haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Telekomünikasyon can alır

1 Aralık 2009 Salı

Kaç zamandır sağda solda okuduğum bir haber var ama bir türlü emin olamadım doğruluğundan o yüzden yazıp yazmamak arasında kaldıydım. Olay yerinin Türkiye olduğunu düşününce doğru olma ihtimali ağır bastı sanırım ki şimdi bu yazıyı yazıyorum. Çorum da C.S. isimli (aslında ismi bu değil de kısaltması böyle oluyor yani işte) bir kızcağız hayatından çok bunalmış. Almış eline telefonunu, sırayla rehberindeki herkese çağrı bırakmış. Birkaç saat beklemiş kimse C.S.'ye çağrı bırakmayınca C.S. hanım kızımız da "kimse beni sevmiyor" diyerek intihar ederek hayatına son vermiş. Sonradan da ortaya çıkmış ki telefonu gizli numaradan arıyormuş. İnsan hayatı bir telekomünikasyon seçeneği ile de son bulabiliyormuş demek ki demekten başka birşey gelmedi elimden. Haberi okurken benim ilk aklıma gelen ise listesindeki çağrı bırakma niyetinde olan herkesin kontörünün bitmiş olmasıydı açıkcası. Öyle bir durumda da yine bu hanım kızımız hayatına son verecekti demek ki.

Hırsızın salağı kendini mağdur edermiş

30 Ekim 2009 Cuma

İlk olarak kendimle gurur duyduğumu belirtmek isterim. Başlık yazıcam kisvesi altında bildiğin atasözü gibi oldu. Nesilden nesile gider bu böyle. Neyse efenim haberimize gelince (evet bugün de ilginç bir haberler karşınızdayım) olayımız Amerika'nın Iowa eyaletinde geçmekte. Alkollü bir halde suratlarına çıkmayan siyah kalemle maske çizen iki akıllının kriminal girişimleri bu günki konumuz. Bu akıllıların yaşı da 20 ve 23'müş. Yörenin polis şefi de "Bunlardan birisinin kız arkadaşının ilişkisi olduğunu düşündükleri birinin evine korkuturuz amacıyla girmişler ama salaklıkları alkolle birleşince böyle bir netice çıkmış ortaya" diye süper bir açıklama kisvesiyle laf koymuş. Resmi görünce sanırım mevzunun komikliğini daha iyi anlamak mümkün. Haberin orjinali de şurda.

Müslümanlara domuz gribi tuzağı

29 Ekim 2009 Perşembe

Gün geçmiyor ki 3 tarafı denizlerle çevrili ülkemde bir ilginçlik daha yaşanmasın. Bildiğiniz üzere domuz gribi diye birşey var, hatta ülkemizde de baş verdi. Sağlık bakanlığı da yayınladığı açıklamalarda bir takım önlemlerden bahsetti yurdum insanı için. Bunların arasında eşi dostu öpmemek de vardı. İşte bu uyarılardan bazılarını ülkemizdeki islami geleneklere karşı bir sinsi plan olarak algılamış bazıları. Nasıl derseniz hemen açıklayayım. Birisi çıkıp bir açıklama yapmış bugünlerde. "Korkmayın, bayramda büyüklerinizin elini öpün" demiş. Bunu yine sağlık bakanı ya da herhangi bir doktor falan söylemiş olsa "demek ki adamlar araştırmış ve bir bildikleri var ki söylüyorlar" derdim. Ancak bu açıklamayı yapan insan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu. Onlar da kendi çapında araştırmıştır belki de kutsal kitaplardan domuz gribi ve el öpme konulu birşeyler okumuşlardır herhalde diye ümit etmekten başka birşey gelmiyor elimden. Orjinal haber de burdadır.

Sayın Amerika bilim yapma, kalbini kırarız

10 Ekim 2009 Cumartesi

Flash TV'nin "hiç birşeyi başarılı yapabilmiş değiliz bari etraftaki herşeye bok atarak isyankar ruhlu Türk halkını kafalayalım" tandanslı yayın anlayışı az önce izlediğim gece haberlerinde doruk noktasına çıktı. Konu saçma, Flash TV'nin yaklaşımı hepsinden daha saçma. Bildiğiniz üzere dün Amerika, daha doğrusu NASA aya bir roket ve bir uzay aracı yolladı. Amaç da patlama sonrasında dağılan parçacıklara bakıp su ya da buz var mı diye araştırdıktan sonra elverişli ise ayda bir üst kurmak. Normal bir insana göre son derece bilimsel, hatta ulvi bir amaçla yapılmış bir deney yani. Peki Flash TV bu olayı nasıl ne kadar anladı: "Amerika aya demokrasi götürdü". Haberin içeriğinde de Amerika bir müddet kötüleniyor aya roket atmakla suçlanıyor. Sonunda da sunucu çıkıp ağlak bir bakışla "neden Amerika böyle yapıyor? O bizim de ayımız. Aya saldırıp demokrasi mi götürecekler" tandanslı ağlak bir konuşma yapıyor. Ben de o esnada içimden "ulan düdük madem senin ayındı önce sen çıkaydın uzaya da koruyaydın" diye geçiriyordum. Hadi Amerika'yı sevmiyorsunuz falan tamam anlarım da bırakın bari adamlar bilim yapsın. Ay'da kratere roket attı diye hallenip coşmak niye?

Gaspa örf süsü vermek

27 Eylül 2009 Pazar

Şimdi de parahuman haber bülteninde sizin için seçtiğim bir adet haberi okumak üzeresiniz. Samsun'da 2007 yılında oğlunu evlendirmenin verdiği haklı gururla gelin arabasına binip şehir turu atan Mehmet Pekşen'in gelin arabasının önünü 6 kişilik bir genç sürüsü keser. Adettir diye tuttururlar para isteriz diye. Sonrasında da gelin arabasından verilen 170 tl'yi beğenmeyip "banane biz 500 istedik" diyip Mehmet Pekşen'i ve damadın bir diğer akrabası olan Orhan Kasap'ı bıçaklıyıp kaçıyorlar. İşin trajik kısmı da bundan sonra başlıyor, bu 6 gencin 4 tanesi suçsuz bulunuyor mahkeme tarafından. Bıçaklama kısmına karışan 2 kişi savunmalarında "gasp yapmadık, gelin arabasının önünü kesip para almak örftür" deyince hakim de "ha tamam o zaman" deyip 3.000 tl ceza veriyor sonra da bunu erteliyor. Sanırım dünya üzerinde de gaspa örf süsü verilen tek ülke olarak bir kez daha bizlerin saygısını kazanıyor Türkiye de.

Alyen gelir hoşgelir

25 Eylül 2009 Cuma

Nice zamandır hayretle takip ettiğim bir haber giderek daha ilginç bir hal alıyor. Meksika'da bir çiftçi fare kapanına yakalanmış şu canlıyı ve koşarak kaçan bir benzerini görüyor. Haliyle hemen de paniğe kapılıp atıyor yaratığı fare kapanıyla birlikte bir suyun içine. Yaratık da birkaç saat sonra boğulup ölüyor. İşin ilginç kısmı da bundan sonra başlıyor. Bakıyorlar yaratık hiçbir bilinen canlıya benzemiyor. Ne menem birşeydir bu diyip önce Meksika'da sonra Kanada'da DNA'sını arıyorlar bulamıyorlar. Sonrasında İspanya'da bir bilimadamı azmediyor yaratığın DNA'sına ulaşıyor ve netice itibariyle yaratığın bir homosapiens yani insanımsı bir varlık olduğu ortaya çıkıyor. Ayrıca kulakları da süper gelişkin bir canlıymış. Sirius UFO Araştırma Merkezi Başkanı Haktan Akdoğan bu DNA'ya ulaşan bilim adamına sormuş nedir bu diye bilimadamı da %99 dünya dışı bir varlık diye karşılık vermiş. Ayrıca bu varlıklar da kindar tiplermiş herhalde hakeza Haktan Akdoğan'a çiftçi ne oldu diye sorulunca otoban kenarında erimiş halde bulunduğunu söyledi.

Bir cinayetin ardından

18 Eylül 2009 Cuma

Blog yazmaya başladığımdan beri haberlerde izlediğim hep yazmakla yazmamak arasında kaldığım bir hadise vardı. Nihayet baş zanlının yakalanması ile bunca zamandır gördüğüm, izlediğim kadarıyla yazayım dedim. Yazarken de çok detaya girip yorum yapmaktan kaçınmakta da fayda var hakeza bitmemiş bir dava hakkında atıp tutmak da yasaktı yanılmıyorsam. Konuyu da tahmin etmişsinizdir diye tahmin ediyorum, Münevver Karabulut cinayetinden bahsediyorum.

İlk olarak anlamadığım şey basının ve insanların bu cinayetin üzerine neden bu kadar çok düştüğüdür. Sanırım bunun ilk nedeni maktülün kafasının kesilmiş olması, ki bu da cinayeti hukuki tabiriyle canavarca işlenen cinayet ya da hunharca hislerle ve kasten işlenmiş bir cinayet olmasıdır. Ayrıca maktülün ailesinin de son derece faal olması, yürüyüşler düzenlemesi ve televizyonlara çıkması ile kamuoyu dikkatini canlı tutmasıyla her gün haberlerde bu cinayetle ilgili birkaç cümle edildi. Zanlı ve maktülün çevresinin ekonomik dengesizliği de olaya bakan insanların taraf olma duygularını canlandırdı. Bu arada hunharca hislerle ve kasten birini öldürmek suçunun cezası normalde müebbed hapistir ancak zanlının 18 yaşında olmaması hafifletici bir sebep.

Zanlının firar sürecinde yaşananlar da ülkemde bu işlerin ne kadar ciddiyetsizce ilerlediğini de görmemi sağladı. Adli tıp esnasında örneklerin karışması, başka bir maktülün üzerindeki bir sperm örneğinin karışması vesaire ile olay bir süre daha gündemde kalmayı başardı. Devlet büyüklerinin olaya karışıp söz vermeleri de beni şaşırttı hakeza koskoca memlekette düşünülecek konu kalmamış gibi valiler bakanlar çıkıp bir cinayetten bahsediyorlardı. Ayrıca emniyetten gelen devamlı farklı açıklamalar da kafamı karıştırdı. İlk dönemlerde Rusya'da dediler, sonra Türkiye'de bir yere kaçtı herhalde dendi, daha sonra da belki de Ermenistan'dadır lafı dolaşmaya başladı. Bu esnada maktülün babası da kısmen ilginçleşmeye ve izleyenleri şüphelendirecek hareketler yapmaya başladı. Kan parası diye tabir ettiği bir 3.5 milyon dolar talep edip zanlının ailesinin holdinginin önünde yaptığı eylemde en son ellerini yukarı açıp İsa peygamber tekrar gelecek gibi birşeyler söylüyordu. En son kim olduğunu hatırlayamadığım devlet erkanından biri çember daraldı diye açıklamalar yaparken zanlı herhalde polislerin kendisini yakalayacağından ümidi kesmiş olacak ki İstanbul'un göbeğinde teslim olayım bari diyip çıktı ortaya.

Olayın netice kısmı da son derece ilginç. Zanlının ailesinin avukatı 1 gün önce vekalet alıp zanlının da avukatı oluyor ve teslimiyet gecesi kimden geldiği bilinmeyen bir telefon bu avukata "zanlı şurda yolun kenarında git ordan al" diyor, avukat da hiç şaşırmadan hayhay deyip alıyor. Zanlı da aç olduğu için götürüp sucuk ekmek yediriyor ki bu sucuk ekmeğin de olayı canlı izlerken en az 30 kere tekrarlanmış olması bu teslimiyetin haber değerini yiyip bitiriyor. Olay da başbakanın içine dert olmuş ki herhalde o da çıkıp "olay yürekleri dağladı" gibi klişe bir açıklama yapıyor.

Son aşamayı irdeleyecek olursak zanlı yakalanırken "babamın çok üstüne gittiler onun için üzüldüm" diyerek evcimen ve aile dostu bir karaktere bürünüyor. Teslimiyet zamanı da maktülün ailesinin saçmalamaya başlayıp halkın tepkisini çekmesi ve basının ilgisinin azalmasına denk geliyor ki bu da zanlının avantajına bir durum gibi görünüyor. Ayrıca zanlı kendi teslim olması ile bunca zaman yardım ve yataklık edenleri bir anda ikinci plana atılmış gibi oldu. Zanlı ağzı var dili yok haliyle suçunu kabullenmiş gibi görünüyor ayrıca sebep olarak da kıskançlık diyip olayı istemdışı yapılmış bir cinayete benzetmeye çalışıyor. Bu esnada maktülün annesi de basın mensuplarına neşe ile gülücükler saçarak çukulata ikram ediyor. Ayrıca tahmin ediyorum ki maktülün aile bireyleri katılacakları program başına para alıyor ve olabildiğince çok görünebilmek adına her aile ferdi ayrı bir kanala çıkmış.

Yalandan bir gündemin daha sonuna gelirken 197 gün boyunca ülkenin anahaber bültenlerinin en az 10 dakikasını alan bu olayın çözülmesi ve zanlıların yakalanması sevindirici ancak maktül ailesinin saçma sapan davranışları ve soruşturma süresince sergilenen amatörce tutum da son derece düşündürücü.

Renklerin uyandırdığı hissiyatlar

11 Ağustos 2009 Salı

Her boş kalan gazetenin derginin köşesini bucağını doldurmak için yazılan haberlerin başında gelen bu "hangi renk ne yaptırır" tarzı bir habere denk geldim. Biricik okullarımla paylaşayım da hemen koşup gidip bakkaldan gönüllerine uyan renkte bir saten boya alsınlar da odalarını boyasınlar.

Mavi - sakinleştirici dinlendirici
Yeşil - sakinleştirici dinlendirici
Mor - bilgelik sempati onur asalet
Kırmızı - sinir husursuzluk açlık
Sarı - zeka incelik pratiklik
Portakal - yaratıcılık
Siyah - güç tutku gizemli ciddi

Baktım da en güzeli 4 tane duvara (normal bir odanız varsa 4 tane duvarı vardır herhalde) en uygun görünen 4 ayrı boyayı çalıp hangi hissiyatınız eksik kalıyorsa dönüp o renge bakmak.

Hayalleri gerçek oldu: Semih Saygıner

7 Ağustos 2009 Cuma

Herhalde Türkiye'de bilardo diyince akla gelen ilk isim (aynı zamanda dünya çapında Türkiye'den çıkmış kendi dalındaki en başarılı sporcu) Semih Saygıner'dir. Kendisiyle ilgili son günlerde bir gelişme tesadüfen gözüme çarptı, ki bence basında gerekli yer ayrılmadı. Kısaca haberden bahsetmek gerekirse 1945'ten beri faaliyet gösteren ve 60'tan fazla ülkede ürünleri satılan İtalyan ıstaka markası Longoni, Semih Saygıner ile imzaladığı bir anlaşma ile Semih Saygıner adına ve onun imzasıyla bir 3 bant ıstakası üretecek ve satışa sunacak. Semih Saygıner yaptığı açıklamada bu anlaşmayı kabul etmesinde ülke tanıtımına katkı sağlamak istemesinin etkili olduğunu söylüyor. Ancak benim dikkatimi çeken kısım bu değildi.

Semih Saygıner basın tanıtımında gözleri dolacak kadar duygulandı ve konuşmada güçlük çekti. Belki ilk bakışta anlaşılmamıştır ancak bu hissiyatı tahmin edebiliyorum. Ki o da tahminlerim doğrultusunda bir konuşma yaptı ve bilardoya ilk başladığı yıllarda ıstakasını marangoz bir büyüne yaptırıp o ıstakayla İstanbul şampiyonu olmasından bahsetti, sonra da bilardonun Türkiye'de yanlış bir açıdan bakıldığını ve yıllarca çabalayarak bunu biraz kırabildiğini düşündüğünü söyledi. Saygı duymak lazım kendisine böyle önemli bir görev edinmiş ve o imza töreni sırasında bu kadar büyük bir hedef edinip bunu başarmamış, en azından çabalamamış kimseler pek anlamaz herhalde. Hayallerinizle yaşayınız efendim en azından beceremezseniz bile üzülecek ciddi birşeyleriniz olur.

Bahadır Akkuzu

Bana hep ölümsüzmüş gibi gelen bir sanatçının ölüm haberini aldığımda ender yaşadığım bir duyguyu yaşadım bugün yine. Türkiye'deki rock müzik tarihi kadar eski olan bir ismi kaybetmişiz. Her ne kadar bir Bahadır Akkuzu fanı olmasam da televizyonda ya da sağda solda bir röportajını gördüğümde mutlu olduğum birisiydi. Hatta resmini gördüğümde bile bana Barış Manço'yu Cem Karaca'yı hatırlattığı için sırıtmışımdır.

Bunun yanısıra benim için tezatlar adamıydı Bahadır Akkuzu. Gördüğüm kadarıyla (hep gitarın arkasında gördüğüm için emin değilim) son derece zayıf birisi olduğu halde cüssesine hiç uymayan kalın tok bir sesi vardı. Ayrıca son derece sakin dingin birisi olduğu için Bahadır ismini de hiç yakıştıramadıydım kendisine. Sırf bu yüzden her konusu açıldığında saatlerce ismini düşünmüşümdür. Ayrıca coşkun ve gür sakallarına uyumsuz düz sönük saçları ile de bir tezat oluşturuyordu.

Kendisiyle ilgili söyleyebileceklerim bunlarla sınırlı değil tabi, kariyerine şöyle bir göz gezdirirsek, 15 yaşında "4 adam" isimli bir rock grubuyla sahneye çıkmaya başlamış. 1978'den itibaren "Kurtalan Ekspres" grubunun gitaristi, vokalisti ve kurucusu olarak sahnelerdeydi. Keşke sağlığını biraz daha ciddiye alsaymış da televizyonda gazetede gördüğümde yine tebessüm etmeye devam edebilseydim. Kıymetinin bilinmesi dileğiyle.

İman gücü ile AIDS'e karşı koymak

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Zaman gazetesinin haberine göre gusül abdesti ve sünnet AIDS'i önlüyormuş. Hatta oranı da belli %30'a kadar. Haberin içeriğinde ise şunlar yazıyor: Akdeniz AIDS'ten Korunma Derneği başkanı Prof. Dr. Sipahioğlu, dünyanın en büyük tıp dergisi The Langet'in (bildiğim kadarıyla dünyanın en büyük tıp dergisi de bu değil bu arada) Hindistan'da yaptığı araştırmaya göre sünnetliler sünnetsizlere göre %30 daha az AIDS'e yakalanıyormuş. Sipahioğlu ayrıca demiş ki gusül abdesti almanın da aynı oranda AIDS riskini azalttığını söylemiş. (Bunun nasıl olabildiğine dair en ufak bir fikrim bile yok) Ayrıca Sipahioğluna göre sünnetli ve gusül abdesti alan müslümanlar AIDS'e karşı kat kat daha şanslıymış, ama virüs dinleri ayırt edebiliyor sanırım ki sünnetli ve gusül abdesti alan hristiyanlara bulaşıyor bu cümleden anladığım kadarı ile. Bir de Sipahioğluna göre AIDS denen hastalık organ nakli (benim bildiğim kadarıyla organ nakli yapılmadan önce donör'ün sağlık durumu bilinir, tabi organ naklini evde yapmıyorsanız), cinsel münasebet (bunu biliyoruz zaten), dövme yaptırmak (dövme yapılan aletler sterilize edilir mürekketp de AIDS'e sebebiyet veren HIV virüsünü de taşımaz bildiğim kadarıyla), manikür (tırnaktan da AIDS bulaşabileceğini hiç zannetmiyorum) ve kan yoluyla (bunu biliyoruz zaten) bulaşıyormuş.

Şimdi gelelim baştaki oran olayına. Biraz düşününce müslümanların doğal olarak sünnetli ve gusül abdesti alan insanlar olmasının yanında zina yapmaktan kaçınması ile AIDS oranındaki bu farkın anlaşılabilmesi son derece normal. Yani kısacası abdest ve sünnet AIDS olma şansınızı azaltmıyor, sadece abdest alan ve sünnetli insanlar eşleri dışındaki insanlarla seks yapması din tarafından yasaklandığı için AIDS'lilerle cinsel münasebete girme ihtimali düşüyor. Yani olay sünnette değil çok insanla birliktelik yaşamakta bitiyor.

Benim için işin kötü tarafı ise bilimsel verilerin çarpıtılması ve din propagandası yapanların oyuncağı olup onların kafasına göre gösterilebilinmesi. İnsanları hala böyle korkutma gibi yöntemlerle dine zorlamaya çalışmak yerine doğru verileri, bilgileri sunup kendi kararlarını vermeleri daha doğru diye düşünüyorum. En azından bunu da insanları salak yerine koyarak ya da cehaletlerini sömürerek bu yöntemlerle yapmak habercilik değil başka birşeydir.

3G geldi de bu kadar mı geldi

3 Ağustos 2009 Pazartesi


Malumunuz üstün teknoloji sistemleri artık Türkiye'ye de geliyor. Bunun son örneği de mobil teknolojiler çerçevesinde incelenebilecek olan 3G. Gelin görün ki acı olan tahminimce süper bir teknoloji olan bu 3G hakkında yazabildiğim tek şey yine tam bizim insanımıza göre.

Reklam kampanyaları yapıla yapıla yine ana haber bültenlerinin de dikkati çekilmiş bu 3G olayına saolsun hepsi de haber yapmışlar. Hepsinin de söyledikleri tek şey "artık telefonda yalan söylemek yok aradığınız kişiyi görebilirsiniz de"den ibaret. Bizim kurtlu milletimizin "aman benim bey nerelerde acaba karıya kıza gitmesin" tereddütü 3G'nin bir numaralı sorunu oldu. Daha da kötüsü bizim milletimiz için haberler sayesinde 3G bundan ibaret oldu. Bizim ülkeye de 3G'nin gele gele bu kadarı gelmiş oldu anca.

Sorumlu habercilik

28 Temmuz 2009 Salı

An itibari ile hayretle Show TV'nin ana haber bültenini izlemekteyim. Spiker abi son derece ciddi bir ifade ile "Türk gençleri güneye gidiyor ve tabi ki tek hedefleri sadece tatil değil" diyerek yurdum yağız delikanlılarının antalya sahillerinde ruslara neler ettiğini izletiyorlar. Hatta yurdum gençleri yetmezmiş gibi Azerbaycan ve civar ülkelerden de üçerli beşerli yağız delikanlılar eglmiş "yaz aşkı" yaşamak için. Haberden ufak detaylar vermek gerekirse.

-"Önemli olan burda saldırmak değil işi biliceksin" diyen gençler
-"Türklere pas vermiyorlar abi ya" diyip çok mağduruz dermişçesine kameraya bakan gençler
-Tahminimce asılanlardan sıkılmış, üzerinde "i have a boyfriend" yazan bir İsrailli abla ve kamerayı görünce utanması.
-Ekonomik kriz gençleri de vurmuş "hergün başka hatunla takılmak istiyordum ama bu sene az turist gelmiş bir haftadır bu 2 hatunla geziyorum" diyen gençler

Böyle insanlar var birçok insan da bunların farkında. Farkında olanlara bunlara göstermek zaten bir işe yaramayacaktır, farkında olmayanlar da "oha böyle bir imkan varmış" diyip antalyaya koşmayacaksa onlara da pek bir faydası yok. Peki bunların hepsini izledik dinledik de haber, habercilik bunun neresinde onu anlayamadım pek.

Blog Widget by LinkWithin