Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yetenek bu mu Türkiye? #2

22 Mart 2010 Pazartesi

Daha önce de malum yarışma ile ilgili yazdığım yazının ikincisini yazacağımı hiç tahmin etmiyordum açıkcası. Gelin görün ki bugün yarışmanın bittiğini görünce tekrar birşeyler yazayım dedim. Hatta en iyisi madde madde yazayım da okuması kolay olsun.

  • Türkiye'de bu tip yarışmalarda engelli ya da çocuk olunca sanırım baya bir avantajlı olunuyor. En sıradan işleri bile yapsa finallere falan kalınıyor.
  • Bir çocuk vardı ki unutamadım. Düğün piyanisti tadında, 50 yaşındaki bir emekli devlet dairesi memuru mimiklerine (yani neredeyse hiç) sahip, arabesk söyleyen ve ağlak suratlı bir çocuktu bu. Çocuk bile derken ellerim titredi adeta. Bu çocuk bile finale kaldıydı mesela.
  • Enteresandır ki onlarca ilüzyonistten bir tanesi bile finale kalamadı. İzlerken keyifliydi oysa ki. Ama her çocuğu finale almaktan ilüzyonistlere yer kalmadı.
  • Gurbetçi Türkçe'sinin ne kadar itici olduğunu bir kere daha gördüm bu yarışmada.
  • Bu arada şunu da anladım ki bu yarışma 15-20 sene önce yapılmış olsaydı baya bir Zeki Müren benzeri şarkı söyleyen insan olacakmış. Bugün bile birkaç böyle şarkı söyleyen insan olduydu.
  • Bu arada televizyonculuk açısından da zamanın ne kadar kötü kullanıldığını gördük. Programın başından sonuna kadar devamlı panik halinde reklama gitmeye çalışan bir Acun Ilıcalı kaldı sadece benim aklımda.
  • Şunu da gördük ki ülkede gerçekten bin çeşit insan varmış. Çalışınca her türlü enteresan yeteneğe sahip olabilecek DNA'lara sahipmişiz.
  • Programın en eğlenceli anları genellikle Acun Ilıcalı'nın Hülya Avşar'a söylediği alaycı cümlelerdi sanırım. Bu arada nedendir bilmem ama stüdyo dolusu seyirci de hep Acun'un tarafını tutuyor oluyordu gördüğüm kadarıyla.
  • Bu arada seneye program yine olacakmış sanırım. Çok isterim ki çoluk çocukların çok sıradışı birşey yapmadıkları sürece ilerleyen turlara kalmasın. Koca sahne anaokulu bahçesi gibi oluyor sanki bir anda.
  • En kötüsü de bütün yabancı isimleri de nasıl baltalayabildiğimizi gördüm. Beat box yapan adamlar vardı misal. Bizim halkımız o beat box'ı internet ortamına bigbak, bitbaks, bigbox, bitbok gibi farklı isimlerle taşıdı. Aynı şekilde popping isimli dansı da papi, popi, popik gibi farklı yeni isimlere büründürdüler.
  • Bir de şu dikkatimi çekti ki bazı gruplar 20-30 kişiyle katıldı yarışmaya. Öyle olunca birincilik ödülü de çok matah birşey olmuyor sanki. Adam başı 25 milyar falan düşerdi onlar kazansaydı.
  • Seneye programı çok merak ediyorum, bu seneki finalistleri taklit eden baya bir insan göreceğime eminim mesela. Ayrıca yarışma daha popüler olduğu için daha da enteresan tipler dökülecek yarışma ortamlarına. Yeter ki gözünden süt fışkırtmak gibi faydası, estetiği olmayan şeyleri yetenek sanıp da gelmesinler.

Yetenek bu mu Türkiye?

13 Ocak 2010 Çarşamba

Televizyonun bıçkın ismi Acun Ilıcalı'nın yeni bir programına denk gelmekteyim bikaç cumartesi günü boyunca. Bilmeyenler için kısaca özetlemek gerekirse olay şu: 3 kişilik bir jüri var (etrafları baya bir izleyiciyle çevirili) sahneye de türlü çeşitli yurttaşlar çıkıp ne yeteneği varsa onu gösteriyorlar. Jüri evet hayır diyerek oyluyor sonrasında da halk oylayacakmış falan. Ama benim bu yarışmada dikkatimi çeken (sinirimi bozan) bir hadise var ki ona da değinmeden geçemeyeceğim. O da şu rap müzik olayı.

Çeyrek asıra yakın bir süredir müzik dinleyen birisi olarak şu rap müzik olayından oldum olası hazzetmemişimdir. 40 yılda bir çok güzel bir rap şarkısı yapılır ama o albümün kalanı da dandik dandik şarkılarla doludur hep. Ama görüyorum ki yurdum gençleri arasında pek bir meşhur olmuş bu rap müzik. Benim sıkıntım da burda başlıyor zaten. Yarışmanın hangi bölümünü izlesem en az 4-5 tane rap yapıcam diye çıkıp hazır bir davul ritmi üzerine bıdı bıdı hızlı konuşan genç (hatta genç bile değil 6-7 yaşındaki çocuklar da çıkıp yapıyor bunu) görüyorum, ne hikmetse seyirciler de coşa coşa alkışlıyor bu rapçileri. Yahu 5 yaşındaki çocuğun yapabilmesinden belli değil midir bu rap müziğin bir yetenek çalışma falan gerektirmediği. Ben de bulsam bi hazır davul ritmi son heceleri de kafiyeli (anlamsız olsa da sorun değil) birşey yazsam onu hızlı hızlı okusam beni de yetenekli addedicekler resmen. Her bölümde 10 tane rap söyleyen 1 tane rock müzik yapabilen kişi olması bile benim için hangisinin daha kıymetli olduğunun en aşikar göstergesidir. Yahu hiç olmadı eğer illa rap söyleyecekseniz arada bir enstrüman falan çalın bari, hızlı konuşmayla yetenek mi olur lan?

Ayrıca Türkiye'de ki eğitim hayatı boyunca insanlara müzik açısından hiçbir şey kazandırılmadığının da somut göstergesidir bu. Nota okumayı bilmeden ezbere flüt çaldırınca insanlara müzik eğitimi yapmak olmuyormuş bu demek ki. Bırakın çocuklar hangi enstrümanı çalmak istiyorsa onu çalsın. Belki kazara yurdumdan da çok sesli birşey çıkmış olur böyle. Gelin görün ki bu müzik eğitimi ve kalite standartları ile ne yazık ki bizim ülkemiz için yetenek budur Türkiye.

Türk işi hamburger

18 Aralık 2009 Cuma

Yine okul ders gibi çilelerden uzunca bir süredir ayrı kaldığım biricik bloguma hızlı bir dönüş yapıyorum. Madem hızlı bir dönüş yapıyorum bari bir de beklenmedik bir şey yapayım da okurlarım ne olduğunu şaşırsın diyerek bu yazıda enteresan bir gastronomik (boğazına düşkün insan yazısı yazıcam aslında ama kendime bilimsel süsü vermek için gastronomik diyorum) başarıdan bahsedicem. Öyle ki bugüne kadar kâh birilerini yerdim kâh birilerini hakir gördüm. Ama şimdi çok büyük bir başarıya dikkat çekmek istiyorum, huzurlarınızda ıslak hamburger.En amerikan yemeklerden birisi olan hamburgerin Türkleşme macerasıdır aslında ıslak hamburger. Duyumlarıma göre 1994 yılında taksimin en uğrak büfelerinden birisi olan Kızılkayalar tarafından tescil edilmiş bu hamburger bütün Türk gastronomik yapısını ve mentalitesini gösterir. Şöyle ki normal bir hamburger (misal Burger King'den alınmış bir hamburgeri gözünüzün önüne getirin) ekmeği pürüssüz ve üstü susamlıdır, her tarafına eşit dağılmıştır malzeme, kutuda ya da sarılı kağıdında gelir, ıslak hamburgerde görsellik sıfırdır, ekmeği buruş buruştur, üstünde sağında solunda salçalar vardır. Bu Türk milletinin şekilcilik konusundaki bakışını gösterir bence. Bir de gastronomik olarak bakalım. Islak hamburgerin en kritik noktası sürekli buharda durarak ekmeğinin de ıslak ve sıcak olması, her tarafına salça bulaşmış olması, yoğun sarımsak ve baharat tadı. İşte bu da Türk milletinin gastronomik yapısını az çok özetliyor bence. Bizim de genler sağolsun otomatikman bunun hastası olup üçer beşer lüpletiyoruz. Taksimden her geçecek ve bunu denememiş kişiye tavsiye etmeyi kendime bir borç bilirken benim usulümce içine biraz da mayonez sıkmasını salık veririm. Bu fikri ilk bulanın da ellerinden öpüp başıma koymayı kendime görev edinirim.

Türk televizyonlarında sinsi tuzak

12 Kasım 2009 Perşembe

Kırk yılda bir dersim erken bitti de eve öğlen saatlerinde gelmiş bulundum. Gelmez olaydım. Sıkıntıdan patlamayayım diye televizyonu açtım ve bir adet hiçbirşey anlamadığım Ece Erken programı ve dehşete düştüğüm 3 evlilik programından bir tanesindeyken mecburen bıraktım kumandayı elimden. O esnada da kulak kabarttıkça hayretlerden hayretlere düştüm.

Cüsse ve kilo olarak Bülent Ersoy'dan hallice bir hanım teyze oturmuş. Bir amca da bir müddet kendini övüp mal beyanını yaptıktan sonra geçti paravanın öte tarafına. Ezile büzüle bir giriş yaptıktan sonra 2 taraf da başladılar kendisini anlatmaya. Bu esnada bey amca bir jest düşünmüş kendince "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" diyerek kendi yöresinden getirdiği bir tabak tatlıyı uzanaraktan paravanın öte tarafına ulaştırdı. Ulaştırdı ulaştırmasına da kadına bir haller oldu. Yalandan boş çatalı bir kere ağzına götürdükten sonra tabağı nerelere koyacağını bilemedi. Başladı "yemem ben bunu al" diye bir yerlere uzatmaya çalışmaya. Daha önce de tatlı yemeyen insanlar görmüştüm de hiç bu kadar oturduğu yerde kımıl kımıl olanını görmemiştim. Ben de giderek merakla "bu tosun gibi teyze nasıl oldu da tatlıyı reddetti" diyerek hayretle televizyona bakarken hanım teyze patlattı içindeki bombayı ve seyircilere dönüp kaşlarını hayretle kaldırarak kısık bir sesle "büyü falan yaptırmış olmasın" dedi Gulyabani görmüş Şener Şen edasıyla. Ben ise diyecek birşey bulamadım da bu yazıyı yazdım.

Domuz gribi bana teğet geçer

17 Ekim 2009 Cumartesi

Geçtiğimiz aylarda ne güzel pek adı geçmiyordu ama nedense bu ay yeniden hortladı domuz gribi olayı. Hortlamakla da kalmadı Türkiye'de birkaç vaka da çıktı okullar tatil edildi falan. Bakıyorum Avrupa Uzakdoğu gibi panik millet değiliz biz. Onlarda hastalık sözü edilince hepsi bir anda takıyorlar ağızlarına o zamazingoyu bir anda öyle gezmeye başlıyorlar. Bizim millet ise bir ahbabıyla karşılaştığında "öpme abi hastayım" diyene "yaaa bırak allaasen gel öpücem mikroptan virüsten mi korkucam" diyen adamlarız. Domuz gribine de az çok böyle yaklaşıcaz galba. Bir başka sevimsiz durum da aşı olayı. Hakkında binbir tane spekülasyon yayıldığı için ben birkaç hafta bekleyip aşının yan etkileri var mıymış etkili miymiş onları diğer insanlar üzerinde gözlemleyip öyle yaptırırım belki de. Ya da daha güzeli etrafımdaki herkesi aşı olmaya teşvik eder böylelikle aşılı insanlar arasında kalıp bana hastalık bulaşma ihtimalini de sıfıra indirebilirim. Ama tabi bir de okul gibi cümbür cemaat durumlar var. Onun için de alırım yanıma bir adet kızılcık sopasını, domuz gribi şüphesi gördüğüme sille tokat dalarım uzaklaştırırım yanımdan yamacımda. Soran olursa da "ben domuz gribiyle savaşanlar derneğindenim" derim onlar da "vay be herif iyi savaşıyo hakkaten" diye takdir bile eder belki beni. Ha ayrıca sağlık bakanlığının da "aşı gelirse şu kadar kişi ölür aşı gelmezse şu kadar kişi ölür" tandanslı tahminleri kadar da kamuoyu moralini bozucak açıklama daha görmüş değilim. İnsan alıştıra alıştıra söyler.

Kafa attıran tost

16 Ekim 2009 Cuma

İşte yurdum insanının nasıl bir pazarlama dehası olduğunun göstergesi olan, ticari zekasını mizahıyla harmanlamış başarıya koşan bir kitle olduğunu gösteren resim. Bilmeyenler için de söyleyeyim Zidan diye yazdığı dünyanın en büyük futbolcularından birisi olan Zinedine Zidane'dır. Attığı kafa da dünya kupası finallerinde Materazzi'ye gerilip de tam göğsüne kafasının üstüyle (adeta bir koç gibi) vurduğu efsanevi bir kafadır. Bir tost bunu bir insana nasıl yaptırır derseniz işte ben de bu ilanı gördüğümde merakımdan mutlaka o tosttan bir tane yerdim, hatta 2 tane de bunu yazanın ticari zekası için yerdim, o da yetmezse 2 tane de mizah anlayışı için yerdim.

İnci Baba taksitle adam dövendir

15 Ekim 2009 Perşembe

Kanada'da ya da İsviçre'de olsam gördüğümde ağzımdan salyalar saçarak güleceğim bir siteyi Türkiye sınırları içinde görünce ister istemez geriliyorum. Hakeza oralarda böyle bir şeyi gören herkes şaka zanneder ama korkarım ki söz konusu site gerçek. Açıklayayım bari siteyi de seni bu hunhar merakından kurtarayım sevgili okur. Ardahanlı bir sayın abimiz olan Saim Arslan (nedendir bilmiyorum lakabı İnci Baba) çok pis adam döven birisiymiş. Bu meziyetini de paraya çevirmek istemiş. Sonra da tüm Türkiye'ye yayılabilmek için bir internet sitesi yapmış. Açık açık da yazmış taksit de yaparım kredi kartı da kabul ederim diye. Telefon numarasını da vermiş hatta. Korkarak tekrar tahmin ediyorum ki bu birey ve sitede yazılanlar da tamamen gerçek. Ayrıca bir de www.ardahan.info adlı siteye de günde 2 milyon kullanıcı girdiğini ya da girmesini istediğini (o cümlede yüklem kullanmadığı için bilemedim) belirtmiş. Neyse daha fazla uzatmadan bu söz konusu siteye ulaşmak isteyenler için link vereyim ve huzurlarınızdan çekileyim ben.

Sayın Amerika bilim yapma, kalbini kırarız

10 Ekim 2009 Cumartesi

Flash TV'nin "hiç birşeyi başarılı yapabilmiş değiliz bari etraftaki herşeye bok atarak isyankar ruhlu Türk halkını kafalayalım" tandanslı yayın anlayışı az önce izlediğim gece haberlerinde doruk noktasına çıktı. Konu saçma, Flash TV'nin yaklaşımı hepsinden daha saçma. Bildiğiniz üzere dün Amerika, daha doğrusu NASA aya bir roket ve bir uzay aracı yolladı. Amaç da patlama sonrasında dağılan parçacıklara bakıp su ya da buz var mı diye araştırdıktan sonra elverişli ise ayda bir üst kurmak. Normal bir insana göre son derece bilimsel, hatta ulvi bir amaçla yapılmış bir deney yani. Peki Flash TV bu olayı nasıl ne kadar anladı: "Amerika aya demokrasi götürdü". Haberin içeriğinde de Amerika bir müddet kötüleniyor aya roket atmakla suçlanıyor. Sonunda da sunucu çıkıp ağlak bir bakışla "neden Amerika böyle yapıyor? O bizim de ayımız. Aya saldırıp demokrasi mi götürecekler" tandanslı ağlak bir konuşma yapıyor. Ben de o esnada içimden "ulan düdük madem senin ayındı önce sen çıkaydın uzaya da koruyaydın" diye geçiriyordum. Hadi Amerika'yı sevmiyorsunuz falan tamam anlarım da bırakın bari adamlar bilim yapsın. Ay'da kratere roket attı diye hallenip coşmak niye?

Ders kayıt işleri kabusum olur

6 Ekim 2009 Salı

Yine bir Ekim ayı dolayısıyla okul başlangıcı dönemi sebebiyle arkadaşlarla sözleşilip sabahın onunda okula gidildi. Normal şartlar altında bir ders kayıt işlemi nasıl olur üniversitede kısaca bahsedeyim. Boş bir ders programı alırsınız (tabi bu anca benimki gibi çağdışı kalmış okullarda böyle, normal okullarda internetten oluyor hep bu olaylar) ve gider ders programına bakar hocası saati uygun olan dersleri ve seçmece derslerden en güzelini alıp ders programına yazarsınız. Birkaç kişi imzalar. Öğrenci işlerine teslim edilir. Benim gibi özel okulda ve 4 seneyi geçkin öğrenciyseniz ders başına parasını ödersiniz biter. Bugün yaşadıklarıma gelecek olursak...

Her normal Türk genci gibi aldım boş programı gittim ders programının başına. Ancak o da ne. Benim 4. sınıf 2. dönem aldığım ders olmuş 3. sınıf 1. dönem. O dersin yerine de bambaşka bir ders gelmiş. Nedir ne iştir diye gittim danışmanın yanına. O esnada da normal makul mantıklı bir danışman nasıl olur anladım, bunca yıl danışman diye sırf imza atan angut hocamın kulaklarını da içimden bir güzel çınlattım. Karşıma gelen ilginç durum da şu ki ben okula girdiğimden beri 3 kere müfredat değişmiş. Bu değişiklik de derslerin kendi arasında yer değiştirmesi değil. Yaklaşık 5-6 ders tamamen tarih sahnesinden silinmiş yerine yepyeni hiç haberim olmayan dersler gelmiş. "Hoca madem öyle ben döne döne yeni çıkan dersleri almakla mı uğraşacağım" diye sorunca makul danışman da hak verip benim dönemimdeki müfredata döndük. Tam coşkuyla kalemi çalıp alacağım dersleri yazacağım ki o da ne. Benim dönemin derslerinin hiçbiri kalmamış. Bu noktada da başladık günümüz derslerini benim çağdışı müfredatıma uydurmaya çalışmaya. Ki bu esnada danışmanın yaklaşık 2:30 saat boyunca verdiği dersi de kapısının önünde ayakta bekleyerek geçirdim "aman gelirse kaçırmayayım" diye.

Netice olarak sabah 10'da okula gitmiş kayıdın sadece ders seçip imza attırma kısmını saat 17:15 gibi bitirmiş bir öğrenci olarak yoruldum. Okulumdan bir kere daha tiksindim. Yurdum eğitim sisteminden bir kere daha tiksindim. Bunca saatlik çaba sonunda da hangi dersi nereye kimi kimin yerine aldığıma dair en ufak birşey hatırlamadan eve döndüm.

Daha da rezil bir durum anlatacak olursam sabah 10da benimle birlikte okulda olan arkadaşım da bu sene 3. sınıftan ders alma hakkını (3 sınıfa geçebilmek için ilk 2 sene ortalamasının 2.00 olması gerek en az) biraz geç kazandığı için 6. senesinde 3. sınıf derslerine başlıyor. Ancak şöyle bir durum var ki 7 senede mezun olamayan öğrenciler okuldan şutlanıp af beklemek zorunda kalıyor. Yani bu arkadaş da birkaç dersten kalsa öğrenim hayatı sona erecek. O da haklı olarak "bu sene 3. sınıf ve 4. sınıfın derslerini alayım da seneye rahat edeyim" dedi. Rezillik de bundan sonra çıktı. Eski angut danışman olmaz diyor, makul danışman olur diyor, öğrenci işleri başkanı olmaz diyor, dekan olur diyor. Okula girdiğimden beri 4 kere değişen yönetmelikten zaten kimsenin haberi yok herkes kafasına göre birşey sallıyor. "Eskiden bu şekilde ders alan öğrenciler vardı" diyince de "olabilir" gibi son derece akademik cevaplar veriyorlar.

Bunca şeyden sonra ilk olarak üstüne basa basa söyleyeceğim şey İstanbul Ticaret Üniversitesi'ni seçmeyin. Bir hata yapıp seçtiyseniz en kısa sürede yatay geçin başka bir yerlere. Ayrıca ülkedeki vakıf üniversiteleri arasında en ucuzu olmasından kıllanmanız gerektiğini de tekrar tekrar vurgulamakta fayda görüyorum. Netice olarak okul ilk günden okul burnumdan geldi. Ne eğitim ne öğrenim hevesim kaldı. Vurgulamalara doyamadığım için tekrar vurgulamakta da fayda görüyorum, İstanbul Ticaret Üniversitesi diye adlandırılmış olan tamamen kuralsız ve yönetmeliksiz, ayrıca eğitimden ziyade ticareti ön planda tutup öğrencileri sınıfta bırakarak olabildiğince çok para kazanmaya çalışan, yemek namına hocaların yediğinden artan olursa 4 çeşit dandik yemeği kantininde 6 liraya satmaya çalışan, sosyal aktivite anlayışı masa tenisinden ibaret olan, hoca olarak alakasız yerlerden daha önce hiç öğretmenlik yapmamış rastgele insanlar getirtip bunlara öğrencilerini sınıfta bırakmasını tembihleyen, her sene derslerin değiştiği, internetten kayıt yaptırabilmekten aciz, teknoloji namına okulda çalışan bilgisayarı bile zor bulunan, 2000 kişilik kampüse 100 kişilik kantin koyan, akademik anlamda en ufak bir başarısı olmayan, öğretmen başına en çok öğrenci düşen 4 üniversiteden biri olan, öğrencilerini ilkokul sıralarına benzer sıralarda oturtan, çalışanlarının hiçbir zaman yerinde olmadığı, içine bomba konulduğunda panik olmasın diye öğrencilere haber verilmeyen, öğrenci işlerinde çalışanlara birşey sormak için aradığınızda keyifleri yoksa açmadıkları bu yüzden üsküdara kadar gitmek zorunda kalınan ve öğrenci işleri çalışanlarının bundan hiç gocunmadığı, kampüsünün tepesindeki basket sahasını öğrencilerine kullandırtmayıp özel basket okullarına kiralayan, seçmeli dersleri alabilecek öğrencilerinin sınıftaki koltuk sayısıyla orantılı olduğu, eğitim öğretimle uzaktan yakından alakası olmayan bu yere sakın adımınızı bile atmayın.

Sanal tarıma mahkeme baltası

4 Ekim 2009 Pazar

Eşimi dostumu bana bulduran Facebook malum son zamanlarda binbir türlü uygulamanın yeri oldu. Bunlardan en popüleri de 53 milyon kullanıcısı ile Farmville idi. Basitçe anlatmak gerekirse boş bir arsaya kah ekin ekiyor kah ağaç dikiyor kah hayvan besliyor bunların neticesinde de gelişiyor sanal sanal para ve yeni eşyalar kazanıyor. Tamamen zaman geçirmeye yönelik basit bir uygulama yani.

Bizim mahkeme de sağolsun geldi yasakladı. Millet ayaklandı coştu mahkeme nasıl böyle bir şey yapar diye. Ben de araştırmacı parahuman olarak atladım olayın arka planını bir araştırdım ki araştırmaz olaydım. Bu oyunun yapımcısı olan Zynga isimli firma diğer birçok oyunla birlikte bir de sanal poker oyunu yapmış. Ki yine bildirmekte fayda görüyorum bu poker oyunu da tamamen sanal para ile oynanıyor. Gel gör ki bizim mahkeme durur mu. Görmüş pokeri vurmuş Zynga'nın hatlarına kilidi böylelikle diğer birçok oyunu da heder olmuş. Çağın bu kadar gerisinde kalmış anlamayan etmeyen insanların bu işlere karıştığı bir ülkede yaşadığım için de inceden bir hicap duydum.

Bir lise hocasından inciler

24 Eylül 2009 Perşembe

Bugün öğretmenlerle ilgili yazıyı yazarken ister istemez aklıma, bir lisede olabilecek en alakasız insanlardan birisi gibi görünen lise 1'deki analitik ve matematik hocam Oral Dabakoğlu geldi. İsminden soyadından bile kıllanması gerekir mantıklı bir insanın. Biz gençtik, güldük geçtik. Sonrasında da elleri devamlı kemerinin iki yanında baş parmaklar içeride duran bu ilginç adamı anlamaya çalışmakla geçirdik. Yaklaşık bir okul dönemi yarısını anlamaya çalıştıktan sonra "herhalde bu adamı felsefe mezunu birileri anlar anca, en iyisi biz bunun sözlerini bir yere yazalım, ilerde süper zeki insanlar olursak bakıp anlamaya çalışırız" diyip kaydetmişiz bir yerlere. Ancak gördüm ki şimdi de anlayamıyorum. En güzeli siz sevgili okurlarımla paylaşıp anlayanın beri gelmesini beklemek.

  • Bölerim tahtayı 3'e, kaldırırım 5 kişi, sorarım 7 soru, veririm sözlü notu.
Bunu ilk duyduğumuzda sınıfta bir panik havası dolmuştu ama sonra anladık ki bu sözü ciddiye almamak gerekiyormuş.

  • Koyun, koyun bacağından; keçi, keçi bacağından asılır.
  • Ya olduğun gibi görün, ya da gülünç hareketler yapma.
  • Al kağıdına bak, kafatasında soru işareti kalsın istemiyorum.
  • Her inişin yolu çıkıştır.
  • Gün gündür, dakika dakikadır.
  • Öğrenci ya olduğu gibi ya göründüğü gibi birini seçmeli.
Görüldüğü gibi atasözleriyle ilgili de ciddi sıkıntılar yaşıyordu Oral hoca. Ama çabalamayı hiç bırakmadı, daima bir hevesle başladı atasözlerine, sonlarını kendi gerektiği gibi doldurdu.

  • Üçgenin burasına diçkimizi indiriyoruz.
  • Parabolun kanatlarını böyle eşya iter gibi iteliyoruz.
  • Pat diye yamuğa geçerim, yamulursunuz.
Terimlerle ilgili de zorluklar yaşıyordu Oral hoca. Ama yine de bunları da kullanmaktan çekinmedi.

  • Ben geçen hafta gelmediysem bu gelmediğim anlamına gelmez.
  • İnsanlar hastalanıyorsa, insanlar değişiyorsa, programlar da değişir.
  • Ağzımdan çok kötü şey çıkarırım altında kalırsın.
  • Annesini babasını çağırırım, burada dışlarım.
  • Dön önüne birbirine.
  • Çocuklar, bakın siz artık çocuk değilsiniz.
  • Sözlü olarak tahtaya çiz.
  • Soru soruyorum. Bilenler parmak kaldırsın, hatırlayanlar cevap versin.
  • Bu sinh öyle bir h ki...
  • Ben seni taşımazsam, sen beni taşımazsan olmaz.
  • Laf olsun diye mi? Gerçekten mi? Yoksa laf olsun diye gerçekten kasıtlı mı konuşuyoruz?
  • Sakınlıkla böyle yapmayın.
Bazen de sırf kafamızı karıştırmak için konuştuğunu düşünürdük.

  • Susun da kulaklarımızı dinleyelim.
  • Dudakların konuşuyor.
  • Kulağımı bir dinleyeyim yahu.
  • Tık edeni, tık istemiyorum.
  • Kulaklarımızı kapatalım.
Duyu organlarıyla ilgili de sorunları vardı hocamızın.

Bambaşka bir adamdı. Dalga geçip gülerdik dersinde ama hiç de neşeyle hatırladığım biri değil nedense. Ayrıca "tulum çıkarmak" deyimini de ilk duyduğum insandır. Herhalde artık öğretmenliği de bıraktı, ne kadar aradıysam da hiçbir yerde resmini bulabilmiş değilim.

Evrimin sansürsüzü baş ağrıtır

Dün gece Genç Bakış adlı programdan sıkıldıkça diğer kanallara bakarken neredeyse aynı berbatlıkta başka bir programa daha denk geldim. Yiğit Bulut'un sunduğu Sansürsüz isimli programın da tartışma konusu evrim teorisi idi. Sadece yurdumda mümkün olan bir şekilde de evrim teorisi karşıtı olarak beliren 3 kişinin tek dayanağı "Tanrı var demek ki evrim yoktur" idi.

Bir önceki yazımdaki gibi bu programda da sunucu yetersiz kaldı. Hatta yeterli olmak için hiçbirşey yapmadı. Haliyle herkes katılımcılar da "ben daha çok bağırayım da haklı sansınlar" gibi bir inanca sarıldı. İşin sevimsiz kısmı ise 3 bilim insanı karşısına 3 anlayamadığım insan koymuşlar. Anlayamadığım insanlar da hiçbir tez öne sürmeden sadece karşı tarafı yadırgamaya and içmiş. Hatta bir ara şu diyaloğa tanık oldum.

Anlayamadığım insan: Şimdi bana cevap verin madde ezeli ve ebedi midir?
Bilim insanı: (Türlü uzun açıklamalardan sonra) evet öyledir
Anlayamadığım insan: Ya işte evet böyle söylemek zorunda çünkü başka birşey söylese onu aforoz ederler.
Sunucu: Kim aforoz eder.
Anlayamadığım insan: İşte onu o daha iyi bilir.

Güzelim bilimsel tartışmalar Cin Ali seviyesine geliyor böylelikle benim yurdumda. İşin sevimsiz tarafı bu evrim teorisine karşı çıkanlar evrim teorisiyle ilgili birşey bildikleri için değil yobaz üstleri böyle savunmalarını emrettikleri için böyle yapıyorlar. Hatta programda da bir tanesi "evrim teorisi doğrudan tanrının varlığını inkar etmeyi emreder" dedi, karşısındaki "alın bu kitaptan bana bu söylediğinizi gösterin" dediğinde "ya işte efendim şimdi nası bulayım ehoro mehoro" deyip geçiştirdi. Hadi yalan yanlış da olsa savunacak birşeyleri vardı da bari bunu karşı tarafın sözünü bağırarak keserek yapmasalardı. Bilimsel (biyolojik) birşeye din gibi bir dayanak noktası ile karşı çıkmak da sadece bizim yurdumuza has bir özellik olsa gerek sanırım.

Genç bakışlar tedirgin

Zerre hazzetmediğim bir programın yeni sezonunun başlangıcını gördüm dün gece. Beni sevindiren nokta ise programın gece 1:30 gibi kimsenin ciddiye almayacağı bir saatte başlamasıydı. Başlıktan da tahmin edilebileceği gibi program Genç Bakış isimli üniversite anfilerinde yapılan teorik olarak güzel uygulama olarak rezalet bir program. Yine bir klişe ile yani program sunucusu Abbas Güçlü'nün "programa ilgi gösterilmiyor, gecenin bir körü saatte başlıyor program" tandanslı ağlamasıyla başladı program. Konu da öğretmen atamaları, neden öğretmenler atanamıyor, atananlar mutlu gibi ilgi çekici bir konuydu.

Burda da belirtmekte fayda gördüğüm bir nokta var. İlkokul öğretmenimi pek hatırlamıyorum. Ortaokulda (benim zamanımda ortaokul diye birşey vardı) hocaların neredeyse hepsi hayırsız, çıkarcı, kompleksli, sığ ve cahil insanlardı. Lise zamanında da bir anadolu lisesine gittim oradaki hocalardan aklımda kalan sevdiğim diyebileceğim kısım %20 gibi bir kısımdı. %20'lik diğer kısım iyi niyetli ancak yetersiz insanlardı. Kalan %60 ise yine çıkarcı, kompleksli, karşısındakine genellikle saygı duymayan, kendini geliştirmeyi seneler önce bırakmış ve kaprisli insanlardı.

Dünki programda da bunu Türkiye çapında gördüm. Sahnede milletvekilleri zamanında çıkmış yasaları ve rakamları bildirirken bile orada bulunan 200 civarındaki yurdum öğretmeni, tek başına birşeye karar veremeyeceklerini gösterirmişcesine kendilerine zıt gördükleri tarafların insanı konuşurken büyükbaşlar gibi bağırmaya höykürmeye başlıyor. Abbas Güçlü'nün de programı yönetmedeki niteliksizliği eklenince saat 4:30'a kadar "aman sayın hocalar yaman sayın hocalar yapmayın etmeyin" demesini izlemiş oldum. Burda vurguladığım da konunun içeriğiyle ilgili birşey değil öğretmen diye adam sanıp oraya çıkarılanlarının birçoğunun sosyal bir çerçevede büyükbaşlardan farklı davranamaması. Yurduma has güzel bir özellik de şudur ki aynı programda çok daha fazla öğrenci ile yapıldığında böyle saçmalıklar yaşanmıyor. Tırt eğitimcilerle nispeten daha akıllı nesiller yetiştirebilmek sadece bizim ülkemize özel bir durum olsa gerek.

Not: gelecek tepkileri öngördüm şimdiden yazmakta fayda görüyorum ki bu anlattığım durum "birkaç kendini bilmez'in eseri" değil. Ortamdaki eğitimcilerin en az %60'ının tutumu buydu.

Gel biraz da bana sansür

21 Eylül 2009 Pazartesi

Saçmalıklarınar harman olduğu yurdum biricik Türkiye'de yine saçmasapan bir karar uygulamada. İnternetin en büyük sitelerinden ikisi daha sansürlenmiş bulunuyor. Bilmeyenler için bu siteleri kısaca tanıtmakta fayda gördüm.

Myspace: her insanın kendine bir hesap açtığı ve amatör grupların şarkılarını paylaşabildiği bir sosyal paylaşım platformu.

Lastfm: bilgisayarda dinlenen her şarkının bilgisini alıp bunu internet üzerinde kaydedip kişiye en uygun müzik türlerini tavsiye eden bir site. Bu sitede de bütün şarkılar müzik gruplarının rızası ile bulunuyor.

İki sitede de kimseyi rahatsız edebilecek bir durum yokken nasıl bir kararla bu siteler yasaklanıyor onu da bilemiyorum. Şu yazan karar numarasını birgün araştırıp bulup ne olduğunu da öğrenmeyi çok istiyorum. Tek güzel yanı şu ki daha adam gibi hizmet vermeyi bile beceremen TTnet bu sansür işinde de yetersiz kalıyor ve bütün yasaklı sitelere ufak birer DNS ayarı ile girilebiliyor. Ayrıca yanlış bilmiyorsam internette sansür uygulayan tek Avrupa ülkesi olmamızla da bir kere daha Avrupa Birliği standartlarıyla uzaktan yakından alakamız olmadığını göstermiş bulunuyoruz.

Bir cinayetin ardından

18 Eylül 2009 Cuma

Blog yazmaya başladığımdan beri haberlerde izlediğim hep yazmakla yazmamak arasında kaldığım bir hadise vardı. Nihayet baş zanlının yakalanması ile bunca zamandır gördüğüm, izlediğim kadarıyla yazayım dedim. Yazarken de çok detaya girip yorum yapmaktan kaçınmakta da fayda var hakeza bitmemiş bir dava hakkında atıp tutmak da yasaktı yanılmıyorsam. Konuyu da tahmin etmişsinizdir diye tahmin ediyorum, Münevver Karabulut cinayetinden bahsediyorum.

İlk olarak anlamadığım şey basının ve insanların bu cinayetin üzerine neden bu kadar çok düştüğüdür. Sanırım bunun ilk nedeni maktülün kafasının kesilmiş olması, ki bu da cinayeti hukuki tabiriyle canavarca işlenen cinayet ya da hunharca hislerle ve kasten işlenmiş bir cinayet olmasıdır. Ayrıca maktülün ailesinin de son derece faal olması, yürüyüşler düzenlemesi ve televizyonlara çıkması ile kamuoyu dikkatini canlı tutmasıyla her gün haberlerde bu cinayetle ilgili birkaç cümle edildi. Zanlı ve maktülün çevresinin ekonomik dengesizliği de olaya bakan insanların taraf olma duygularını canlandırdı. Bu arada hunharca hislerle ve kasten birini öldürmek suçunun cezası normalde müebbed hapistir ancak zanlının 18 yaşında olmaması hafifletici bir sebep.

Zanlının firar sürecinde yaşananlar da ülkemde bu işlerin ne kadar ciddiyetsizce ilerlediğini de görmemi sağladı. Adli tıp esnasında örneklerin karışması, başka bir maktülün üzerindeki bir sperm örneğinin karışması vesaire ile olay bir süre daha gündemde kalmayı başardı. Devlet büyüklerinin olaya karışıp söz vermeleri de beni şaşırttı hakeza koskoca memlekette düşünülecek konu kalmamış gibi valiler bakanlar çıkıp bir cinayetten bahsediyorlardı. Ayrıca emniyetten gelen devamlı farklı açıklamalar da kafamı karıştırdı. İlk dönemlerde Rusya'da dediler, sonra Türkiye'de bir yere kaçtı herhalde dendi, daha sonra da belki de Ermenistan'dadır lafı dolaşmaya başladı. Bu esnada maktülün babası da kısmen ilginçleşmeye ve izleyenleri şüphelendirecek hareketler yapmaya başladı. Kan parası diye tabir ettiği bir 3.5 milyon dolar talep edip zanlının ailesinin holdinginin önünde yaptığı eylemde en son ellerini yukarı açıp İsa peygamber tekrar gelecek gibi birşeyler söylüyordu. En son kim olduğunu hatırlayamadığım devlet erkanından biri çember daraldı diye açıklamalar yaparken zanlı herhalde polislerin kendisini yakalayacağından ümidi kesmiş olacak ki İstanbul'un göbeğinde teslim olayım bari diyip çıktı ortaya.

Olayın netice kısmı da son derece ilginç. Zanlının ailesinin avukatı 1 gün önce vekalet alıp zanlının da avukatı oluyor ve teslimiyet gecesi kimden geldiği bilinmeyen bir telefon bu avukata "zanlı şurda yolun kenarında git ordan al" diyor, avukat da hiç şaşırmadan hayhay deyip alıyor. Zanlı da aç olduğu için götürüp sucuk ekmek yediriyor ki bu sucuk ekmeğin de olayı canlı izlerken en az 30 kere tekrarlanmış olması bu teslimiyetin haber değerini yiyip bitiriyor. Olay da başbakanın içine dert olmuş ki herhalde o da çıkıp "olay yürekleri dağladı" gibi klişe bir açıklama yapıyor.

Son aşamayı irdeleyecek olursak zanlı yakalanırken "babamın çok üstüne gittiler onun için üzüldüm" diyerek evcimen ve aile dostu bir karaktere bürünüyor. Teslimiyet zamanı da maktülün ailesinin saçmalamaya başlayıp halkın tepkisini çekmesi ve basının ilgisinin azalmasına denk geliyor ki bu da zanlının avantajına bir durum gibi görünüyor. Ayrıca zanlı kendi teslim olması ile bunca zaman yardım ve yataklık edenleri bir anda ikinci plana atılmış gibi oldu. Zanlı ağzı var dili yok haliyle suçunu kabullenmiş gibi görünüyor ayrıca sebep olarak da kıskançlık diyip olayı istemdışı yapılmış bir cinayete benzetmeye çalışıyor. Bu esnada maktülün annesi de basın mensuplarına neşe ile gülücükler saçarak çukulata ikram ediyor. Ayrıca tahmin ediyorum ki maktülün aile bireyleri katılacakları program başına para alıyor ve olabildiğince çok görünebilmek adına her aile ferdi ayrı bir kanala çıkmış.

Yalandan bir gündemin daha sonuna gelirken 197 gün boyunca ülkenin anahaber bültenlerinin en az 10 dakikasını alan bu olayın çözülmesi ve zanlıların yakalanması sevindirici ancak maktül ailesinin saçma sapan davranışları ve soruşturma süresince sergilenen amatörce tutum da son derece düşündürücü.

Televizyondan gelecek sağlık beni gerer

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicedir yaz mevsiminin sıcak havalarından sakınabilmek için gece serin saatlerde oturmayı yeğliyorum. Haliyle gece de daraldıkça sıkıldıkça açıyorum televizyonu, ver ediyorum parmağımı kumandanın tuşlarının gözüne. Türk televizyonculuğuyla ilgili beni ümitlendiren bir program var, 1 haftadır dikkatimi çekiyor gece tekrarını izlemek nasip oluyor. Doktorum adlı yeni bir program bu Kanal D'de. Hakikaten yetenekli başarılı doktorlar bir de o günki konunun uzmanı çıkıyorlar şekilli şemalli böyledir şöyledir diye anlatıyorlar.

Ancak gelin görün ki aldı beni bir düşünce. Programa çıkıp ne anlattıysa doktorlar ben gerilmelere doyamadım ekranın karşısında. Çıkıyor doktorun biri diyorlar reflü nedir adam bir anlatıyor benim bünyemdeki bulgularla aynı, bir diğeri çıkıyor bunu bunu yiyenlerin kolestrolü böyle olur onlar bitmiş zaten diyor benim yediklerimi çıkıyor, bir başkası çıkıyor boyu kilosu böyle olanların durumu nedir diyip benim boyumu kilomu söylüyor doktor da "ohoo onlar yaşadıklarına dua etsin" tadında cevaplar veriyor. Eskiden sağlıksız mutlu bir insanmışım da artık sağlıksız sinir stres sahibi birisi oldum çıktım. Benim gibi adama (hatta belki de Türk insanına da) fazla geldi bu kadar sağlıklı sıhhatli program.

Nereye kaçtın TTNET?

25 Ağustos 2009 Salı

Bir Türkiye klasiği olarak az önce internet yine tırtladı. Ancak bu sefer baya sağlam tırtladı Facebook'taki yorumlardan gördüğüm kadarıyla 2 saate yakın bir süre kimse internete bağlanamamış. Telekomun internet hizmeti olan TTNET'in avrupadaki benzerlerinden çok daha düşük bir hizmeti çok daha fazla paraya ve çok daha fazla hatayla bize sunduğunu zaten biliyorduk. Beni darlayan konu ise şu. Eğer böyle bir sorunun oluşacağı biliniyorsa (ki apansızın olmaz genelde) önceden bir yerlerde duyursalardı da işimizi gücümüzü ona göre ayarlasaydık. Diyelim ki yine bir TTNET klasiği olarak Akdeniz'deki kablolardan birine hamsi falan çarptı hiç beklenmeyecek bir hata oldu diyelim. Madem böyle neden TTNET'in telefon hattını meşgule alıyorsunuz. Ha eğer çok kişi aradı hatlar kitlendi gibi bir bahaneye sığınıyorlarsa (gecenin 2sinde) vay bu ülkenin haline ki Telekom'un hatları kitlenmiş. Ancak tahminim şudur ki müşterileri duyuracak kadar değerli görmediler, sonra da "amaaan tek tek konuşup durumu bildirip internetin kaçta düzeleceğini anlatmakla mı uğraşacağız kapatın hatları gitsin" demiştirler. Türkiye'de durum bu, parasını verdiğin hizmet gider, arıyıp bilgi alma hakkınız da yoktur.

2009-2010 sezonu süper lig formaları

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicedir bir futbol sever olarak takip etmekte olduğum süper ligde böyle saçma birşeyi dert edeceğim (hakeza dert edicek çok fazla şey var ligimizde) aklımın ucundan bile geçmezdi ancak bu sezon formaları görünce kalbim kırıldı gözlerim doldu. Yıllar yılı avrupanın dandik liglerindeki formaları görürdüm, her yeri reklamlarla dolu, oyuncu ismi nerede yazıyor belli değil. Bu sene bir de ne göreyim Fenerbahçe, Galatasaray sahaya çıkıyor bütün futbolcuların isimleri Ülker. Ne oluyo demeye kalmadan gördüm ki formalarda büyük değişiklik olmuş oyuncu isimleri (ayıptır söylemesi) kıç bölgesinin biraz üzerinde yazıyor. Ligimizdeki bütün futbolcular iskandinav abiler gibi 1.90 boyunda olmadığından ve kurallara göre futbolcuların da formalarını şortlarının içine sokmaları gerektiğinden sahada isimsiz kısa boylu kahramanlar dolaşıyor adeta. Tez vakitte eski formalara dönülmesi dileğiyle.

Allah'a emanet

11 Ağustos 2009 Salı

En rahat müslüman tümcesi olan Allah'a emanet artık sanırım tüm Türkiye için geçerli. Bıdı bıdı ahkam kesmeden önce istatistiksel bilgileri vereyim de neyi kastettiğimi anlayın tez elden.

Memleket çapında toplam 66.876 adet okul bulunmaktaymış, ayrıca 1220 hastane ve 6300 sağlık ocağı bulunmaktaymış çıtı pıtı ülkemde. Şu rakamla kıyaslanana kadar bu sayılar size birşey ifade etmemiş olabilir ancak vahin nokta şu ki ülkemizdeki cami sayısı 77548 ve şuanda inşaatı sürmekte olan 1346 cami daha bulunmakta. Hayır için nice kalantor babayiğitler bu camileri yaptırmış iyi etmiş de hiç mi sağlık denen şeyin daha acil bir durum olduğunu düşünememişler de cami üstüne cami yapmışlar. Hatta sırf "şanımız yürüsün" mantığıyla 500 nüfuslu köye 1000 kişilik cami yaptıranlar da var. İnsan ibadet etmek için yanıp tutuşursa bunu evde de yapabilir bildiğim kadarıyla. Hadi onu da geçtim bu kadar camiyi yaptınız da bu köylerde yanınızda yörenizde biri hastaneye yetiştirilemeyip öldüğünde hiç mi eksikliğini görmediniz.

Tahmin ediyorum ki benim gibi birinin blog yazması ile değişebilecek birşey değil bu. Cami sayısı 150 binlere kadar girer de okul ve hastane sayısı öyle inanılmaz artışlar yapmaz. Ne yapıp da düzeltmek gerek bilemedim ama en azından insanları haberdar ediyim bu durumdan dedim. Tüm müslümanlar ibadetlerini rahat rahat gerçekleştirsinler onlara birşey demiyorum da yarın öbürgün sağlık ya da eğitimle ilgili bir sorun oldu mu bilsinler ki o da Allah'a emanet.

Türkiye'de olur öyle

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Türkiye insanlarıyla doğasıyla olaylarıyla üşenmeden bıkmadan aklımı başımdan almaya devam ediyor. Ne hikmetse hepsinde de insan faktörü bulunmakta ama bu saçma sapan olaylara o kadar alıştık ki yarın öbürgün önümüze meteor düşse diğer kaldırıma geçip devam ederiz.

Tahmin edebileceğiniz gibi Çankırı'daki un fabrikası yıkımından bahsediyorum. İlk gördüğümde bina olduğunu bile anlayamadığım o ilginç olay. Bilmeyenler için anlatmak gerekirse oldukça yüksek ve küp benzeri binanın bir tarafını oymuş bizim vatandaşlar sonra da bina önce yan devriliyor sonra hızını alamayıp bir de tepetaklak oluyor. Görüntü olarak birebir 2 kere yuvarlanan bir zar görüntüsü oluşturuyor. Her ne kadar inşaat olaylarıyla hayatım boyunca en ufak bir alakam olmamış olsa bile o binanın şekline bakınca böyle yuvarlanacağını tahmin etmek zor değil. Basit mantıktan yoksun yapılan bir yıkım olayı kısaca.

Bu görüntüleri izlerken aklıma gelen ilk şey ise Karaköy iskelesinin ters dönüp batması oldu. Bunu tarif etmesi de ilginç koskoca bir iskele önce biraz yan yatıyor sonra komple ters dönüyor sonra da ahalinin romantik bakışları eşliğinde batıyor. Bu olayı aklım alamamışken İDO başkanı çıkıyor ve herkesin normal karşıladığı o açıklamayı yapıyor: "Lodos vardı!" ve bir cengaver de çıkıp "ee yani?" diye sormadı. Normal karşılandı lodosta bir iskelenin batması. İlk olarak bildiğim kadarı ile lodos öyle çok da şiddetli bir rüzgar türü değildir, ki o gün deniz de dümdüzdü. Ayrıca Karaköy iskelesi Haliç'te olduğu için orada lodos olması da imkansıza yakın. Lodos ihtimalini de kabul ettik diyelim, tahminimce bu dünyada bikaç milyon yıldır lodos var, birkaç yüzyıldır da buna benzer iskeleler var. Demezler mi adama "siz her lodosta ters dönüp batıcak şekilde mi yaptınız bu iskeleyi" diye. Ne yazık ki Türkiye'de demezler. İskeleler de ters döner binalar da takla atar ama kimse kimseye bişey demez.

Blog Widget by LinkWithin