eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle Böyle #45

14 Ağustos 2011 Pazar

Tee Mart ayından sonra ilk defa tekrar karşınızdayım. Burdan aklına "Para Human da yaz uykusuna yatan bir hayvanmış demek ki" gibi şakalar getirenlere devasa cüssemi hatırlatmanın yanı sıra, ufaktan da bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Efenim ben son 8 aydır, sabah 6:35'te kalkıp akşam 7:20 falan gibi evine gelen, vasat bir memur hayatı sürüyourm. Bundan kelli de hayatımdan anormal bir şekilde bunalmış durumdayım. Bu blog olayı da gözüme çok büyük gözüktüğü için "ben yapamıyorum benden buraya kadar" demiştim. Sonra gözüme o kadar da büyük gözükmeyen bir mikroblog alemine giriştim. Mesai saatleri içinde ver ettim tiwiti ver ettim tiwiti. Tiwitlerimden birinin Facebook'taki izdüşümünün altında benden blog yazısı isteyen kadim dostu da kırmamak adına o anın gazıyla bu ay içerisinde 4-5 post sözü verince düştüm klavyenin karşısına. Bakalım bir şöyle böyle yazısı çıkarabilecek miyim bunca aylık aralıktan sonra.

  • Müzmin öğrencilik halimden nihayet kurtuldum. 7 sene uğraştım. Geçici mezuniyet belgesini almak için bile 3-4 kere gittim geldim. Sonunda ne mi verdiler a dostlar? Bildiğin civciv sarısı kağıda basılmış üstünde de "ana adı bu baba adı bu olan herif mezun olmuştur" yazan bir kağıt. 7 sene okudum ulan. totalde 24 sene civarı yaşamış bir insanım ben, 7 senesini bu sidik sarısı renkli kağıda mı harcadım. Adam gibi A4'e bassalardı bu kadar içime dert olmayacaktı yemin ediyorum.
  • İş dünyasının en dertli olayı kurumsal sırıtıştır. Öyle ince bir ayarı vardır ki bunun ne selam verdiğiniz kişi "aha bişey söyleyecek galba" diyerek durmalı ne de "belli belirsiz bir hareket sezdim sanki" gibi şüpheye düşmelidir. Detaya girmemiz gerekirse. Kafa yer ile yaklaşık 75 derecelik bir açı yapacak, göz göze gelindiği anda dişler gösterilmeden sırıtılarak kafa 20 derece öne eğilecek. Böyle okuyunca kolay geldi diyenleri bir de iş hayatına girdikten sonra görmek isterim. En beklenmedik anlarda verilmesi gerekendir zira kurumsal sırıtış. Hafife almamak gerek.
  • Bildiğiniz üzere (ya da belki bilmiyorsunuz işte nebileyim) Türkiye'nin en büyük gazetelerinden birinin olduğu binada çalışıyorum. Bir gün o gazetenin bulunduğu kata elimi kolumu sallayarak girip "baskıyı durdurun" diye bağırmamak için nasıl bir mücadele verdiğimiz tahmin edemezsin sempatik okur. Allah kimseyi doğuştan yumurcak yapması işte.
  • Geçen gün ofise doğru yürürken kendi kendime "ulan hayatımda da 100 gr heyecan olaydı iyidi" diye düşünürken baktım hazır yokuş aşağı ortam, saldım kendimi eğimin elverdiği yöne. Hızlandıkça hızlanıyorum, şahlandıkça şahlanıyorum, içim dışım adrenalin oluyor falan. Sonra bir anca birkaç ay önce ofisin önünde yağışlı zeminde kayıp asfaltı öptüğüm (tabi sonrasında kimse görmediği için tırt gibi sevinerek ayağa kalktığım) noktayı görünce durdum. Sonra da farkettim ki Facebook'a yazamayacağım ekstrem sporun zerre hayrı yok zaten. Ben oraya "Ekstrem yürüyüş" yazsam tefe koyup çalar beni bunca Facebook insanı.
  • Dikkat ettim Facebook'ta iade-i like diye bir durum var. Misal ben birinin paylaştığı bir şeyi beğendim ya, o da gün içerisinde benim paylaştığım bir şeyi paylaşma eğiliminde oluyor. Normalde hiç umursamayacağı bir şey olsa bile Türk örf ananelerini sosyal ortamda yaşatmak uğruna beğeniyor.
  • Bana ramazanın en büyük güzelliği ofisteki tuvaletlerin daha bir tenhalaşması oldu. Ha bir de kimse içmediği için sebillerdeki sular buz gibi. Bademcik şişirtecekti bana az kalsın yaz ortasında.
  • Geçen gün ofisteki masamın üzerinde "My name is not Victoria, but i have a secret too" yazan bir toka buldum, ufak bir şey. Nası gizemli bir olay var ya, aklım çıkacak resmen düşüne düşüne. Bir toka ile bu kadar düşünen insanın hayatı bildiğin tırttır diyorum bir yandan da kendi kendime, ama bir yandan da düşünmeden edemiyorum. Çok acayip şeyler bu şeyler.
  • Çevremdeki insanların bir çoğu (erkek olanlar) nişanlanmaya falan başladı. Ancak ortak noktaları da şudur ki nişanlıları psikolog. Ben de bunu farkedince "lan" dedim "benim niye aklıma gelmedi lan daha önce" dedim.
  • Yaz geldiğinden beri sağ tarafımda ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum. 3 aydır vantilatöre bağımlı yaşadığım için robokopa dönüştü bünye yine haliyle. En son mayısın başlarında falan sağ tarafıma dönebilmiştim galba. Çok da bir şey yoktu zaten.
  • Son 10 sene içerisinde 2 kere tatile gittim. Ocaktan beri de düzenli olaraktan sabah 9 akşam 6 çalışıyorum. Tahmin edebilirsiniz ki tatile gitmek istiyorum. Gidemeyince de bari gidenleri görmeyeyim diyorum. Bu esnada da yakın zamanda başkasıyla evlenen eski sevgilimin, tahminen gideceği balayında indirim alabilmek için eşini dostunu mail listesine eklediği tatil fırsatları benzeri bir siteden düzenli olarak gelen mailleri anormal can sıkıyor. Gelen mail hem "bak şöyle güzel oteller var" derken bir yandan da "millet eşiyle sevgiliyle böyle tatiller yapıyo sen kaya gibi ofiste oturuyorsun" mesajı veriyor adeta bana.
  • Cep telefonuma polisten bile mail gelince hemen bir kımıl kımıl oluyorum. Hemen ellerimi falan kaldırıp kimliğimi uzatasım geliyor.
  • Bir arabanın direksiyonunun üzerinde ne kadar çok buton varsa o kadar iyidir o araba benim gözümde. Otomotiv sektörüne de bu kadar uzağım işte.
  • Son olarak da beni tanımayan 2-3 tane okurum vardır belki diyerekten Twitter adresimi vereyim. Gün içerisinde de işte böyle şakalı komikli şeyler okumak isterseniz followlarsınız. Yakın zamanda tekrar görüşebilmek ümidiyle efem, baaay.
  • http://twitter.com/#!/erdemyasar

Şöyle böyle #38

6 Haziran 2010 Pazar

Nasılız sevgili okur? Böyle nasılız diye sormak da çok samimiyetsiz gibi gelir bana hep nedense ama yazmış bulundum bir kere. Yine uzun süredir yazamadım. Gelin görün ki finaller tez projeler derken bir yoğunum ki sormayın. Bir de şu Google'ın mahkeme kararıyla kapanma olayından sonra da internete de bir haller oldu. Açılmaya yeltenip açılamıyor falan siteler. Kısacası önümüzdeki bir haftadan sonra süpersonik yazılar ile tüm hızımla geri dönüyor olacağım.

  • Google yasağı demişken aklıma geldi. Olur da hakikaten Google'a Türkiyeden erişim bir şekilde komple engellenirse okuduğum okul 3-4 sene mezun veremez tahminimce. Ne kadar proje tez varsa hepsi Google'dan bulunup yapılıyor.
  • Gece ışığa gelen sevimsiz böcekler gündüz de ışığa gitmeye çalışıp güneşe uçarken ölseler falan çok güzel olmaz mı?
  • Okulumun öğrencilerden emdiği para az gelmiş olacak ki okulun her tarafına pano yerleştirip reklam almaya başladılar. Birkaç hafta sonunda öğrencilere yönelik reklamı da bulmayı başardı reklam verici şirketler. Okulun her yeri makarna reklamı artık.
  • Geçtiğimiz günlerde girdiğim finalde hayatımın en sıradışı diyaloglarından birisini yaşadım. Hayatımda girdiğim 2. ya da 3. kitap defter açık olan bu sınavda ben de bu neşe verici durumu bir şekilde kullanıp şaka yapayım dedim. Sınavın ortalarına doğru yanımdan geçen gözetmen terlediğimi görünce "sıcak olmuyor mu öyle üstündekini çıkarsana" dedi, üstümdeki polarımsı şeyi göstererek. Ben de anında "yok hocam kopya yazıp koydum onun cebine de ondan çıkarmıyorum" dedim. Bir an afallayıp bakıp sonra durumu anlamasıyla "ne? ... haa" diyerek uzaklaştı. Kitap defter açık sınavda kopya mı olur la?
  • Birşey satın almak istediğinizde "abicim bu sefer aldığım yerden kötü çıktı o, istersen sana onun yerine yarım kilo şundan vereyim" diyen esnaf benim gözümde eli öpülesi esnaftır.
  • Final haftası kılık kıyafeti diye birşey var. Genellikle bol ve rahat kıyafetler, ama renk olarak uyumsuz ve acilen seçilmiş olur genelde. Sıfatta birkaç günlük sakal (tabi bu erkekler için geçerli sadece) olur. Ben de bu dönem hocalara "bütün sene bu modda çalıştım hocam ben" diyebilmek için bütün sene böyle gezdim. Bir faydası olup olmadığını finallerden sonra göreceğiz.

Japon'ların içine dert olan Türk

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Benim bir zamanlar tarih dersi kitaplarında okuyup anlamadığım birşey vardı. Türkler gidip Çin'lileri savaş meydanında alaşağı ediyor, yerden yere vuruyor ama sonra bu Çin de türlü şeytanlıkla tavşanlıkla iç işlerimize karışıp bizi bin beter ediyordu. Belki de bunu farketmiş bir eleman da öyle bir oyun etmiş ki bu uzakdoğu ahalisine onlar da anlayamamış. Gelin görün ki hedefi şaşırıp Japonya'da gerçekleştirmiş bu olayı.

Milliyet'in haberine göre Serkan Anılır adlı bir Türk vatandaşı "Benim uzay asansörü diye bir projem var, hatta NASA'da da 2 sene astronotluk eğitimi aldım" diyerekten dünyanın en önemli 10 üniversitesinden biri olan Tokyo Üniversitesine girmiş. Hatta bunlar da yetmezmiş gibi ilk Türk astronot benim de demiş. Adamın palavraları bu kadarla kalmamış. 2003 yılında bir doktora tezi vermiş bu Serkan, o tezin de büyük bir kısmının başka yerlerden araklanmış olduğu da çıktı ortaya. Hatta bir de Türk Ulaştırma Bakanlığının kendisini NASA'ya gönderdiğine dair bir belge de düzenlemiş bu sinsi Serkan. Bunlar da yetmezmiş gibi kendini astronot kıyafetlerinin içine soktuğu bir de fotomontaj yapmış bu sinsi. Yetmezmiş gibi Illinois ve İTÜ üniversiteleri mezunu olduğunu belirten bu Serkan'ın o okullarla hiç ilişkisi bile olmamış meğer. Hatta okul arkadaşları tarafından sahte NASA kimliği hazırlarken bile görülmüş bu kendini bilmez Serkan.

Gelelim olayın diğer tarafına. Garibim saf naif Japon'lar "Barış Manço'nun çıktığı ülkeden yamuk yapan olmaz" diye hiç araştırma gereği duymamış herhalde. Belki de orda insanlara daha fazla değer verildiğinden ve inanıldığındandır. Garibim Tokyo Üniversitesi rektörü de "şok içerisindeyiz, ilk defa böyle birşey gördüm, 130 senelik üniversite tarihimizde ilk defa birinin doktorasını iptal edip işten attık" demiş. O da ne olduğunu şaşırmıştır garibim. Bu deha Türk hakkında övgü dolu başlıklar atan gazeteler de özür yazısı yayınlamışlar.

Bunların dışında bu Serkan'ın yalanlarını maddelemek gerekirse;

  • Türkiye'nin ilk resmi astronotuyum, ulaştırma bakanlığı tarafından NASA'ya eğitime gönderildim. (Belge de fotoğraf da yalan)
  • Türk Milli Kayak takımında olimpiyat madalyası kazandım. (Bu zaten komple yalan)
  • Illinois Üniversitesi ve İTÜ mezunuyum. (Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık mezunuymuş)
  • 2003 Sapacean uzay konferansında bildiri sundum. (Katılımcı bile değilmiş o konferansta)
  • Japon uzay fiziği departmanı başkanıyım. (Öyle bir departman bile yokmuş)
  • Amerikan onur madalyası sahibiyim. (Bu da parayla satın alınabilinen bir madalya çıktı)
  • Tokyo Üniversitesi'nin ilk yabancı yardımcı doçentiyim. (Daha önce birçok yabancı yardımcı doçent olmuş)

Suçu meçhul kriminal

24 Mart 2010 Çarşamba

Lise yılları. Ya 2. ya 3. sınıfta olduğum zamanlar. O zamanlar lise 4 diye birşey de yoktu, şimdi var ama galiba. Haşarılığın haylazlığın dibine vurulan türlü türlü yumurcaklığın ardı ardına sıralandığı vakitleri yaşıyorum yani kısacası. Hele bir de mevsim bahar civarı olmaya görsün. İnsanın ne derse giresi kalıyor ne de ders çalışası. "Bugün nasıl bir haylazlığa imzamızı atsak" diye okulda dolaşıyoruz adeta.

Bu dolaşmalar sırasında adeta haylazlık geldi beni buldu. Son derece sıkıcı ilk 2 derse girdikten sonra bize bir haber geldi ki bilmemkim hoca yokmuş diye. O gün de dersler şöyleydi: sıkıcı - sıkıcı - niteliksiz - niteliksiz - beden - beden - gereksiz - gereksiz. Bu niteliksiz dersin hocası da gelmeyince durum saçma bir hal aldı. Yani 4 saat boşluk sonra da gereksiz 2 saat ders kaldı. Hemen orada bir fikir teatisinde bulunup "la bu ders için bu kadar beklenmez yürüyelim gidelim evimize de öss'ye çalışa" (yalana gel) dedik arkadaşlarla. Çantaları da sırtlanıp gittik okulun yana doğru açılan büyük demir kapısının önüne. Bekçi ile yaklaşık bir 15 saniye bakıştıktan sonra bekçinin kaşlarını "olmaz" dermişcesine kaldırmasından sonra kapının hemen yanındaki duvara tırmanıp oradan atlayıp otobüs durağına doğru yürümeye başladık mağrur 3 genç olarak. İlerde isimler de lazım olacağı için benim dışımdaki 2 gence şimdilik x ve y isimlerini verelim.

Aynı haftanın cuma günü yine havada bir haylazlık kokusu. Yanımda oturan arkadaşla gergin gergin bu haylazlık nereden çıkacak acaba diye birbirimize bakıyoruz. O esnada kulağımıza bir duyum geliyor ki alıyor bizi bir endişe. Çıkışta törende uzun uzun konuşmalar yapılacakmış, birilerine ödül falan mı ne verilecekmiş. Biz durur muyuz tabi, durmayız. Hemen yine bir fikir teatisi ve aldığımız karar doğrultusunda zil çalar çalmaz sınıftan fırlıyoruz, okulun nispeten az kullanılan arka kapısından çıkıp bahçenin arka tarafındaki duvara tırmanıyoruz. Z isimli arkadaş duvardan atladıktan sonra ben de tam ona çantasını atarken yukarıdan "aferin aferin" diye bir ses duyuyorum. Kafamı kaldırmamla anlıyorum ki sınıftan çıktıktan sonra atılan depar müdür yardımcısını işkillendirdiği için üşenmemiş gelmiş camdan bize bakar olmuş. "Hocam ben bu saygısız arkadaşa yardım ediyordum" derken baktım hoca camdan kayboldu, tahminimce merdivenlerden alt katlara oradan da bahçeye gelmeyi hedefliyordu, ben de duvarın üzerinden boşluğa bırakıverdim kendimi.

Ertesi hafta pazartesi günü son derece uykulu ve yorgun bir günde sabahın ilk derslerinden birinde kapı açıldı. İçeriye tıknaz ve sevimsiz müdür yardımcısı girdi. Genellikle sakal kontrolü yapıp beni berbere göndermek için giren bu sevimsiz insanın suratındaki ciddi ifadeden bu sefer daha farklı bir durum olduğunu anlamıştım. Sınıftaki hocaya "Kusura bakmayın hocam" dedikten sonra sınıfa döndü "x, y, z, parahuman gelin benle yavrüm" dedikten sonra döndü arkasını kapıdan çıktı. Biz de başımıza gelecekleri tahmin ettiğimizden kelli endişeli adımlarla gravatları düzelterek peşine takıldı. Boş bir odaya girdik, önümüze birer kağıt elimize birer kağıt verdi ve çıktı dışarı. Kağıttaki yazıyı tam hatırlayamasam da yaklaşık olarak "ders saatleri dahilinde ya da okul faaliyetlerinin olduğu sırada izinsiz okuldan gidildiği için savunma yaz" gibi bir ibare vardı. İşte o anda x y ve z nin suratına baktım. Onlar çoktan harıl harıl yazmaya başlamışlardı. Gelin görün ki aldı beni bir düşünce. Aralarında iki suçu birden işleyen bir ben vardım. Beni hangi suçtan oraya oturttular onu da bilemiyordum. Birini savunup diğerini savunmasam diye düşündüm, o zaman da beni suçladıkları suçu savunmayıp diğerini savunmuş olursam durduk yerde diğer suçum da ortaya çıkacaktı. İkisini birden savunsam "oha hayvan çocuğa bak bir haftada 2 suça birden karışmış biz sadece birini biliyorduk oysa ki" diyebilirlerdi.

İşte tam o anda bu işin kurtuluşunun çirkeflikte olduğunu anlayıp çaldım kalemi kağıda. İki olayda da okulu suçlu çıkarmaya nasıl karar verdiğimi ben de bilemiyorum ama bunu başardım. İlk olay için "o gün ki aniden ortaya çıkan rahatsızlığım için izin kağıdı almaya gittiğimde ilgili müdür yardımcısının yerinde olmaması neticesinde mağdur olarak" diye yazmaya başlayınca ben de bir an kendime inanamamıştım. Ancak 2 suça birden de özür mahiyetinde bir savunma yazsam birinden ceza alacağım kesin gibiydi. Haliyle okula saydırmaya devam ettim ben de. "Cuma günki tören için ise sadece duvarın yanında görülmem ile bir müdür yardımcısı tarafından suçlu ilan edilmem ve orada infazımın gerçekleştirilerek diğer öğrenciler önünde bana söylenen haksız suçlayıcı cümleler beni derinden yaraladı ve üzdü" diye devam edince bir anda 2 müdür yardımcısını da yerin dibine sokmuş ben de kurtulmuş oldum diye düşündüm. Öyle de oldu. Dilekçemi okuyan kimse artık "bu cevval genci hiç başımıza bela etmeyelim de müdür yardımcılarının başı yanmasın" diye düşünmüş olsa gerek ki o savunma olayından da bir daha kimse birşey söylemedi.

Kıssadan hisseyi kaptın dimi sevgili okur. Haklı da olsan haksız da olsan mağdur olmamak için mümkün her açığı kullanarak sağa sola sataşmadan rahat edilemiyor yurdumun kurumlarında. Ben böyle yaptım rahat ettim en azından. Benim bir suçumdan başım ağrıyacağına ortamdaki olası birçok sorunu yazınca kimse bir daha benimle uğraşmadı.

Şöyle böyle #31

18 Mart 2010 Perşembe

Hiç tırı vırı yapmadan direk konuya giriyorum. İşte son günlerin şöyle böyleleri.

  • Günün anlam ve önemine binaen Çanakkale Zaferi'nin en iyi şekilde anlaşılabilmesi için herkesi hayatında en az bir kez Çanakkale'ye gidip o ortamı görmesini tavsiye ederim. Ben çok ileri bir yaşta gittiğim için utanmıştım mesela.
  • Bugün için kar yağışlı diyen meteorolojiye burdan selamlarımı iletiyorum. Yandım kavruldum lan bütün gün vicdansızlar.
  • Bu arada neden soğuk hava dalgaları balkanlardan falan geliyor bizim ülkemize. Kendimiz bir soğuk hava dalgası bile üretemiyor muyuz? Bir kere de bir soğuk hava dalgasını biz üretelim de diğer ülkelere gönderelim mesela.
  • Bilmem dikkat ettiğiniz mi ama Türkçe'de gizli öznenin yanısıra bir de gizli ğ var sanki. Misal Ahmet ismi giderek Ağmet gibi okunuyor sanki. Misal kimisi de börek yerine böğrek diyor. Abartıp bövrek diyen bile gördüm ben mesela.
  • Türkiye'de bir evlat gidip de annesine "benliğimi arıyorum anne" dese "nerede çıkardıysan ordadır" gibi bir cevap alacakmış gibi geliyor bana hep nedense.
  • Bu arada az önce Aşk-ı Memnu dizini gördüğüm sırada bir de ne duyayım. Behlül karakteri okula giden birisiymiş meğerse. Dizide ne zaman görsem bir şeytanlık tavşanlık peşine olan bu tip nası okuyor anlamadım. Ben gecemi gündüzüme katıp çalışıyorum, derslere giriyorum da hata mı ediyorum?
  • Bir de yeni başlayan Türk Malı diye bir dizi gördüm. Dizinin ismi Türk Malı da şarkısı rap. Nasıl oluyor o iş diye de sormadan edemedim? "Türk malı ho Türk malı hey" diye şarkı söyleyince olmamış tabi.
  • Bu arada Türk Malı diyerek başroldeki elemanı mı kastediyor acaba diye de düşünmedim değil.
  • Sadece bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki okullara giren her yeni nesil daha bir çalışkan gibi geliyor bana. Baya baya tenefüste falan ders çalışan insanlar görmeye başlayıp yadırgıyoruz okulda. Fotokopicinin önündeki kuyruk da her geçen yıl biraz daha uzamakta sanki.

Kendimi anlattırmayın bana şimdi burda

27 Şubat 2010 Cumartesi

Blog ortamlarına girdim gireli gezdiğim blogların birçoğunda sayfanın üst kısımlarında Hakkımda (About Me) kısmını görüyorum. Genellikle esprili bir cümle yazar bende de olduğu gibi. Gelin görün ki ben her bu kısmı gördüğümde aklıma bambaşka bir olay geliyor.

Lise yıllarımdan birinde, son derece sıkıcı ve karamsar bir çarşamba gününün son ders saatinde alışıldığı üzere rehberlik adlı ne işe yaradığı hiç bilinmeyen o dersin bir parçası olmuş oturuyordum. Önümde de neden rehberlik dersine girdiğini bile bilmeyen bir hocanın dağıtmış olduğu ve kimbilir ne maksat ile yazdığım anket benzeri birşey vardı. "Kaç kardeşsiniz" gibi düşünme gerektirmeyen ve şıklı cevapları olan soruları hızla işaretledikten sonra arka sayfanın sonlarına doğru çok sevimsiz bir bölüm gözüme çarptı.

Soru kısmında çok normal birşeymiş gibi "Kendinizi kısaca anlatır mısınız?" yazıyordu, altında da gözüme kocaman görünen bir 5 satırlık boşluk. O anda "ulan" dedim kendi kendime "böyle saçma iş mi olur insan kendisini nasıl anlatır ki?" diyerek düşünmeye başladım. Bir yandan da sınıfın durumunu kolluyordum, herkes aynı anda verse de ben de bu kısmı doldurmadan arada kaynatsam kağıdı diye. Bu satırları okurken "anket verilirken bu kadar strateji yapmak ne saçma" diyor olabilirsiniz ancak ben de bu kadar saçma bir soruyla karşılaşmasam böyle yollar aramazdım. O anda kafamda ömrüm boyunca pek az kez yanmış olan o ampul yandı ve ben de uygun gördüğüm cevabı hemen yazıp gidip bıraktım anket kağıdını hocanın masasının üstüne, bu saçma durumdan da kurtulmuş olmanın verdiği rahatlık ile sırama dönüp kitabımı okumaya başladım.

Ancak bu yalan huzurum birkaç dakika sürdü. Kağıtları kontrol eden hoca benim o verdiğim akıl dolu cevabı görüp de "Parahuman gel evladım buraya" diyene kadar. Nasıl olduysa benim verdiğim cevapta soru ile dalga geçtiğimi anlamamış olan ve yazdığım cevap ile ilgili olarak açıklama bekleyen hoca oturduğun yerden yazdığım 2 kelimeyi göstererek "bu ne evladım" dedi. Anlamaz bakışlarla bakıp "Ne oldu hocam?" deyince bir süre anlamsız bakışlarla baktı bana. Sonra neyse der gibi bir mimik yapınca ben de yürüdüm sırama döndüm. En nihayetinde oraya yazdığım cevap tamamen doğru olduğu için onu beğenmemezlik gibi birşey yapamazdı hoca da. Bu arada o "kendinizi kısaca anlatır mısınız?" sorusuna yazdığım cevap da "evet, bazen" idi.

Yemekteyiz'de tanıdık bir sima

11 Şubat 2010 Perşembe

Geçen gün gecenin bir vakti yine internette beyhude dolaşıp kendimi eğlendirecek birşeyler ararken gözüm yanımda açık kalmış olan televizyona takıldı. Başlıktan da tahmin edileceği üzere Yemekteyiz programı ile göz göze geldim. Son derece kıl ve uyuz olarak tabir edebileceğim bir herif alışveriş yapmaktaydı yemek yapmak için. Ancak bu herifte bana son derece rahatsız edici birşeyleri çağrıştırma özelliği vardı. Kendini beğenmiş haller, yaptığı saçma sapan esprilere özgüven dolu bir tavır ile tepki beklemek, en dandik işleri yapıp çok zor bir iş yapıyormuş gibi davranmak, bilmediği sorulara bilmiyorum demek yerine saçmalamak, her eleştiriye saçma da olsa bir cevap vermeye çalışmak, kompleks dolu bir otorite takıntısı, kelleşmeye başlamış kafayı enteresan bir saç modeli ile kapatmaya çalışmak, başkalarında beğenmediği şeyleri kendinin yapması, alışveriş esnasında yapamayacağını bildiği herşeyin hazırını almak, sadece zeka geriliğinin göstergesi olabilecek derecede ileri bir sakarlık, beceremediği her durumda çözüm üretebilmek yerine başkalarına sormak, etrafındaki hiçbir şeyi beğenmemek ve yeterli bulmamak, yaptığı işin dandikliğini kendisi de bildiği için yarışmaya katıldığını kimseye haber vermemek, gibi özellikler bana geçmişimden çok tanıdık birşeyleri çağrıştırırken sonunda yarışmanın sunucusu sorduğu soruyla bu gizemi çözdü benim için. Bu izlediğim tip standart bir lise hocasıydı. Ve evet sırf otorite takıntısı yüzünden sınıfındaki öğrencilere bile söyleyememişti. Yurdumdaki bütün lise hocalarının birbirine nasıl bu kadar benzeyebildiğinin merakı ile izlemeye devam ettim ben de.

Sonradan gelen ekleme: Bu yazdığım yazı her ne kadar bütün lise öğretmenleri için genel geçer bir yazı olmasa da üzülerek hatırlarım ki benim lise hocalarımın %90'ı bu kalıba uymaktaydı. Umarım tespit amaçlı yazdığım bu yazıdan kimse alınmaz, hakeza bilindiği üzere kimse mükemmel olmadığı gibi her insan bir takım beğenilmeyen özelliğe sahiptir. Tahmin ederim ki bu yazıyı okuyan lise öğretmenleri de meslektaşlarını göz önüne alırsa hak verecekleri birçok nokta olacaktır. Son olarak da bu yazıyı lise yıllarımdan neşe ile hatırladığım 2 önemli öğretmenim olan Ömer Can ve Mustafa Mutlu'ya ithaf etmek isterim. Olur da birgün denk gelip bu yazıyı okurlarsa tebessüm ile hatırlandıklarını bilmelerini isterim.

Staj işlemleri ve bürokratik kabus 2

4 Aralık 2009 Cuma

Binlerce sadık okuyucum hatırlayacaktır yaz sonunda staj işlemleri ile ilgili uzunca ve sitemkar bir yazı yazdıydım. Stajın başlangıç ayağını oluşturan o koşuşturma silsilesinin bir diğer ayağı da stajı sonlandırırken oluyor. Stajı sonlandırmak da nasıl oluyor acaba diye kendi kendine düşünen okur vardır diye anlatmakta fayda görüyorum. Elinize bir defter bi kağıt tutuşturuluyor okuldan. Kağıdın üzerinde "bu adam şöyledir bu adam böyledir" gibi ibareler yer almakta. Onu çalıştığınız şirkete veriyorsunuz onlar da size en uygun şekilde işaretleyip, altına da sizinle ilgili bir iki cümle yazıp veriyorlar. Tabi eğer benim gibi laylon yapıyorsanız stajı o kağıdı da kendiniz doldurup kendi kendinizi değerlendirmiş oluyorsunuz ki bu da başka bir neşe. Gelelim en sıkıntılı defter kısmına.

Defterde öncelikler her yerde isim soyad yazmak gerekiyor. Öyle defterin başına bir kere yazmakla olmuyor yani ismi soyadı. İlk birkaç sayfada günlük bir çizelge var, hangi gün ne iş yapıldığının başlıklarını oraya yazıyorsunuz. Sonrasında da bu her başlığa tekabül eden bir bütün sayfayı o gün yaptığınız işleri detaylı olarak yazmakla uğraşıyorsunuz. Eğer staj yapmaya gittiğiniz yerde size hiçbir iş yaptırılmamış sadece çay kahve taşıdıysanız (ki genellikle böyle olur) o sayfalara da bunu yazmak gerekiyor ancak öyle olmuyor o işler işte. Bunu yazınca da staj kabul edilmiyor. Hele benim gibi laylaylilon yapan öğrenciler için ne yazacağını bulmak tam bir kabus oluyor ve öğrenci ver ediyor kendisini internete. Ödev yapmada yıllar yılı alışılmış olan kopi peyst yöntemi de deftere yapılamadığı için saatler süren araştırmalı yazmalı ızdıraplı bir sürece girilmiş oluyor. Sonrasında da o yazılan her bir sayfa staj yapılan yerdeki yetkili bir kimseye önce kaşeletip sonra imzalanıyor. Bu noktada daha başka bir rezillik ortaya çıktı benim için. Staj defterinin ilk sayfasında resim yapıştırma yeri vardı. Ben de hayhay deyip en rezil çıktığım bir vesikalığı oraya yapıştırıp defteri kolumun altına alıp seke seke gittim Küçükyalı'daki kampüsüme, ancak o da ne o resmi yapıştırmak yetmezmiş üstüne bir de damga vurulması lazımmış. Dedim nerdedir o damga dediler ki Üsküdar'daymış. Polemiğe girip zaman kaybetmeyeyim diye kendimi ilk otobüse vurup diğer kampüse gidip güç bela 3 kat merdiven çıktıktan sonra öğrenci işlerinde en kaknem görünümlü çalışana uzattım defteri ve üzerindeki naçiz sıfatımın olduğu vesikalıklı sayfayı. O da konuşmadan aldı götürdü damgayı bastı verdi. Öğrenci işlerinin kapısından girmemle çıkmam arasındaki süre 30 saniyeyi geçimş olamaz. Böylesi bir iş için onca yol gitmiş olmak beni de ayrıca gerdi tabi. O damgadan neden bir tane de bizim kampüste olduğunu düşünürken bir de kafamdan hesap yaptım. Bizim kampüste 4 adet bölüm bulunmakta. Her bölümün bir senesinde 60 kişi var. Toplamda 4 senede her bölümde yaklaşık 240 kişi eder. 4 bölüm olduğu düşünülürse yaklaşık 1000 kişi eder. Herkes de 2 staj yapacağı için sırf bu damga işi için 2000 kere Küçükyalı - Üsküdar arasındaki yol gidilecek demektir. En ucuz ulaşım opsiyonu olan otobüs de yaklaşık 1.50 tl ise. 2000x1.50=3000 tl eder. Bizim kampüsün öğrencileri bu parayı kendi arasında toplayıp en güzelinden bir C4 patlayıcı ile Üsküdar kampüsünü havaya uçursa damga mecburen bizim kampüse gelir bu saçma zaman kaybı da yaşanmamış olur. Bu arada hiçbir yerde yazmayan saçma belgeler de son anda staj defteri verilirken istenir hep. Bir okul ne yapsın staj defterinde staj yapılan şirketin bulunduğu yerin krokisini. Sanki dekan kapı kapı dolaşıp şirketlere bakacak da bu sırada kaybolmamak için o krokileri mi alacak yanına.

Böyle saçmalıklarla dolu bir sürecin ardından staj defterini teslim etmiş olmanın rahatlığıyla eve gelip yayılmışken dün yazamadıydım bu yazıyı. Sinirim biraz geçsin yarın yazarım dediydim kendi kendime, bu da sinirimin biraz geçmiş hali oluyor. Burdan da genç nesillere bir nasihat etmek gerekirse şuan okumakta olduğum İstanbul Ticaret Üniversitesine kesinlikle gelmeyin, stajı da laylon yapın, boşuna güzelim yaz tatilinizin ortasında gömlek giyip işe gidip millete çay kahve taşımayın, ya da çok süper bir yerde yapacağınız iş kesin olarak gidin birşeyler öğrenirsiniz belki. En stajsız günlerin sizlerin olması dileğiyle büyüklerimin yanaklarından küçüklerimin de yanaklarından (ayrım yapmam ben) domuz gripli olmasına rağmen (daha yeni atlattım ya bulaşmaz bana) öperek neşeli bir Aralık ayı dilerim efenim.

Teknolojime nazar değmesin

1 Kasım 2009 Pazar

Geçtiğimiz günlerde yazdığım her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar yazısında olayın benzeri gün geçmiyor ki tekrar başıma gelmesin. Geçen hafta "madem bilgisayar okuyoruz bari konuyla ilgili bir şeyler yapmış olalım" düşüncesi ile sumo robot yapıp yarışmalara katılmaya karar verdik. Satın alınacak malzemeleri konuşmak için çıktık bir asistanın yanına konuşmaya başladık. Kendi yaptığı bir devreyi örnek göstermek için çıkardığı sırada ben yine dondum kaldım. Uğraşmış etmiş bir devre yapmış yapmasına ama ortasına da kocaman bir nazar boncuğu da koymuş. Ben de yine lise yıllarındaki üniversite hakkında hayal kuran halime döndüm.

Bir hafta nasıl geçer

15 Ekim 2009 Perşembe

Öğrenim hayatımın son 1 senesine başladığım bu hafta benim için bitmiş sayılır artık. Yarın öğleden sonra gireceğim araştırma ve raporlama teknikleri dersinin nasıl olacağını şimdiden adım gibi bildiğim için bu yazıyı yazmak için yarını beklemedim. Bu haftayı da özetleme arzusuyla yanıp tutuştum nedense birden, beni bir tek sen anlarsın okur diyerek yöneldim bloga. İlk olarak benimki gibi dandik bir okulda okuyorsanız Kanada'da metalurji ve malzeme mühendisliği bölümü bitirmiş ve akademik başka hiçbir vasfı olmayan bir insan gelip burada çok rahat mesleki ingilizce ve araştırma ve raporlama teknikleri dersi verebiliyor. Bilse de veriyor bilmese de veriyor. Hatta bu insan 3. sınıf bilgisayar mühendisliği öğrencilerine "hepiniz mouse kullanıyorsunuz değil mi?" diye sorup yaklaşık 45 saniye kadar cevap bile bekleyebiliyor. Neredeyse her sabah 9'da okulda olduğum bu koskoca haftada hiç mi hayırlı birşey olmadı derseniz oldu tabi. O da göreceli bir hayırlılık durumu. Türkiye teknoloji açısından gariban bir ülke olduğu için ve ülkede donanıma yönelik neredeyse hiçbir şey yapılmadığı için gelecekte hiçbir işimize yaramayacak olan bilgisayar mimarisi diye bir derste RAM'in çalışma olaylarını faln öğrenmiş bulunuyorum. Ayrıca tabi bir de haftaya damgasını vuran her tarafından sucuklar sarkan yaratıklar olayı var. Bugün ise uyku problemim sebebiyle sabaha karşı 5 sularında zar zor uykuya dalıp sabah 8'de uyanıp okula gittiğimde öğrendim ki o dersi verecek hoca konferanslara gitmiş. Bunu da dün gece duyurmuş. Kime duyurmuş? Bölümdeki asistanlardan birisine. Haliyle birçok öğrenci gibi haberim olmadan perşembe sabahı boşu boşuna 8'de uyanmış bir kimse olarak okula gittim. Ev ahalisi de beni 30 dakka sonra evde görüp "bu çocuk derse girmedi galiba" demesinler diye okulda 3 saat muhabbet edip eve döndüm. Kısacası ilk haftamdan yıldım. Uğraşmam gereken 2 projeyi kara kara düşünmekteyim an itibari ile. Motivasyon teknikleri öğretin bana sevgili okur demekten başka birşey gelmiyor şimdi elimden.

Teker teker gelin dersler

11 Ekim 2009 Pazar

Yarın 18 yıllık öğrenim hayatımın son basamağı olmasını umduğum son seneye başlamak üzere yollanıp okula gidicem. Aldığım birbirinden sevimsiz 7 ders ve yine birbirinden sevimsiz (1-2 tanesi dışında) hocaları ile bu dönemi transkriptime zeval vermeden geçmeye çalışıcam. Hayli geç başlayan okul dönemi ile de daha bir kolaylaşsa da adaptasyon süreci yine de konu en nihayetinde okul olduğu için insan biraz uzak durmayı yeğliyor. Mastır doktora gibi hırslarım da olmadığından bu sene de okula gidip şu kalan dersleri verip Türkiye'nin çarpık eğitim sisteminden paçamı kurtarmaktan başka birşey düşünmüyorum da şimdilik. Son sene olunca da insanın üzerinde ufaktan bir, okulun ilk günü öncesi berbere giderken çok süper saçlara sahip olacağını umup ama olmayacağını bilen insan ruh hali oluyor. Heyecan gibi de değil, merak gibi de değil. Tam anlamıyla gerilim sanırım. Ha bu arada bilirim ki 70 milyon kişi beni izliyor onlara da üzülerek duyururum ki okulun bu ilk ve en civcivli dönemleri boyunca daha az yazabilirim biricik bloguma. Ya da hiç belli olmaz okulda türlü saçmalıklarla karşılaşıp bolca da yazabilirim. Her türlü değişikliğe hazırlı ol yani sevgili okur.

Açılın ben bilgisayar mühendisiyim

9 Ekim 2009 Cuma

6 senelik üniversite öğrenim sürecimin 6. ve son süresinin başladığı şu günlerde yine karşıma çıkan bir dert bulunmakta. Artık benim de pek sevmediğim bölümüm. Eğer Odtü İtü gibi ülke çapında isim yapmış bir üniversitede okumuyorsanız bilgisayar mühendisliğini herkes öyle çok zeki bir durumunuz olmadığını bilir zaten. Hele benim gibi özel bir okulda okuyorsanız hiçbir kıymeti kalmıyor bölümün. Ayrıca hiçbir zaman da doktor ya da atom mühendisliği gibi sıradışı karizması olan bir bölüm de değil. Eskiden öyleydi ama artık 10 yaşındaki veletler kod yazıp 5 yaşındaki veletler internet sitesi yapmaya başladıktan sonra bilgisayar mühendisleri de bilgisayar başında yayıp oturmuş göbekli ve sağlıksız beslenen gözü bozuk, saçı uzun herifler olarak genç dimağlarda yer etmiş oldu.

Bir güzel yanı eş dost bilgisayar ile ilgili birşey sorunca yardım edip bir işe yaramış olmak. Ancak orda da apayrı bir sorun çıkıyor. Genellikle insanlar "internette şunu nasıl yaparım" diye ya da "antivirüs şöyle böyle yapıyor ne yapayım" diye soruyorlar. Ben de hiçbir derste bunları öğrenmiş değilim ki. Bunları geçtim okulda bilgisayar kasasına dvd-rw takma bile öğretilmiyor ancak sırf insanlar bana "sen ne biçim bilgisayar mühendisisin" diye sormasın diye oturdum kendim öğrendim nasıl yapıldığını. Bazı bilgiler bilgisayar başında geçirildikçe ediniliyor ancak daha beter denyo akranlar da bulunmakta. Örneğin bir zamanlar yaşadığım şu diyaloğu örnek göstereyim anlarsınız.

-Bölüm neydi senin?
-Bilgisayar mühendisliği
-Oo sen şimdi böyle hack falan da bilirsin. Bana da göstersene nasıl oluyor o işler?
-Yok bizde öyle bir ders
-Olmaz olur mu kesin vardır başkalarının bilgisayarına nasıl girilir falan onu anlatan bir ders
-Sen o zaman arkeoloji bölümünde tarihi eser kaçakcılığı dersi de var zannediyorsundur

6 senedir döne döne okumaktayım dersleri. Bir bölümdeki pek de önemli olmayan bir derste olası hack saldırılarına karşı ne gibi önlemler alınır neler yapılır gibi birkaç konu geçmesinin dışında hack konularında da hiçbir ders işlenmiş değil henüz okulumda.

Açıkcası isterdim başlıktaki gibi karizma yapabileceğim bir bölümüm olmasını. Ne birinin hayatını kurtarabiliyorum ne dünyayı kurtarabiliyorum. Ayrıca öyle şantiye gibi bir ortamın kralı olabilecek bir inşaat mühendisi gibi bir durumum da yok. Tek başına bilgisayar başında kaya gibi oturup ya kod yazarım ya da kasanın içini açar birşey yaparım. Her türlü ne o eski karizması ne de heyecanı kalmamış bir daldır yani bilgisayar mühendisliği benim gözümde.

Ders kayıt işleri kabusum olur

6 Ekim 2009 Salı

Yine bir Ekim ayı dolayısıyla okul başlangıcı dönemi sebebiyle arkadaşlarla sözleşilip sabahın onunda okula gidildi. Normal şartlar altında bir ders kayıt işlemi nasıl olur üniversitede kısaca bahsedeyim. Boş bir ders programı alırsınız (tabi bu anca benimki gibi çağdışı kalmış okullarda böyle, normal okullarda internetten oluyor hep bu olaylar) ve gider ders programına bakar hocası saati uygun olan dersleri ve seçmece derslerden en güzelini alıp ders programına yazarsınız. Birkaç kişi imzalar. Öğrenci işlerine teslim edilir. Benim gibi özel okulda ve 4 seneyi geçkin öğrenciyseniz ders başına parasını ödersiniz biter. Bugün yaşadıklarıma gelecek olursak...

Her normal Türk genci gibi aldım boş programı gittim ders programının başına. Ancak o da ne. Benim 4. sınıf 2. dönem aldığım ders olmuş 3. sınıf 1. dönem. O dersin yerine de bambaşka bir ders gelmiş. Nedir ne iştir diye gittim danışmanın yanına. O esnada da normal makul mantıklı bir danışman nasıl olur anladım, bunca yıl danışman diye sırf imza atan angut hocamın kulaklarını da içimden bir güzel çınlattım. Karşıma gelen ilginç durum da şu ki ben okula girdiğimden beri 3 kere müfredat değişmiş. Bu değişiklik de derslerin kendi arasında yer değiştirmesi değil. Yaklaşık 5-6 ders tamamen tarih sahnesinden silinmiş yerine yepyeni hiç haberim olmayan dersler gelmiş. "Hoca madem öyle ben döne döne yeni çıkan dersleri almakla mı uğraşacağım" diye sorunca makul danışman da hak verip benim dönemimdeki müfredata döndük. Tam coşkuyla kalemi çalıp alacağım dersleri yazacağım ki o da ne. Benim dönemin derslerinin hiçbiri kalmamış. Bu noktada da başladık günümüz derslerini benim çağdışı müfredatıma uydurmaya çalışmaya. Ki bu esnada danışmanın yaklaşık 2:30 saat boyunca verdiği dersi de kapısının önünde ayakta bekleyerek geçirdim "aman gelirse kaçırmayayım" diye.

Netice olarak sabah 10'da okula gitmiş kayıdın sadece ders seçip imza attırma kısmını saat 17:15 gibi bitirmiş bir öğrenci olarak yoruldum. Okulumdan bir kere daha tiksindim. Yurdum eğitim sisteminden bir kere daha tiksindim. Bunca saatlik çaba sonunda da hangi dersi nereye kimi kimin yerine aldığıma dair en ufak birşey hatırlamadan eve döndüm.

Daha da rezil bir durum anlatacak olursam sabah 10da benimle birlikte okulda olan arkadaşım da bu sene 3. sınıftan ders alma hakkını (3 sınıfa geçebilmek için ilk 2 sene ortalamasının 2.00 olması gerek en az) biraz geç kazandığı için 6. senesinde 3. sınıf derslerine başlıyor. Ancak şöyle bir durum var ki 7 senede mezun olamayan öğrenciler okuldan şutlanıp af beklemek zorunda kalıyor. Yani bu arkadaş da birkaç dersten kalsa öğrenim hayatı sona erecek. O da haklı olarak "bu sene 3. sınıf ve 4. sınıfın derslerini alayım da seneye rahat edeyim" dedi. Rezillik de bundan sonra çıktı. Eski angut danışman olmaz diyor, makul danışman olur diyor, öğrenci işleri başkanı olmaz diyor, dekan olur diyor. Okula girdiğimden beri 4 kere değişen yönetmelikten zaten kimsenin haberi yok herkes kafasına göre birşey sallıyor. "Eskiden bu şekilde ders alan öğrenciler vardı" diyince de "olabilir" gibi son derece akademik cevaplar veriyorlar.

Bunca şeyden sonra ilk olarak üstüne basa basa söyleyeceğim şey İstanbul Ticaret Üniversitesi'ni seçmeyin. Bir hata yapıp seçtiyseniz en kısa sürede yatay geçin başka bir yerlere. Ayrıca ülkedeki vakıf üniversiteleri arasında en ucuzu olmasından kıllanmanız gerektiğini de tekrar tekrar vurgulamakta fayda görüyorum. Netice olarak okul ilk günden okul burnumdan geldi. Ne eğitim ne öğrenim hevesim kaldı. Vurgulamalara doyamadığım için tekrar vurgulamakta da fayda görüyorum, İstanbul Ticaret Üniversitesi diye adlandırılmış olan tamamen kuralsız ve yönetmeliksiz, ayrıca eğitimden ziyade ticareti ön planda tutup öğrencileri sınıfta bırakarak olabildiğince çok para kazanmaya çalışan, yemek namına hocaların yediğinden artan olursa 4 çeşit dandik yemeği kantininde 6 liraya satmaya çalışan, sosyal aktivite anlayışı masa tenisinden ibaret olan, hoca olarak alakasız yerlerden daha önce hiç öğretmenlik yapmamış rastgele insanlar getirtip bunlara öğrencilerini sınıfta bırakmasını tembihleyen, her sene derslerin değiştiği, internetten kayıt yaptırabilmekten aciz, teknoloji namına okulda çalışan bilgisayarı bile zor bulunan, 2000 kişilik kampüse 100 kişilik kantin koyan, akademik anlamda en ufak bir başarısı olmayan, öğretmen başına en çok öğrenci düşen 4 üniversiteden biri olan, öğrencilerini ilkokul sıralarına benzer sıralarda oturtan, çalışanlarının hiçbir zaman yerinde olmadığı, içine bomba konulduğunda panik olmasın diye öğrencilere haber verilmeyen, öğrenci işlerinde çalışanlara birşey sormak için aradığınızda keyifleri yoksa açmadıkları bu yüzden üsküdara kadar gitmek zorunda kalınan ve öğrenci işleri çalışanlarının bundan hiç gocunmadığı, kampüsünün tepesindeki basket sahasını öğrencilerine kullandırtmayıp özel basket okullarına kiralayan, seçmeli dersleri alabilecek öğrencilerinin sınıftaki koltuk sayısıyla orantılı olduğu, eğitim öğretimle uzaktan yakından alakası olmayan bu yere sakın adımınızı bile atmayın.

Bir lise hocasından inciler

24 Eylül 2009 Perşembe

Bugün öğretmenlerle ilgili yazıyı yazarken ister istemez aklıma, bir lisede olabilecek en alakasız insanlardan birisi gibi görünen lise 1'deki analitik ve matematik hocam Oral Dabakoğlu geldi. İsminden soyadından bile kıllanması gerekir mantıklı bir insanın. Biz gençtik, güldük geçtik. Sonrasında da elleri devamlı kemerinin iki yanında baş parmaklar içeride duran bu ilginç adamı anlamaya çalışmakla geçirdik. Yaklaşık bir okul dönemi yarısını anlamaya çalıştıktan sonra "herhalde bu adamı felsefe mezunu birileri anlar anca, en iyisi biz bunun sözlerini bir yere yazalım, ilerde süper zeki insanlar olursak bakıp anlamaya çalışırız" diyip kaydetmişiz bir yerlere. Ancak gördüm ki şimdi de anlayamıyorum. En güzeli siz sevgili okurlarımla paylaşıp anlayanın beri gelmesini beklemek.

  • Bölerim tahtayı 3'e, kaldırırım 5 kişi, sorarım 7 soru, veririm sözlü notu.
Bunu ilk duyduğumuzda sınıfta bir panik havası dolmuştu ama sonra anladık ki bu sözü ciddiye almamak gerekiyormuş.

  • Koyun, koyun bacağından; keçi, keçi bacağından asılır.
  • Ya olduğun gibi görün, ya da gülünç hareketler yapma.
  • Al kağıdına bak, kafatasında soru işareti kalsın istemiyorum.
  • Her inişin yolu çıkıştır.
  • Gün gündür, dakika dakikadır.
  • Öğrenci ya olduğu gibi ya göründüğü gibi birini seçmeli.
Görüldüğü gibi atasözleriyle ilgili de ciddi sıkıntılar yaşıyordu Oral hoca. Ama çabalamayı hiç bırakmadı, daima bir hevesle başladı atasözlerine, sonlarını kendi gerektiği gibi doldurdu.

  • Üçgenin burasına diçkimizi indiriyoruz.
  • Parabolun kanatlarını böyle eşya iter gibi iteliyoruz.
  • Pat diye yamuğa geçerim, yamulursunuz.
Terimlerle ilgili de zorluklar yaşıyordu Oral hoca. Ama yine de bunları da kullanmaktan çekinmedi.

  • Ben geçen hafta gelmediysem bu gelmediğim anlamına gelmez.
  • İnsanlar hastalanıyorsa, insanlar değişiyorsa, programlar da değişir.
  • Ağzımdan çok kötü şey çıkarırım altında kalırsın.
  • Annesini babasını çağırırım, burada dışlarım.
  • Dön önüne birbirine.
  • Çocuklar, bakın siz artık çocuk değilsiniz.
  • Sözlü olarak tahtaya çiz.
  • Soru soruyorum. Bilenler parmak kaldırsın, hatırlayanlar cevap versin.
  • Bu sinh öyle bir h ki...
  • Ben seni taşımazsam, sen beni taşımazsan olmaz.
  • Laf olsun diye mi? Gerçekten mi? Yoksa laf olsun diye gerçekten kasıtlı mı konuşuyoruz?
  • Sakınlıkla böyle yapmayın.
Bazen de sırf kafamızı karıştırmak için konuştuğunu düşünürdük.

  • Susun da kulaklarımızı dinleyelim.
  • Dudakların konuşuyor.
  • Kulağımı bir dinleyeyim yahu.
  • Tık edeni, tık istemiyorum.
  • Kulaklarımızı kapatalım.
Duyu organlarıyla ilgili de sorunları vardı hocamızın.

Bambaşka bir adamdı. Dalga geçip gülerdik dersinde ama hiç de neşeyle hatırladığım biri değil nedense. Ayrıca "tulum çıkarmak" deyimini de ilk duyduğum insandır. Herhalde artık öğretmenliği de bıraktı, ne kadar aradıysam da hiçbir yerde resmini bulabilmiş değilim.

Genç bakışlar tedirgin

Zerre hazzetmediğim bir programın yeni sezonunun başlangıcını gördüm dün gece. Beni sevindiren nokta ise programın gece 1:30 gibi kimsenin ciddiye almayacağı bir saatte başlamasıydı. Başlıktan da tahmin edilebileceği gibi program Genç Bakış isimli üniversite anfilerinde yapılan teorik olarak güzel uygulama olarak rezalet bir program. Yine bir klişe ile yani program sunucusu Abbas Güçlü'nün "programa ilgi gösterilmiyor, gecenin bir körü saatte başlıyor program" tandanslı ağlamasıyla başladı program. Konu da öğretmen atamaları, neden öğretmenler atanamıyor, atananlar mutlu gibi ilgi çekici bir konuydu.

Burda da belirtmekte fayda gördüğüm bir nokta var. İlkokul öğretmenimi pek hatırlamıyorum. Ortaokulda (benim zamanımda ortaokul diye birşey vardı) hocaların neredeyse hepsi hayırsız, çıkarcı, kompleksli, sığ ve cahil insanlardı. Lise zamanında da bir anadolu lisesine gittim oradaki hocalardan aklımda kalan sevdiğim diyebileceğim kısım %20 gibi bir kısımdı. %20'lik diğer kısım iyi niyetli ancak yetersiz insanlardı. Kalan %60 ise yine çıkarcı, kompleksli, karşısındakine genellikle saygı duymayan, kendini geliştirmeyi seneler önce bırakmış ve kaprisli insanlardı.

Dünki programda da bunu Türkiye çapında gördüm. Sahnede milletvekilleri zamanında çıkmış yasaları ve rakamları bildirirken bile orada bulunan 200 civarındaki yurdum öğretmeni, tek başına birşeye karar veremeyeceklerini gösterirmişcesine kendilerine zıt gördükleri tarafların insanı konuşurken büyükbaşlar gibi bağırmaya höykürmeye başlıyor. Abbas Güçlü'nün de programı yönetmedeki niteliksizliği eklenince saat 4:30'a kadar "aman sayın hocalar yaman sayın hocalar yapmayın etmeyin" demesini izlemiş oldum. Burda vurguladığım da konunun içeriğiyle ilgili birşey değil öğretmen diye adam sanıp oraya çıkarılanlarının birçoğunun sosyal bir çerçevede büyükbaşlardan farklı davranamaması. Yurduma has güzel bir özellik de şudur ki aynı programda çok daha fazla öğrenci ile yapıldığında böyle saçmalıklar yaşanmıyor. Tırt eğitimcilerle nispeten daha akıllı nesiller yetiştirebilmek sadece bizim ülkemize özel bir durum olsa gerek.

Not: gelecek tepkileri öngördüm şimdiden yazmakta fayda görüyorum ki bu anlattığım durum "birkaç kendini bilmez'in eseri" değil. Ortamdaki eğitimcilerin en az %60'ının tutumu buydu.

Haydi çocuklar okula

18 Eylül 2009 Cuma

Yine kendi çapımda bir kampanyaya imza atıp blogumun şanına şan katmak istiyorum. Kampanyam şudur ki ilk ve orta dereceli okullar 12 ay aralıksız olsun, saatleri de sabah 8 ile akşam 9 arasında olsun. Bunu da istememin sebebi sağda solda gördüğüm çocukları zerre umursamam, büyük adam olmalarını istemem değil. Hakeza hepsinin sıfatına bakınca belli oluyor bunlardan bir Einstein ya da bir Newton olamayacakları. Benim tek derdim gün ışığı olan her saat süper aktif hareketler yapıp türlü çeşitli rahatsız edici sesler çıkararak civelek gibi oradan oraya koşturmaları. Öğlen uykusunu bana çok görüyor bu veletler, başıma ağrılar giriyor kimi zaman. Oysa ki onların çığrışmalarını dinlemek için maaş alan öğretmenleri varken neden bu en güneşli yaz aylarını tepemde geçiriyorlar. Gitsinler kendilerine bağrışmak tepişmek için atanmış mekanlar olan okullarda neler yapıyorlarsa yapsınlar. Olmasın bunlara yaz tatili falan.

Staj işlemleri ve bürokratik kabus

3 Eylül 2009 Perşembe

Birçok müzmin mühendislik öğrencisi gibi ben de "vakti gelmiştir" diyip staj yapmak amaçlı düştüm yollara. Yazın da ucu ucuna son dönemine geldiği için ivedilikle halletmeye çalışıp 2 günümü kabus eden bu işlemler silsilesini ve saçmalığını anlatmak istedim. Yurdumun diğer başarılı üniversitelerini tenzih ederim tabi ben kendi dandik üniversitem olan İstanbul Ticaret Üniversitesi adına konuşuyorum sadece. Tek tek aşamaları yazayım anlarsınız neler çektiğimi.

  1. Şirket bulunur gidilir şirketle konuşulur anlaşılır. Şirket bilgileri de alınır.
  2. Sonrasında bölümün kampüsüne (benim için Küçükyalı) gidilir staj bildirim formu doldurulur verilir. Ordan da sigortayı okulun yapacağına dair bir kağıt alınır dekana imzalatılır (biz söyleyince inanmıyolar sanki) şirkete götürülür. Şirketten de staj onay belgesi alınır.
  3. Yine Küçükyalı'ya gidilir onay belgesi alakadar kimseye verilir. Tabi bu esnada koskoca okulda fotokopi makinası bulunamaz türlü ızdıraplar çekilir.
  4. Sonrasında sigorta işlemleri için en az öğrencinin bulunduğu Eminönü kampüsüne gidilir. Ders kaydının bile internetten yapılamadığı bir okulda öğrencinin bilgilerini Eminönü'ne yollayıp sigortayı başlatmak yerine öğrenci oraya gönderilir.
  5. Eminönü'nde sigortacı abla bulunur 10-15 dakikalık dandik bir işlem için oralara gidilmesi insanı ayrıca kahreder. Ordaki abla sigortayı başlatır elinize bir kağıt verir bunun fotokopisini çek şuralara buralara yolla der.
  6. Sigorta zımbırtılarının aslı staj yapılacak şirkete götürülür.
  7. Sigorta zımbırtılarının kopyası Küçükyalı'da ki kampüsteki alakadar kimseye götürülür verilir.
  8. Staj defteri denen stajda neler yapıldığının yazılacağı defter bozuntusu da anlaşmalı şirket kâr edebilsin diye sadece Üsküdar kampüsünde satılmaktadır. Toptan diğer kampüslere dağıtalım oradaki öğrenciler buraya gelmeden alabilsin gibi bir olasılık hiç düşünülmemiş.
Tamamen abartmaksızın en kolay haliyle staj işlemleri bu kadar zahmet gerektiren birşey. Çok ekstrem bir durum oldu ve bütün görevlileri yerinde buldunuz ve bir günde bu işleri hallettiniz diyelim. Bu durumda bir gün içerisinde gitmeniz gereken toplam güzergahı yazmak gerekirse: ev - şirket - küçükyalı - şirket - küçükyalı - eminönü - şirket - küçükyalı - üsküdar - ev şeklinde oluyor. İstanbul'u ve trafiğini de bilmeyenler için Google Earth'ten faydalanıp staj şirketini ortalama bir yerde seçip kuş uçuşu (yolları göz ardı ederek direk harita üzerindeki mesafe) olarak mesafeyi hesaplamak gerekirse de 150 kilometre ediyor. İstanbul şartlarında böyle bir işi bir günde bitirebilmek epik bir başarı sayılır yani.

Anlamadığım şey ise ilim irfan öğrenmeye gittiğimiz yerin teknolojiden internetten haberi yok. Varsa da "biz ne uğraşalım kardeşim öğrenciler gidiyo geliyo işte ne güzel" diye düşündüklerinden kelli bu durumu değiştirmeye yönelik en ufak bir çabaları bile yok. Bürokratik olayları zaten hiç sevmezdim de uzun zamandır bu kadar yıldığımı da hatırlamıyorum. Bütün bu olaylar içinde belki de tek güzel şey varsa o da stajın yalandan olmasıdır.

Realizmin korkunç yüzü ilkokullarda

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Kıdemli öğrenciler hatırlarlar bir zamanlar ilkokul 5 seneden 8 seneye çıkarıldıydı. Ben de tam o dönemde ilkokulu bitirip ortaokul olucam diye sevinirken yine ilkokullu olduydum. Ancak 6. sınıfa geçerken okul değiştirmek zorunda kalıp daha yeni açılmış sırası masası olmayan mahalle mektebi tadında, ergen bile olmamış yaşta at hırsızı tipli adamların okuduğu bir okula girmiş bulundum.

Bu at hırsızı tipli tıknaz ilginç bir tip vardı. Rıdvan Dilmen tarzı saçları ile tezat oluşturacak derecede sevimsiz bir tipi vardı. Kavga olduğu zamanlarda her daim kahvede bulunabilecek en önden elinde sopayla koşabilecekmiş gibi bir duruşu vardı. 6. ya da 7. sınıfın ilk döneminde bu adını hatırlayamadığım sevimsiz herif karnesinde 9 zayıf getirince bu durum hocanın içine dert olmuş belli ki ikinci dönemin başlarında sordu bu adama "neden böyle ilgisizsin ne olacaksın ileride" diye. Ve işte bütün bir sınıf o anda realizmin soğuk nefesini ensemizde hissettik adeta. Bu tıknaz herif rahat rahat "minibüs şoförü olucam zaten bu işi yapan tanıdık abilerim var" dedi ve sınıfta bir devlet büyüğü yellenmişçesine gergin sessizlik oldu. Okuluna sınıfına bilgisine bakmadan o zamana kadar herkesin "mühendis olucam o da olmazsa doktor olucam" demesine alışmışken bu sevimsiz herifin açıksözlü gerçekçiliği herkesi aldı götürdü başka bir yerlere. Hoca da birşey söyleyemedi zaten belliydi adamın az çok böyle bir iş yapacağı, en azından doktor ya da mühendis olamayacağı. Bu uğursuz herifin gerçekçiliği ile belki bir sınıf dolusu adam boşu boşuna mühendis olmaya çalışmak yerine kendilerine göre daha uygun ve gerçekçi mesleklere yöneldiler, ya da bir sınıf dolusu mühendis ve doktor adayı başka mesleklere yöneldiler.

Allah'a emanet

11 Ağustos 2009 Salı

En rahat müslüman tümcesi olan Allah'a emanet artık sanırım tüm Türkiye için geçerli. Bıdı bıdı ahkam kesmeden önce istatistiksel bilgileri vereyim de neyi kastettiğimi anlayın tez elden.

Memleket çapında toplam 66.876 adet okul bulunmaktaymış, ayrıca 1220 hastane ve 6300 sağlık ocağı bulunmaktaymış çıtı pıtı ülkemde. Şu rakamla kıyaslanana kadar bu sayılar size birşey ifade etmemiş olabilir ancak vahin nokta şu ki ülkemizdeki cami sayısı 77548 ve şuanda inşaatı sürmekte olan 1346 cami daha bulunmakta. Hayır için nice kalantor babayiğitler bu camileri yaptırmış iyi etmiş de hiç mi sağlık denen şeyin daha acil bir durum olduğunu düşünememişler de cami üstüne cami yapmışlar. Hatta sırf "şanımız yürüsün" mantığıyla 500 nüfuslu köye 1000 kişilik cami yaptıranlar da var. İnsan ibadet etmek için yanıp tutuşursa bunu evde de yapabilir bildiğim kadarıyla. Hadi onu da geçtim bu kadar camiyi yaptınız da bu köylerde yanınızda yörenizde biri hastaneye yetiştirilemeyip öldüğünde hiç mi eksikliğini görmediniz.

Tahmin ediyorum ki benim gibi birinin blog yazması ile değişebilecek birşey değil bu. Cami sayısı 150 binlere kadar girer de okul ve hastane sayısı öyle inanılmaz artışlar yapmaz. Ne yapıp da düzeltmek gerek bilemedim ama en azından insanları haberdar ediyim bu durumdan dedim. Tüm müslümanlar ibadetlerini rahat rahat gerçekleştirsinler onlara birşey demiyorum da yarın öbürgün sağlık ya da eğitimle ilgili bir sorun oldu mu bilsinler ki o da Allah'a emanet.

Blog Widget by LinkWithin