sınavda çıkmayacağı belli. Yine de sorar.
  • Sınavdan sonra soruları konuşanlara olan nefretimi geçen yazılarda yazmıştım. Doyamadım bir daha yazıyorum. Hatta etrafımda görünce de bütün neşelerini bozarım. Yanlarına sinsice sokulup "olum yarın da murat hocanın sınavı var ha kesin çok kazık soracak" derim ve konuyu değiştirmiş olmanın verdiği haklı gururla uzaklaşırım.
  • Eskiden bir de hocaya ödevi hatırlatanlar vardı. Üniversitede pek yok öyle olaylar. Lisede falan olurdu bunlardan. Hoca "geçen hafta nerde kalmıştık" diye sorduğu anda ödev konusunu açarak atlardı öne.
  • Eskiden kar daha acımasız yağardı sanki baya baya tatil yapardık kardan ötürü. Şimdi her yağdığında bir ümitleniyorum okulun web sitesine falan bakıyorum ama sonuç hüsran oluyor. İşin kötü tarafı da şu dağda yaşadığım için evden çıkıyorum belime kadar kar var (abarttım lan en fazla 3-4 cm. işte) otobüse binip medeniyete iniyorum oralara hiç kar yağmamış bile.
  • Kar demişken aklıma geldi. Tosun bünyemi taşıyabilmek için mecburen 48 numara olan ayaklarıma uygun bot bulamadığımdan haala kaykay ayakkabısıyla dolaşıyorum sevgili okur. Çoraplar sırılsıklam oluyor eve gelene kadar. Anladın dimi mağduriyetimin nasıl olduğunu.
  • Sınava elinde suyla şekerle falan girene de uyuz olurum. Topu topu 1 saat sınav. Sanki ölecek misin o 1 saatte susuzluktan da böyle saçma saçma hareketler yapıyorsun. Ben bunu da denedim acaba bir işe yarar mı diye. Lisedeyken bir sınava gofret ve su alarak girdim. Baktım sorular benim bilgimi aşıyor, kendimi gofretin içindekileri okumaya kaptırmışım. 20 dakkası öyle geçtiydi güzelim sınavın.
  • Üniversitedeki sınavlarda da başka bir durum mevcut. Eğer ki derste çan uygulanıyorsa (puanı en düşük 5-6 öğrencinin kaldığı sistem) sınavda cin kesilirim. Misal 15 dakika içinde çıkanları sayarım "aha bunlar kesin boş kağıt veriyor" diyerek. Sonra etrafımdaki tembelliği tescilli adamların kağıtlarına bakarım çaktırmadan. Onlar da birşey yazmamışsa rahat ederim, bunlar kalır ben geçerim diye sevinçlenirim. İşte çan sistemi insanı böyle şerefsiz yapıyor.
  • İnsanı böyle şerefsiz yapan başka bir unsur da defterdir. Bütün bir sene boyunca halı sahalara konserlere çağırılmayan o çalışkan gözlüklü tıknak mühendis adayları vize final dönemi geldi mi kral olurlar. Defterlerinden 2 fotokopi çekilicek diye saçma bir babacan tavırlara falan bürünürler. Bu garipler de defterleri kadar var olabiliyor işte anca.
  • Sınavlarda bir başka pis sorunsal da çıkmak ya da çıkmamaktır. 2 saatlik sınavın 1. saatinin sonunda yapabileceklerinizi yaptınız diyelim. Eğer çıkarsanız ileri dakikalarda gelebilecek olan potansiyel kopyaları elinizin tersi ile itmiş olursunuz. Eğer çıkmazsanız da insanların ikinci kağıdı istemesi ve doğru yaptığınız şeylerden tereddüt edip değiştirmeniz gibi tatsız sonları olan durumlarla mücadele etme zorunluluğu vardır.
  • Kopya çekmek de sanattır. Buna karşı çıkana sabaha kadar tartışırım. Sırf adam gibi kopya çekebileyim diye üniversite 1. sınıfın sonunda 4.5 miyop olan gözlerime ver ettirdim lazeri de düzelttirdim. Şimdi atmaca gibi 10 metreden grafiklerin kopyasını çeken biriyim. Ayrıca kopya çekerken teknolojiyi kullanan adamlara da saygım sonsuzdur. Cep telefonu olsun hesap makinası olsun hepsi gerektiğinde sınıf geçirten aygıtlardır.
  • Bu arada okul bütün gün boşken bu hafta olacağım 3 sınavın hepsini sabah 9'a koyan okuluma burdan selam etmek istiyorum. Hiç vicdanınız yok mu olum sizin?

Şöyle böyle #14

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sevgili okur, (eğer ki bu esnada içinden "efendim" dediysen en gözde okurumsun demektir) yine bir final dönemi öncesi gerginliği ve yoğunluğu var üzerimde. Hatta okulda herkesde var bu gerilim. Olur da bu süre boyunca yazı performansım düşerse sağda solda arkamdan konuşmayın e mi sevgili okurlarım.

  • Şu gezmeli TV programlarını yapanları hep çok kıskana gelmişimdir. Oh hem diyar diyar gez, yediğin içtiğin üstüne kad kalsın, 1-2 saat gördüklerini anlat, üstüne bir de para al. Ne güzel hayat la o öyle.
  • Boğaz köprüsüne falan zam geldiğinde aklı evvel haberciler gidip hemen o gece röpotaj yapıp sonra da aradıklarını bulamayınca üzülüyorlar ya, işte o durumu çok seviyorum. "He he ne oldu beyefendi 3 dakika önce geçseniz indirimli olacaktı" diyip de arabadaki adamın "he ne olacak sağlık olsun" deyip geçmesi üzerine angut gibi kalıyor bu haberciler. Sanki arabadaki adam da 50 kuruş fazla veriyor diye o sırada arabadan inip kendini yerden yere atacakmış gibi bir beklentileri var sanki.
  • Geçen gün yine gördüm 2010 için kahinler çıkmış "şöyle olacak böyle olacak" diye sallıyorlar. Bu haber yerine gidip de kahinlere "hacı sen 2009'da bunlar olacak dedin ama bunlar olmadı ne diyorsun buna" deyip de onları orda mal gibi bıraksa 70 milyonun karşısında çok daha süper bir haber olur bence.
  • Kadınların ne kadar kaprisli canlılar olduğu şu bayan kelimesine olan sebepsiz tepkilerinden bile anlaşılabilir bence. Bir erkeğe gidip bay diyince gücenir mi? Hayır. Kadın olunca bayana gücenebilir ama işte.
  • Şu dünyadaki en sevimsiz görüntülerden birisi takım elbise giymiş çocuktur. Çocuksan çocukluğunu bil kardeşim böyle denyo çocuk mu olur?
  • Bu 3G'de gizli numaradan birini aramak için aynı zamanda bir de kar maskesi takmak gerekiyr sanırım. Görüntülü ya hani.
  • Bu hafta en büyük hüznü pazartesi sabah 5'e kadar neşeyle kar yağışını seyredip bir yandan da okulun internet sitesinde bir duyuru görmeyi umarak oturdum bekledim. Sabah da evden çıktığımda dağbaşındaki biricik mahallemde 5 cm'e yakın karı gördükten sonra medeniyete inince kar bile yağmamış olduğunu görünce ciğerimden bir parça koptu adeta.

Neler mi oldu?

26 Kasım 2009 Perşembe

Farkettiğiniz üzere 1.5 haftaya yakın bir süredir birşey yazabilmiş değilim. Sebebini soracak olursanız anlatayım. İlk olarak geçtiğimiz haftanın başında içerisinde 7 adet güzide sınav bulunan bir vize haftasına giriştim. Talihsizliğim hemen baş gösterdi yine tabi ve sınavların hepsi sabahın 9'unda okulda olmamı gerektirdi. Daha da sevimsiz durum iyice yorgunluğun çöktüğü perşembe ve cuma günleri sınavların çifter çifter olmasıydı. Tabi ki sabahın köründe buz gibi havada sokaklara çıkıp ders çalışıcam diye kahvaltı etmeyip yemek yemeyince ne oldu, evet doğru bildin okur, övmelere doyamadığım tosun bünyem zayıf düştü ve etraftan bulduğu en şahane virüsü kaptı. Peki bu hangi gün oldu, evet okur yine doğru bildin vizelerin bittiği gün son vizeden birkaç saat sonra 39 derece ateşle yorgan döşek yatıyordum. Kulaktan dolma bilgilerle alınmış birkaç ilaç, yatakta geçen birkaç günden sonra okula rapor almak gerekince vurdum kendimi yollara gittim bir hastaneye.

Hastane de ilginç bir deneyim oldu. Girişteki masada oturan önemli görünümlü abla neyin var diye sorduğunda ateş öksürük demeye kalmadan ağzıma taktılar o peçe gibi hadiseyi. Zaten dikkat çeken görünümüm hastane eşrafına dehşet de saçmaya başladı o pis beyaz bez ile. Bir diğer hastanesel gerilim ise doktor "akciğer filmi isterim" diyince çıktı ortaya. Zebellah gibi makinaların olduğu bol kapılı odada "röntgen çekecez diye don paça soymasınlar beni sakın" diye endişe ile düşünerek oturuyordum ki tişört ile de röntgen çekilebildiğini öğrenerek iyice rahatlamış oldum. Şimdi ateş ve sevimsiz öksürük nöbetleri olayını atlattığım domuz gribimin en mayışmalı dönemindeyim. Halsizlik ile yatmak dışında pek birşey yapmıyorum. Gelin görün ki bu son 2 hafta bana birkaç ay gibi yorucu gelmiş bulunmakta. Artık blogu da boşlamadan doya doya yazarım diye umuyorum. Hatta yazıya da eğitsel ancak anlamsız bir cümle ile son vereyim: domuz gribi değil yanlış tedavi öldürür.

Teknolojime nazar değmesin

1 Kasım 2009 Pazar

Geçtiğimiz günlerde yazdığım her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar yazısında olayın benzeri gün geçmiyor ki tekrar başıma gelmesin. Geçen hafta "madem bilgisayar okuyoruz bari konuyla ilgili bir şeyler yapmış olalım" düşüncesi ile sumo robot yapıp yarışmalara katılmaya karar verdik. Satın alınacak malzemeleri konuşmak için çıktık bir asistanın yanına konuşmaya başladık. Kendi yaptığı bir devreyi örnek göstermek için çıkardığı sırada ben yine dondum kaldım. Uğraşmış etmiş bir devre yapmış yapmasına ama ortasına da kocaman bir nazar boncuğu da koymuş. Ben de yine lise yıllarındaki üniversite hakkında hayal kuran halime döndüm.

Bir hafta nasıl geçer

15 Ekim 2009 Perşembe

Öğrenim hayatımın son 1 senesine başladığım bu hafta benim için bitmiş sayılır artık. Yarın öğleden sonra gireceğim araştırma ve raporlama teknikleri dersinin nasıl olacağını şimdiden adım gibi bildiğim için bu yazıyı yazmak için yarını beklemedim. Bu haftayı da özetleme arzusuyla yanıp tutuştum nedense birden, beni bir tek sen anlarsın okur diyerek yöneldim bloga. İlk olarak benimki gibi dandik bir okulda okuyorsanız Kanada'da metalurji ve malzeme mühendisliği bölümü bitirmiş ve akademik başka hiçbir vasfı olmayan bir insan gelip burada çok rahat mesleki ingilizce ve araştırma ve raporlama teknikleri dersi verebiliyor. Bilse de veriyor bilmese de veriyor. Hatta bu insan 3. sınıf bilgisayar mühendisliği öğrencilerine "hepiniz mouse kullanıyorsunuz değil mi?" diye sorup yaklaşık 45 saniye kadar cevap bile bekleyebiliyor. Neredeyse her sabah 9'da okulda olduğum bu koskoca haftada hiç mi hayırlı birşey olmadı derseniz oldu tabi. O da göreceli bir hayırlılık durumu. Türkiye teknoloji açısından gariban bir ülke olduğu için ve ülkede donanıma yönelik neredeyse hiçbir şey yapılmadığı için gelecekte hiçbir işimize yaramayacak olan bilgisayar mimarisi diye bir derste RAM'in çalışma olaylarını faln öğrenmiş bulunuyorum. Ayrıca tabi bir de haftaya damgasını vuran her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar olayı var. Bugün ise uyku problemim sebebiyle sabaha karşı 5 sularında zar zor uykuya dalıp sabah 8'de uyanıp okula gittiğimde öğrendim ki o dersi verecek hoca konferanslara gitmiş. Bunu da dün gece duyurmuş. Kime duyurmuş? Bölümdeki asistanlardan birisine. Haliyle birçok öğrenci gibi haberim olmadan perşembe sabahı boşu boşuna 8'de uyanmış bir kimse olarak okula gittim. Ev ahalisi de beni 30 dakka sonra evde görüp "bu çocuk derse girmedi galiba" demesinler diye okulda 3 saat muhabbet edip eve döndüm. Kısacası ilk haftamdan yıldım. Uğraşmam gereken 2 projeyi kara kara düşünmekteyim an itibari ile. Motivasyon teknikleri öğretin bana sevgili okur demekten başka birşey gelmiyor şimdi elimden.

Her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yıllar yıllar önce lise son sınıftayken derste her hayvanlık yaptığımızda bir hocanın "seneye üniversite öğrencisi olacaksınız şu halinize bakın" benzeri birşey söylediğini hatırlarım. Beni de o zamanlardan almıştır bir merak "ulan acaba bu üniversite nasıl bir yer ola ki böyle abartıla" diye düşünürdüm. O zamanlar bakınca kravat takmamak dışında pek bir ekstremliği yokmuş gibi geliyordu. Bir dersler anfide olacakmış hep gibi gelirdi bana. Yine de bahçesindeki çimlerde oturup gitar çalan ortam olmadan üniversite de olmaz gibi düşünürdüm. Kısacası çok farklı birşey değil ama yine de kendi içinde liseye göre farklı ve değişmez hadiseler bulunan bir ortamdı bana göre. Bunları düşündüğüm anı da çok iyi hatırlıyorum. Lise sondayken bir kimya dersinde 0.7 uçlu Rotring kalemimle sıraya birşeyler kazırkendi.

Bugün ise zar zor enerji toplayıp gittiğim okulda bir derse girdim. Tonton görünümlü (hatta tip olarak eski Olacak O Kadar'da ki Bestami ve Kemancı'da ki Kemancının aynısı) bir hocanın grafik ile ilgili dersinde, konudan konuya atlarken insan gözünün sınırlarından bahsetmesini dinliyordum. Son olarak şu cümleleri sarfettiğini hatırlıyorum: "İnsan gözü saniyede 20-30 arası resim seçebilir. Bunun gibi kısıtlamalar mevcut. Ama örneğin insanların gözleri çok daha iyi görseydi görüp de beğendiğimiz bir kızın cildindeki birçok farklı şeyi görüp beğenemeyebilirdik. Hatta o bilim kurgu filmlerindeki her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar da birbirini beğeniyor". İşte o her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar lafını duyunca flashback'i yapıp bir anda lise sırasını kazıyan o kravatlı halime döndüm adeta. Kendi kendime de "hah" dedim, "işte buymuş demek ki üniversite dedikleri."

Facebook ve hayatıma kattığı yersiz resmiyet

12 Ekim 2009 Pazartesi

İsim konusunda hafızası çok kuvvetli bir kimse olamadım bir türlü. Nice kereler karşımdakiyle konuşmanın ilk 10 dakikasında adını hatırlamaya çalışıp sonrasında pesettiğimi bilirim. Bundan 3-4 yıl öncesinde de Facebook'a üye olurken "Facebook geldi kavga bitti" diyerek dandik bir atasözü devşirmesi ile isim hatırlama derdinden kurtulduğumu sanarak neşemi dile getirmiştim. Meğersem hiç de öyle değilmiş durum. Gelip görün ki bu sefer de yine yepisyeni bir sorun baş verdi. Facebook'ta hepinizin bildiği üzere insanlar isim ve soyatlarıyla var oluyorlar, hatta dikkat ettim gerçek hayatta da böyle oluyor. Ancak günlük konuşma dilinde bu soyatlar gözardı ediliyor. Ediliyordu. Ama artık Facebook'tan insanları isim soyatlarıyla görüp ezberlediğim için ilk gününü heyecanlar içinde idrak ettiğim okulumda bugün de gördüğüm herkese adıyla soyadıyla hitap ettim. Yani gidip "ooo Reha Muhtarcığım nasılsın?" veyahut "vay vay Asuman Krause de burdaymış" (ilk anda aklıma gelen isim örnekleri bunlardı yadırgamayın, hakir görmeyin) gibi cümlelerle isim soyat kombinasyonuyla hitap edip insanlara yıllar yılı yakaladığım o enseye şaplak göze parmak seviyesindeki samimiyetten elimde olmayarak feragat etmiş oldum adeta.

Teker teker gelin dersler

11 Ekim 2009 Pazar

Yarın 18 yıllık öğrenim hayatımın son basamağı olmasını umduğum son seneye başlamak üzere yollanıp okula gidicem. Aldığım birbirinden sevimsiz 7 ders ve yine birbirinden sevimsiz (1-2 tanesi dışında) hocaları ile bu dönemi transkriptime zeval vermeden geçmeye çalışıcam. Hayli geç başlayan okul dönemi ile de daha bir kolaylaşsa da adaptasyon süreci yine de konu en nihayetinde okul olduğu için insan biraz uzak durmayı yeğliyor. Mastır doktora gibi hırslarım da olmadığından bu sene de okula gidip şu kalan dersleri verip Türkiye'nin çarpık eğitim sisteminden paçamı kurtarmaktan başka birşey düşünmüyorum da şimdilik. Son sene olunca da insanın üzerinde ufaktan bir, okulun ilk günü öncesi berbere giderken çok süper saçlara sahip olacağını umup ama olmayacağını bilen insan ruh hali oluyor. Heyecan gibi de değil, merak gibi de değil. Tam anlamıyla gerilim sanırım. Ha bu arada bilirim ki 70 milyon kişi beni izliyor onlara da üzülerek duyururum ki okulun bu ilk ve en civcivli dönemleri boyunca daha az yazabilirim biricik bloguma. Ya da hiç belli olmaz okulda türlü saçmalıklarla karşılaşıp bolca da yazabilirim. Her türlü değişikliğe hazırlı ol yani sevgili okur.

Açılın ben bilgisayar mühendisiyim

9 Ekim 2009 Cuma

6 senelik üniversite öğrenim sürecimin 6. ve son süresinin başladığı şu günlerde yine karşıma çıkan bir dert bulunmakta. Artık benim de pek sevmediğim bölümüm. Eğer Odtü İtü gibi ülke çapında isim yapmış bir üniversitede okumuyorsanız bilgisayar mühendisliğini herkes öyle çok zeki bir durumunuz olmadığını bilir zaten. Hele benim gibi özel bir okulda okuyorsanız hiçbir kıymeti kalmıyor bölümün. Ayrıca hiçbir zaman da doktor ya da atom mühendisliği gibi sıradışı karizması olan bir bölüm de değil. Eskiden öyleydi ama artık 10 yaşındaki veletler kod yazıp 5 yaşındaki veletler internet sitesi yapmaya başladıktan sonra bilgisayar mühendisleri de bilgisayar başında yayıp oturmuş göbekli ve sağlıksız beslenen gözü bozuk, saçı uzun herifler olarak genç dimağlarda yer etmiş oldu.

Bir güzel yanı eş dost bilgisayar ile ilgili birşey sorunca yardım edip bir işe yaramış olmak. Ancak orda da apayrı bir sorun çıkıyor. Genellikle insanlar "internette şunu nasıl yaparım" diye ya da "antivirüs şöyle böyle yapıyor ne yapayım" diye soruyorlar. Ben de hiçbir derste bunları öğrenmiş değilim ki. Bunları geçtim okulda bilgisayar kasasına dvd-rw takma bile öğretilmiyor ancak sırf insanlar bana "sen ne biçim bilgisayar mühendisisin" diye sormasın diye oturdum kendim öğrendim nasıl yapıldığını. Bazı bilgiler bilgisayar başında geçirildikçe ediniliyor ancak daha beter denyo akranlar da bulunmakta. Örneğin bir zamanlar yaşadığım şu diyaloğu örnek göstereyim anlarsınız.

-Bölüm neydi senin?
-Bilgisayar mühendisliği
-Oo sen şimdi böyle hack falan da bilirsin. Bana da göstersene nasıl oluyor o işler?
-Yok bizde öyle bir ders
-Olmaz olur mu kesin vardır başkalarının bilgisayarına nasıl girilir falan onu anlatan bir ders
-Sen o zaman arkeoloji bölümünde tarihi eser kaçakcılığı dersi de var zannediyorsundur

6 senedir döne döne okumaktayım dersleri. Bir bölümdeki pek de önemli olmayan bir derste olası hack saldırılarına karşı ne gibi önlemler alınır neler yapılır gibi birkaç konu geçmesinin dışında hack konularında da hiçbir ders işlenmiş değil henüz okulumda.

Açıkcası isterdim başlıktaki gibi karizma yapabileceğim bir bölümüm olmasını. Ne birinin hayatını kurtarabiliyorum ne dünyayı kurtarabiliyorum. Ayrıca öyle şantiye gibi bir ortamın kralı olabilecek bir inşaat mühendisi gibi bir durumum da yok. Tek başına bilgisayar başında kaya gibi oturup ya kod yazarım ya da kasanın içini açar birşey yaparım. Her türlü ne o eski karizması ne de heyecanı kalmamış bir daldır yani bilgisayar mühendisliği benim gözümde.

Ders kayıt işleri kabusum olur

6 Ekim 2009 Salı

Yine bir Ekim ayı dolayısıyla okul başlangıcı dönemi sebebiyle arkadaşlarla sözleşilip sabahın onunda okula gidildi. Normal şartlar altında bir ders kayıt işlemi nasıl olur üniversitede kısaca bahsedeyim. Boş bir ders programı alırsınız (tabi bu anca benimki gibi çağdışı kalmış okullarda böyle, normal okullarda internetten oluyor hep bu olaylar) ve gider ders programına bakar hocası saati uygun olan dersleri ve seçmece derslerden en güzelini alıp ders programına yazarsınız. Birkaç kişi imzalar. Öğrenci işlerine teslim edilir. Benim gibi özel okulda ve 4 seneyi geçkin öğrenciyseniz ders başına parasını ödersiniz biter. Bugün yaşadıklarıma gelecek olursak...

Her normal Türk genci gibi aldım boş programı gittim ders programının başına. Ancak o da ne. Benim 4. sınıf 2. dönem aldığım ders olmuş 3. sınıf 1. dönem. O dersin yerine de bambaşka bir ders gelmiş. Nedir ne iştir diye gittim danışmanın yanına. O esnada da normal makul mantıklı bir danışman nasıl olur anladım, bunca yıl danışman diye sırf imza atan angut hocamın kulaklarını da içimden bir güzel çınlattım. Karşıma gelen ilginç durum da şu ki ben okula girdiğimden beri 3 kere müfredat değişmiş. Bu değişiklik de derslerin kendi arasında yer değiştirmesi değil. Yaklaşık 5-6 ders tamamen tarih sahnesinden silinmiş yerine yepyeni hiç haberim olmayan dersler gelmiş. "Hoca madem öyle ben döne döne yeni çıkan dersleri almakla mı uğraşacağım" diye sorunca makul danışman da hak verip benim dönemimdeki müfredata döndük. Tam coşkuyla kalemi çalıp alacağım dersleri yazacağım ki o da ne. Benim dönemin derslerinin hiçbiri kalmamış. Bu noktada da başladık günümüz derslerini benim çağdışı müfredatıma uydurmaya çalışmaya. Ki bu esnada danışmanın yaklaşık 2:30 saat boyunca verdiği dersi de kapısının önünde ayakta bekleyerek geçirdim "aman gelirse kaçırmayayım" diye.

Netice olarak sabah 10'da okula gitmiş kayıdın sadece ders seçip imza attırma kısmını saat 17:15 gibi bitirmiş bir öğrenci olarak yoruldum. Okulumdan bir kere daha tiksindim. Yurdum eğitim sisteminden bir kere daha tiksindim. Bunca saatlik çaba sonunda da hangi dersi nereye kimi kimin yerine aldığıma dair en ufak birşey hatırlamadan eve döndüm.

Daha da rezil bir durum anlatacak olursam sabah 10da benimle birlikte okulda olan arkadaşım da bu sene 3. sınıftan ders alma hakkını (3 sınıfa geçebilmek için ilk 2 sene ortalamasının 2.00 olması gerek en az) biraz geç kazandığı için 6. senesinde 3. sınıf derslerine başlıyor. Ancak şöyle bir durum var ki 7 senede mezun olamayan öğrenciler okuldan şutlanıp af beklemek zorunda kalıyor. Yani bu arkadaş da birkaç dersten kalsa öğrenim hayatı sona erecek. O da haklı olarak "bu sene 3. sınıf ve 4. sınıfın derslerini alayım da seneye rahat edeyim" dedi. Rezillik de bundan sonra çıktı. Eski angut danışman olmaz diyor, makul danışman olur diyor, öğrenci işleri başkanı olmaz diyor, dekan olur diyor. Okula girdiğimden beri 4 kere değişen yönetmelikten zaten kimsenin haberi yok herkes kafasına göre birşey sallıyor. "Eskiden bu şekilde ders alan öğrenciler vardı" diyince de "olabilir" gibi son derece akademik cevaplar veriyorlar.

Bunca şeyden sonra ilk olarak üstüne basa basa söyleyeceğim şey İstanbul Ticaret Üniversitesi'ni seçmeyin. Bir hata yapıp seçtiyseniz en kısa sürede yatay geçin başka bir yerlere. Ayrıca ülkedeki vakıf üniversiteleri arasında en ucuzu olmasından kıllanmanız gerektiğini de tekrar tekrar vurgulamakta fayda görüyorum. Netice olarak okul ilk günden okul burnumdan geldi. Ne eğitim ne öğrenim hevesim kaldı. Vurgulamalara doyamadığım için tekrar vurgulamakta da fayda görüyorum, İstanbul Ticaret Üniversitesi diye adlandırılmış olan tamamen kuralsız ve yönetmeliksiz, ayrıca eğitimden ziyade ticareti ön planda tutup öğrencileri sınıfta bırakarak olabildiğince çok para kazanmaya çalışan, yemek namına hocaların yediğinden artan olursa 4 çeşit dandik yemeği kantininde 6 liraya satmaya çalışan, sosyal aktivite anlayışı masa tenisinden ibaret olan, hoca olarak alakasız yerlerden daha önce hiç öğretmenlik yapmamış rastgele insanlar getirtip bunlara öğrencilerini sınıfta bırakmasını tembihleyen, her sene derslerin değiştiği, internetten kayıt yaptırabilmekten aciz, teknoloji namına okulda çalışan bilgisayarı bile zor bulunan, 2000 kişilik kampüse 100 kişilik kantin koyan, akademik anlamda en ufak bir başarısı olmayan, öğretmen başına en çok öğrenci düşen 4 üniversiteden biri olan, öğrencilerini ilkokul sıralarına benzer sıralarda oturtan, çalışanlarının hiçbir zaman yerinde olmadığı, içine bomba konulduğunda panik olmasın diye öğrencilere haber verilmeyen, öğrenci işlerinde çalışanlara birşey sormak için aradığınızda keyifleri yoksa açmadıkları bu yüzden üsküdara kadar gitmek zorunda kalınan ve öğrenci işleri çalışanlarının bundan hiç gocunmadığı, kampüsünün tepesindeki basket sahasını öğrencilerine kullandırtmayıp özel basket okullarına kiralayan, seçmeli dersleri alabilecek öğrencilerinin sınıftaki koltuk sayısıyla orantılı olduğu, eğitim öğretimle uzaktan yakından alakası olmayan bu yere sakın adımınızı bile atmayın.

Bir lise hocasından inciler

24 Eylül 2009 Perşembe

Bugün öğretmenlerle ilgili yazıyı yazarken ister istemez aklıma, bir lisede olabilecek en alakasız insanlardan birisi gibi görünen lise 1'deki analitik ve matematik hocam Oral Dabakoğlu geldi. İsminden soyadından bile kıllanması gerekir mantıklı bir insanın. Biz gençtik, güldük geçtik. Sonrasında da elleri devamlı kemerinin iki yanında baş parmaklar içeride duran bu ilginç adamı anlamaya çalışmakla geçirdik. Yaklaşık bir okul dönemi yarısını anlamaya çalıştıktan sonra "herhalde bu adamı felsefe mezunu birileri anlar anca, en iyisi biz bunun sözlerini bir yere yazalım, ilerde süper zeki insanlar olursak bakıp anlamaya çalışırız" diyip kaydetmişiz bir yerlere. Ancak gördüm ki şimdi de anlayamıyorum. En güzeli siz sevgili okurlarımla paylaşıp anlayanın beri gelmesini beklemek.

  • Bölerim tahtayı 3'e, kaldırırım 5 kişi, sorarım 7 soru, veririm sözlü notu.
Bunu ilk duyduğumuzda sınıfta bir panik havası dolmuştu ama sonra anladık ki bu sözü ciddiye almamak gerekiyormuş.

  • Koyun, koyun bacağından; keçi, keçi bacağından asılır.
  • Ya olduğun gibi görün, ya da gülünç hareketler yapma.
  • Al kağıdına bak, kafatasında soru işareti kalsın istemiyorum.
  • Her inişin yolu çıkıştır.
  • Gün gündür, dakika dakikadır.
  • Öğrenci ya olduğu gibi ya göründüğü gibi birini seçmeli.
Görüldüğü gibi atasözleriyle ilgili de ciddi sıkıntılar yaşıyordu Oral hoca. Ama çabalamayı hiç bırakmadı, daima bir hevesle başladı atasözlerine, sonlarını kendi gerektiği gibi doldurdu.

  • Üçgenin burasına diçkimizi indiriyoruz.
  • Parabolun kanatlarını böyle eşya iter gibi iteliyoruz.
  • Pat diye yamuğa geçerim, yamulursunuz.
Terimlerle ilgili de zorluklar yaşıyordu Oral hoca. Ama yine de bunları da kullanmaktan çekinmedi.

  • Ben geçen hafta gelmediysem bu gelmediğim anlamına gelmez.
  • İnsanlar hastalanıyorsa, insanlar değişiyorsa, programlar da değişir.
  • Ağzımdan çok kötü şey çıkarırım altında kalırsın.
  • Annesini babasını çağırırım, burada dışlarım.
  • Dön önüne birbirine.
  • Çocuklar, bakın siz artık çocuk değilsiniz.
  • Sözlü olarak tahtaya çiz.
  • Soru soruyorum. Bilenler parmak kaldırsın, hatırlayanlar cevap versin.
  • Bu sinh öyle bir h ki...
  • Ben seni taşımazsam, sen beni taşımazsan olmaz.
  • Laf olsun diye mi? Gerçekten mi? Yoksa laf olsun diye gerçekten kasıtlı mı konuşuyoruz?
  • Sakınlıkla böyle yapmayın.
Bazen de sırf kafamızı karıştırmak için konuştuğunu düşünürdük.

  • Susun da kulaklarımızı dinleyelim.
  • Dudakların konuşuyor.
  • Kulağımı bir dinleyeyim yahu.
  • Tık edeni, tık istemiyorum.
  • Kulaklarımızı kapatalım.
Duyu organlarıyla ilgili de sorunları vardı hocamızın.

Bambaşka bir adamdı. Dalga geçip gülerdik dersinde ama hiç de neşeyle hatırladığım biri değil nedense. Ayrıca "tulum çıkarmak" deyimini de ilk duyduğum insandır. Herhalde artık öğretmenliği de bıraktı, ne kadar aradıysam da hiçbir yerde resmini bulabilmiş değilim.

Genç bakışlar tedirgin

Zerre hazzetmediğim bir programın yeni sezonunun başlangıcını gördüm dün gece. Beni sevindiren nokta ise programın gece 1:30 gibi kimsenin ciddiye almayacağı bir saatte başlamasıydı. Başlıktan da tahmin edilebileceği gibi program Genç Bakış isimli üniversite anfilerinde yapılan teorik olarak güzel uygulama olarak rezalet bir program. Yine bir klişe ile yani program sunucusu Abbas Güçlü'nün "programa ilgi gösterilmiyor, gecenin bir körü saatte başlıyor program" tandanslı ağlamasıyla başladı program. Konu da öğretmen atamaları, neden öğretmenler atanamıyor, atananlar mutlu gibi ilgi çekici bir konuydu.

Burda da belirtmekte fayda gördüğüm bir nokta var. İlkokul öğretmenimi pek hatırlamıyorum. Ortaokulda (benim zamanımda ortaokul diye birşey vardı) hocaların neredeyse hepsi hayırsız, çıkarcı, kompleksli, sığ ve cahil insanlardı. Lise zamanında da bir anadolu lisesine gittim oradaki hocalardan aklımda kalan sevdiğim diyebileceğim kısım %20 gibi bir kısımdı. %20'lik diğer kısım iyi niyetli ancak yetersiz insanlardı. Kalan %60 ise yine çıkarcı, kompleksli, karşısındakine genellikle saygı duymayan, kendini geliştirmeyi seneler önce bırakmış ve kaprisli insanlardı.

Dünki programda da bunu Türkiye çapında gördüm. Sahnede milletvekilleri zamanında çıkmış yasaları ve rakamları bildirirken bile orada bulunan 200 civarındaki yurdum öğretmeni, tek başına birşeye karar veremeyeceklerini gösterirmişcesine kendilerine zıt gördükleri tarafların insanı konuşurken büyükbaşlar gibi bağırmaya höykürmeye başlıyor. Abbas Güçlü'nün de programı yönetmedeki niteliksizliği eklenince saat 4:30'a kadar "aman sayın hocalar yaman sayın hocalar yapmayın etmeyin" demesini izlemiş oldum. Burda vurguladığım da konunun içeriğiyle ilgili birşey değil öğretmen diye adam sanıp oraya çıkarılanlarının birçoğunun sosyal bir çerçevede büyükbaşlardan farklı davranamaması. Yurduma has güzel bir özellik de şudur ki aynı programda çok daha fazla öğrenci ile yapıldığında böyle saçmalıklar yaşanmıyor. Tırt eğitimcilerle nispeten daha akıllı nesiller yetiştirebilmek sadece bizim ülkemize özel bir durum olsa gerek.

Not: gelecek tepkileri öngördüm şimdiden yazmakta fayda görüyorum ki bu anlattığım durum "birkaç kendini bilmez'in eseri" değil. Ortamdaki eğitimcilerin en az %60'ının tutumu buydu.

Blog Widget by LinkWithin