istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #42

17 Ekim 2010 Pazar

Geçen sefer lafı uzatmadan direk yazıya geçmem çok hoşuma gitmiş olacak ki bu sefer de aynısını yapıyorum. Aha da yaptım bile.

  • Radyolarda falan şey modaydı bir vakitler, "bu şarkı da tüm sevenlere gelsin" denirdi. Ne zaman "a song for the lovers"ı duysam işte aklıma bu anons gelir.
  • Yeni meskenimden okula taksiyle de minibüsle de gitsem aynı meblağ tutuyor yaklaşık. Ben de konforuma bir zeval gelmesin diye taksiyi tercih ediyorum. Eskiden taksimetre denen alet vitesin oralarda olurdu bakınca görülürdü. Teknolojiyle birlikte taksimetreler de yer değiştirmiş. Şimdi tavşan gibi etrafa ürkek bakışlar atıyorum taksinin içinde taksimetreyi bulayım diye.
  • Eti cin diye bir tüketim maddesi var. Yemek için. Şimdi onun ufak versiyonunu çıkartmışlar. Reklamına denk geldiğimde de "tek lokmalık ufak eti cin" gibi birşeyler söyledi. Bir an aklıma benim o eski büyük eti cinleri de tek lokmada yiyişim gelince "lan" dedim "acaba ben mi yanlış yaptım bunca sene" dedim.
  • Bakkallara televizyon koyulmasının sebebi para üstü beklerken ki o tırt duyguyu bertaraf etmek için midir acaba?
  • Geçtiğimiz günlerde deprem oldu İstanbul çevresinde malum. Deprem olunca Facebook bir enteresan oldu. Herkes "vay efendim deprem oldu çok korktuk" tandanslı yazılar yazmaya başladı. Korkmuş insan Facebook'a ileti mi yazar lan? Çok saçma değil mi?
  • Sonunda HD televizyon satan firmalardan birisi uyarıma dikkat çekti ve "biz burda size çok süper kaliteli HD görüntüler şeediyoruz ama siz eski dandik televizyonunuzdan baktığınız için birşey anlamıyorsunuz" demeyi akıl etti.
  • Başka bir televizyon şeysi de reklamında ekranı ikiye bölmüş bir tarafın renklerini kısmış bir tarafın renklerini açmış gösteriyo. Nasıl bir çakallıktır bu? Hem ayrıca renkli hali de bu televizyondan görünüyormuş diyip televizyon falan almaz ki millet.

Şöyle böyle #37

18 Mayıs 2010 Salı

Nasılız sevgili okur? Siz de benim gibi yaz başlangıcı sıkıntıları yaşıyor musunuz? Kalın giyip yanıp ya da ince giyip donuyor musunuz? Bir şekilde nasıl oluyorsa hiç tutturamıyorum bu kıyafet seçimini sevgili okur. Neyse seni daha fazla içsel hezeyanlarımla sıkmadan son zamanların birkaç güzide tesbitimle başbaşa bırakmayı kendime vazife bilirim.

  • Pastanelerde piza adıyla satılan ufak yuvarlak hamurişi birşey vardır ya hani, ortasında sosis kıyma falan olur. Nasıl oluyor bilmiyorum ama dünya üzerindeki bütün pastaneler anlaşmış gibi o kıymalı olana mutlaka acı biber koyuyorlar. Bir de nasıl bir acıysa o biberi attıktan sonra bile kıymasında acı esansı kalıyor arkadaş. Yemenin imkanı olmuyor. Ne anladım ben öyle pizadan.
  • Yaz geldi diyince aklıma geldi. Burdan büyük kanalların ana haber bülteni müdürlerine sesleniyorum. Yapacak haber bulamıyorsanız bülteni doldurmak için kene ve kırım kongo kanamalı ateşi hastalığı haberlerine başlayın yine. Beni de görürsünüz artık.
  • İlkokuldan beri uyuz olduğum bir durum var ki bunu birileriyle paylaşmak nedense şimdi aklıma geldi. Vücudun %75'i sudur derler ya. O çok büyük bir yalan değil mi la? Kalan %25'in içine bunca kan kemik falan nasıl sığar. Şimdi bu cümleyi okuyan bir biyolog hemen "arkadaşım su dediysek sıvı işte yani" derse eğer kalbini kırarım. Adam gibi sıvı diye yazsaydınız ya la o zaman onu.
  • Geçen gün Survivor adlı yarışmaya denk geldim. Kızların bulunduğu adadaki tencereye bir yengeç girmiş. Başında toplanmış ne yapsak diye düşünürlerken aralarından bazılarının "yiyelim" demesi üzerine birisi çıkıp "ay yazık ya benim abim de yengeç burcu yemeyelim" dedi. Burç olayına göre hayvan sempatisi olayı mı var yani?
  • Bu arada "format" da ne kadar kuvvetli bir kelime olmuş dilimizde. Yeni anladım bunu yarışmayı izleyince. Yoldan geçen birine "arkadaşım saat kaç acaba" desen sallamaz ama birine "birader gel seni damdan atıcaz, valla bir yarışma çekiyoruz da formatı böyle" diyince o adam dama kendi çıkar seke seke.
  • Bu arada hayatımda hiç "birader araba gitmiyor bir el atıversene" diyeni refüze eden bir Türk görmedim. Görebileceğimi de sanmıyorum.
  • Polis devleti diye birşey var ya. Onun devlet başkanı hep başkomiser olacakmış gibi geliyor bana. Masasında oturup nezaretten çıkanlara nasihatlerde bulunacak falan. Devamlı çay içecek.
  • Geçen gün İstanbul içinde bolca toplu taşıma aracı kullandığım birgün oldu. Füniküler diye birşeye bindim mesela. O fünikülerin girişinde bir oda içinde çalışan birkaç kişi gördüm. Füniküler müdürüdür bunlar da heralde dedim. Ama ne iş yaptıklarına ve bir gününü neyle geçirdiklerine dair en ufak bir fikrim bile yok. Bir de odalarının bir tarafı komple camdı, sanki insanlar görsün de bu adamlar ne iş yapar diye düşünsün diyeydi. Ben de adeta bu tuzağa düştüm.

Bir korna bir vicdan

10 Nisan 2010 Cumartesi

Kaç zamandır yazamaz oldum, gözleriniz internetlerde kaldı biliyorum sevgili okurlar ama vize haftası olunca böyle oluyor insan. Kocaman kocaman sınavlara girdim. Ayrıca yarın son 5-6 gündür ilk defa dış etkenler tarafından uyandırılmayacağımı umuyorum. Ama bomba gibi bir hikayeyle karşınızdayım sevgili okur. Dinleyin hele.

Geçtiğimiz hafta salı günü yaş olarak aramda çok fark bulunmayan sevgili otomobilimle (kendisine de bir isim takma gereği duyduğum için plakası da olan naj diyeceğim kısaca) eve 1-2 km.'lik bir mesafe kala kaputtan çıkan dumanlar ve tavan yapmış hararet ibresi ile çektim sağa. Güç bela aile büyüklerime ulaştım ve tamirciden öğrendiğim kadarıyla bişeyi gevşemiş suyu bitmiş hararet yapmış.

Ancak esas çile bundan sonra başladı. Yoldaki çalışma sebebiyle tıkanmış bir yolda bir büyük aracın arkasındayken aniden sebepsizcesine durdu bu naj yine. Zorladım çalışmadı. Güç bela soldaki bakım yapılan şeride çektim. Yine hemen aile büyüğüne ulaşmam neticesinde bir süre otoyolun ortasında bozuk bir arabanın yanında beklememden sonra sınava yetişebildim. Sınav kağıtlarını dağıtan asistan ile aramda şu diyalog yaşandı:

-Kolay gelebildin mi?
-Hayırdır hocam siz nerden biliyorsunuz.
-Ben gelirken yolun kenarında gördüm senin araban bozulmuştu arabanın başında bekliyodun hatta ben de kornaya bastım görmedin.
-Hah hocam o kornayı çok iyi düşünmüşsün, o korna olmayaydı ben kimbilir ne haldeydim.

Sonra da baktım sırıta sırıta gidiyor. Sonra bir daha yanaştığında demeden edemedim "hoca insan okula kadar bırakmaz mı o durumda görünce" diye. Somut bir cevap vermekten kaçınarak uzaklaştı. Hatta sağda solda hakkında "hoca milletine güven olmaz aga, kornaya basar geçer" diye de konuşmuştum ki bugün yanlış tanımışım onu anladım.

Baktım okulun bitiş saatinde bahçede hızlı hızlı yürüyordu ki "aman hocam yanımdan geçerken korna çalmayı eksik etmeyin" demiştim ki beklenmedik bir soruyla karşılaştım. "Arabayla mı geldin" diyen hocaya "yok hocam nerde tabanvay geldim" diyince, "tamam atla bırakıyım, ben böyle kendimi afettiririm işte" diyerek arabalarının kapısını açtı bana. Sonrasında da arabada bir müddet kopya konusunda (dönem vize haftası olduğu için) iki farklı tarafın görüşleri üzerine ilginç bir konuşma geçtikten sonra makul bir yerde beni bırakıp hızlıca uzaklaştı.

Şöyle böyle #25

23 Şubat 2010 Salı

Yine bir şöyle böyle yazısıyla karşındayım sevgili okur. Kafamı verip uzun uzun ciddi bir konu yazamıyorum şu sıralar çünkü hala okula kayıt olabilmiş değilim. Otomasyon sistemi daha kendini otomante edemediği için benim kayıt işlemlerimi hayli hayli otomante edemedi. 2 haftadır bir kayıt olamadım lan. Bu ülkedeki öğrencilik mağduriyetinin somut bir kanıtıyım adeta. Fazla uzatmadan keyifle okuman dileğiyle başlıyorum.

  • Bazen tuvalet kağıdı reklamlarında çok iddialı sözler falan oluyor ya, komiğime gidiyor işte o sözler benim. Tuvalet kağıdı lan alt tarafı.
  • Kış olimpiyatları her zamanki gibi yine keyifsiz oluyor bence. Hele şu buz hokeyinden zerre hazzetmiyorum. Oynaması süper zevklidir belki ama izlerken pak nerde kale nerde derken hiçbirşey anlaşılmıyor. Amerikan futboluna laf yok ama, o süper zevklidir. Oynaması da izlemesi de.
  • Bilmem dikkatinizi çekti mi ama ülkede iki tane bilinmeyen numaralar hizmeti çıktı galba. Bir reklam 11880 diyor diğer reklam 11818 diyor. Bilinmeyen numaralar özelleşti mi ne oldu anlamadım.
  • Bir de hep yapmak istediğim birşey 118'i arayıp "pardon bilinmeyen numaraların telefon numarası kaçtı acaba?" diye sormaktır. Telefondaki kişi çok şaşırır diye umuyorum.
  • Geçen gün dikkatimi çekti şehirler arası otobüslerin ilk durağı gibi olan bir yerde Elazığlı Çiğköfteci var. Düşündüm de, İstanbul'a yeni gelmiş birisi 10 saatte memleket hasretiyle yanıp tutuşmaz. 10 saat sonra memleketinde olacak birisi de memleketinde en kralını yemek varken İstanbul'da yöresel yemeğini yemez. O dükkan nasıl bunca senedir iş yapıyor, kim gidip ordan yiyor çok merak ediyorum.
  • Televizyonda Çok Güzel Hareketler Bunlar diye bir televizyon programı var, birçoğunuz görmüşünüzdür. Sorun şu ki ne zaman bu programa denk gelsem seyirci namına ilkokul ya da ortaokul talebelerini görüyorum sadece. Bu programı yapanlar kıllanmıyolar mı acaba "biz bu programı bunlara mı yapıyoruz arkadaş?" diye.
  • İnsan okulu uzatınca etrafındaki herkesin askere gidip gelmesi çok pis bir psikolojik baskı. O günün geleceğini bilmek ve dinlenilen türlü çeşitli hikayelerle daha da gerilmek.
  • Bugün bir araştırma yapılsa mizah dergisi okuyan ergenlerin %87.77'sinden azı karikatürist olmak istiyorsa kendimi camdan atarım.
  • Birşey anlatırken küsuratlı bir oran söylediğinizde çok daha ciddiye alınırsınız, bu da benden size bir tavsiye olsun. Misal %58.48 derseniz "vay anasını kimbilir ne biçim bilimsel araştırmalar neticesinde bu rakamı söylüyor adam" der karşınızdaki kişi.

Şöyle böyle #24

20 Şubat 2010 Cumartesi

Çok yıldım sevgili okur. Bu kayıt işlemleri süreci ne enerji ne neşe bırakmıyor bende. Bürokratik işlemlerin başladığı yerde ben bitiyorum adeta. Çok uzatmadan şöyle böylelere geçeyim.

  • Dizilerde falan hep görüyoruz ya ayrılan çiftin romantik erkeği gidip boğazda yüzüğü atar denize. Gerçekten böyle insanlar var mı acaba? Varsa da bir dalgıç kıyafeti kiralayıp boğaza dalmamı sağlayacak kadar çok sayıda mıdır?
  • Şimdi diziler filmler falan başlarken başında +7 +18 gibi uyarılar oluyor ya, işte o uyarıyı görünce daha bir merakla seyrediyor insan sanırım. "Heheyt yaşım gelmiş hakkımdır artık şiddetli film seyretmek hakkımla seyrediyorum kim karışabilir" gibi bir durum oluyor sanki. Yaşım tutmazken de seyrederdim şiddetli film orası ayrı konu.
  • Benim gözümde dünyadaki en pis insan 35 metreden gol yedikten sonra defansa bağıran kalecidir.
  • Şu kış mevsimi geldiğinde çoktan birbirine karışmış olan saçımı sakalımı daha çok seviyorum adeta. İnsanların sıfatları üşürken ben sokağa natürel kar maskesiyle çıkıyormuşum gibi oluyor.
  • Sokakta öğrenci mutfakta Charlie Chaplin yatakta horluyor olurum.
  • Evinde barkında iguana besleyen insanlar var ya mesela ben anlamıyorum onları. İguana çok kaknem bi hayvan. Gözleri bayık bakar, sevindi mi üzüldü mü anlayamazsın, terliklerimi getir dersin cevap alamazsın, şakacıktan bir oynayayım diyemezsin. Ne yapmaya besliyor ki bu insanlar bu iguanaları.
  • Türkiye'ye vize uygulamayan ülkeler acaba Türkiye'den az kişi gidince kırılıyor mudur? Nebileyim mesela Belize devlet başkanı elinde turistik raporları tutarken gözü yaşlı bir şekilde "sırf o sevimli Türk'ler gelsin diye, onlara kolaylık olsun diye vize istemedim ama onların yaptığına bak, 1 kişi bile gelmedi" diyor mudur?

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Keyfimi kaçıran dozer

19 Ocak 2010 Salı

Sevgili okur bilmem sana da olur mu ama bazı günler direk uyandığım anda bilirim ki bombok bir gün olacaktır o. Ne kadar uyumuş olsan da uykunu alamamışındır o gün mesela, gizli bir güç seni tekrar yatağa çeker adeta "la olm boşver bugün çıkma dışarı kesin kötü bişeyler olacak" dermişcesine. En kötüsü de o gün mutlaka halledilmesi gereken birşey olduğu için dışarı çıkma zorunluluğu olan bir günde sabah bu hissiyatı yaşamaktır. Evet sevgili okur doğru tahmin ettin, bugün benim için tam da böyle bir gündü.

Yaşına hürmetimden ötürü hakkında kötü birşey yazmak istemediğim otomobilime atlayıp sınavın 2 saat öncesinde okulda olacak şekilde yola koyuldum. O esnada da "bugün okulda kesin şöyle böyle olur da başıma bir iş gelir" diye fikirler yürütmekteydim. Ancak musibet daha ben okula varamadan çıktı karşıma. Normal bir günde yaklaşık 20 dakikada gittiğim yolu bugün 1 saat 10 dakikada gittim. Esas konu da geç kalmam değil aslında, geç kalmama sebebiyet veren süreç. Yoğun trafiğin içine girdiğimde anlamıştım ki ileride bir kaza ya da benzer bir durum var.

Bu noktada benim kaza durumu ile ilgili bildiğim şeyi anlatmak isterim. Benim bildiğim kadarıyla kaza süreci iki arabanın çarpışmasıyla başlar, sonrasında da sırayla önce ambulans, sonra trafik polisleri gelir ve hasarlı arabaların yoldan kaldırılmasıyla olay biter. Bugün gördüklerim ise biraz enteresandı. 3 şeritli yolun en sol şerifinde biri dönmüş olmak üzere çarpışmış iki adet çok hasarlı kamyon (evet daha önce demiştim kamyonlar İstanbul'da artık sol şeritten ya da orta şeritten gidiyor diye) bulunuyor. Benim trafikte geçirdiğim toplam süre, kaza yerinin yanından geçene kadar 50 dakika falan civarında. Bu 50 dakikanın son 10 dakikasında olay yerine 2 tane ambulans emniyet şeridinden hızlıca geçtiydi yanımdan. Peki ambulans ve polisten önce olay yerine ne gelmişti dersiniz. Dozer. Evet yanlış duymadınız dozer. Kaza yapmış kamyonlardan birinden yere dökülmüş olan (döküldüğü yer de kendi şeridinde kalıyor, trafiği engellemiyor yani) kiremit ya da tuğla benzeri toplayıp kaza halindeki kamyonlardan birisine geri dolduruyor.

Benim de kafam karışmıştı sabah haliyle. Acil dozer hattı gibi birşey olması gerek ki ambulanstan önce gidebilsin. Ayrıca olay da bir hastanenin (baya 20 katlı falan kocaman devlet hastanesi) 500 metre ilerisinde oluyor. Şimdi ambulansları mı yersem, yoksa o araçları yoldan bu kadar süre çekmemiş olan polisleri mi yersem yoksa dozeri mi övsem bilemedim. En nihayetinde bu kadar süre bir dozerin kiremitleri kamyona geri doldurmasını beklemiş oldum işte. Kültürümün başkenti olan İstanbul'dan hepinize kazasız dozersiz günler diliyorum sevgili okurlarım.

Şöyle böyle #15

12 Ocak 2010 Salı

Yine yaklaşan sınav dönemi yine mazlum ve meşgul bir parahuman. Bloga da zaman ayıramıyorum pek ama anla beni sevgili okur. Yaz gelsin beşer onar yazıcam.

  • Bugün farkettim de ben ne zaman yolda top oynarken araba geçerken kaldırıma geçip arabayı bekleyen çocuktan, çocuklar sahada top oynarken oyunlarını baltalayıp arabayla geçen adam oldum bilmiyorum. Büyümek böyle birşey heralde.
  • İstanbul meteorolojik açıdan (aslında daha bir çok açıdan da) en güvenilmeyen şehir olmalı. Sabah mont giyip çıkıyorum sonra heder oluyorum sıcakta, güneşe güvenip çıkınca da ıslanmadan dönemiyorum eve.
  • Etrafımdaki insanlarda grip olayları tekrardan hortlamaya başladı sevgili okur, ben de inceden tırsmıyor değilim.
  • Final zamanı öncesi fotokopi kuyruğunda bekleme hissiyatı ne kötü bir durumdur. Elde notlar, boyun bükük, sıcak olur o oda bir de, etrafında hep farklı bölümün insanları olur, tanışıklığı olunmadığı için de konuşamazsın.
  • Bu gittigidiyor'daki kitap işi baya güzelmiş yahu. Eski püskü kitaplar baya bir ucuza rahatlıkla bulunabiliyor.
  • Dünyada bizim kadar kavga ya da kaza izlemeyi seven bir millet daha yoktur herhalde. Burdan böyle atıp tutarım ama nerde bir kavga olsa hemen alırım çekirdeğimi çitleyerek oturup izlerim.
  • NBA'de tuttuğum takıma karşı oynayan takımda bir Türk varsa çok fena ikilemde kalıyorum. Bir yanda Türk adam o kadar mücadele ediyor falan, bizden biri falan. Diğer tarafta da yıllar yılı gönül verdiğim takım.
  • Bence Charlie Chaplin en büyük sinema insanıdır. Bunu da böyle kısa ve net söylemek istedim.
  • Önümüzdeki haftalarda 20 seneyi aşkın hayatım boyunca 2. kez kitap defter açık bir sınava gireceğim. Ve şimdiden öldüresiye tırsıyorum. Çünkü ne zaman biri hocaya kitap defter açık olacak mı diye sorsa hoca suratında pis bir sırıtışla olumlu cevap veriyor. İnsan düşmanınza yapmaz lan böyle bir psikolojik baskıyı. Eğer ki kendisi de es kaza Facebook'tan falan görüp blogumu okuyorsa kendisine burdan saygılarımı iletiyorum. Hocam CC ver sen de rahat et ben de rahat edeyim diyorum kendisine buradan hatta.

Ayazma

9 Ocak 2010 Cumartesi

Parahuman'dan dev bir hizmet daha. Ben hep İstanbul'da yapacak şey sıkıntısı yaşamış bir insanım. Anadolu yakasında yaşayan birisi olarak Avrupa yakasına gitmek zor, ayrıca trafik ve insan kalabalığı da hoş gelmiyor bana. Şimdi benim gibi düşünenler için süper bir fikir vermek üzereyim. Anadolu yakasında Kartal'ın üst taraflarındaki dağların (dağ diyosam yükselti olarak, yoksa normal semt yani) Yakacık denen bir yere bağlı Ayazma diye bir yer var ki pek güzel. Nedir özelliği derseniz çok süper lahmacun ve pide yapan çay bahçeleri olmasının yanısıra İstanbul'un en güzel manzaralı yeridir. Manzarayı şöyle tarif edeyim, oturulan yerin arkasında tepe ortamlı bir dağ, karşıda adalar ve (bulutsuz havalarda) Uludağ'ın etekleri bile görülebiliyor, sol tarafta gebze limanı, sağ tarafta ise Bostancı civarına kadar görebilmek mümkün. Eğer gitmeye karar verirseniz tarif de edeyim orayı. Ortada küçükken peder beyle su almaya gitmiş olduğum şimdi kullanılmayan bir çeşme bulunuyor. Meydan gibi bir yer yani. O meydana gelirken sağdaki ilk yer oraların en eski en süper yeridir. Ortasında da 2 tane devasa çınar ağacı bulunur hatta. Girişi hemen yanındaki otopark ve halı sahanın girişinin hemen bitişiğinde oluyor. Şanslıysanız en kenardaki masalardan birine yerleşip bütün manzaranın tadını çıkarırsınız. Bulması biraz meşakkatli olabilir ancak garantisini veririm ki sessiz sakin yer arayanlar için, bir yandan da kaliteli yiyecek birşeyler lüpleteyim diyenler için İstanbul'un ideal yerlerinden birisidir. Manzarasından da birkaç örnek ile yazıma son vermek isterim.

Not: Resimlerin büyük hali için üstüne bir tık yeter.

İşte çeşme diye bahsettiğim yer şu ortadaki ağacın dibinde kalan beyaz betonumsuların arası. Bu resme göre şu görünen çay bahçesinin sağında kalıp görünmeyen yer de benim tavsiye ettiğim.

Meydanının diğer açıdan çekilmiş hali de şu alttaki. Böyle ıssız göründüğüne bakmayın baya İstanbul'un merkezinin kenarı gibi bir yer burası da.

Son olarak da manzarasından birkaç resim koyayım bari.

Şöyle böyle #13

2 Ocak 2010 Cumartesi

Hey gidi sevgili okur. Daha dün gibi açtığım şu blogun 175. yazısını yazmaktaymışım şuan. İnsan biraz duygulanıyor. Gerçi tahminimce bundan birkaç yıl sonra da bu yazıya bakarak "ulan eski ben ne kadar da denyoymuş 175. yazıya duygulanılır mı ben şuan 1000.yi yazıyorum be peeh" falan diyecektir herhalde.

  • 175 dedim de aklıma geldi, her kim ki börek yerine böğrek ya da bövrek diyordur benim etrafımdayken dikkatli olsun.
  • Zevkler ve renkler tartışılmaz diye bir söz vardır ya hani, ordaki renkler ne mana hiç anlamadım. Eğer ki biri "mavi daha güzeldir" diyip bir tartışma ortamı yaratmaya çalıştığında bu söz söyleniyorsa bu durum renklere değil yine zevklere girer. Benim anaokulundan beri kafamı kurcalayan bir durum var belki onla alakalıdır bu söz diye tahmin ettim en sonunda. Misal ben maviye bakıp mavi diyorum ama bir başkası maviye bakıp sarı görüp yine mavi diyordur. Yani çocukluğundan beri öyle öğrenmiştir renkleri. Kimseye renkleri izah etme gereği duymadığı için böyle yaşamıştır. Misal o gökyüzünü hep kırmızı görmüştür ama o rengi mavi sanıyordur gibi. Büyük paradoks yaptım dimi. Ehe.
  • Yılbaşı vakti en çok eğlenen insanlar 1 Ocak'ta çok bedbaht, moralsiz oluyor nedense. Sanki bir önceki gece çılgınlar gibi dansettikleri için sonraki seneye bunları vali falan yapacaklarmış gibi bir beklentileri varmış gibi oluyor bu tavırlarını sergiledikçe.
  • Bir de şu yılbaşında çalışan insanlara falan prim mrim veriliyordur umarım. Misal polisler itin uğursuzun arasında sabaha kadar itiş tepiş arasında, bilmemkaç kişi göz altına almışlar falan. Onlara da bir kıyak yapılmalı bence. Misal onlar için de başka bir gün yılbaşı belirlensin onlar da o günde eğlensinler Taksim'de.
  • Etrafımda biri cep telefonunu arka cebine koymuşsa en çok ben geriliyorum. Her an oturunca çatır çutur kırılacakmış gibi geliyor güzelim telefon.
  • Şimdi gelip biri bana sorsa "İstanbul nasıl bir yer" diye ona derim ki "İstanbul, çöp konteynerlerinin yolun ortasında durduğu ve arabaların onları heyecanla solladığı şehirdir genç adam". Evet aynen bunu yaşadım geçen hafta.
  • Pinokyo karakteri çocukları biraz yalana sevketmiyor mu. Ona bakan çocuk "la bunu defolu yapmışlar burnu murnu uzuyo, çok şükür benim öyle dertlerim yok rahat rahat söyleyebilirim yalanımı, zaten bu yaşlılar da burun uzamadan anlamıyo yalanı doğruyu demek ki böyle birşeye gerek duymuşlar" diyebilir bence rahatlıkla.
  • Açık bir alanda dikilen bir grubun arasında üstten bir grup kuş uçtuğunda gerilip endişeyle "sıçarlar mı acaba" diye gökyüzüne bakan insanların hepsi benim manevi kardeşimdir adeta. Ben de yaşarım hep o gerilimleri.
  • Şimdi yılbaşının evde kutlandığı her evde o yılbaşı gecesindeki görkemli, ihtişamlı çerez tabağından sadece leblebiler kaldı dimi. Ailenin sinsileri atılganları evelden evelden yediler fıstıkları fındıkları, sonra da kalan leblebilere ihtimam göstermedi kimse. Üzülerek söylüyorum ki bütün o evlerdeki leblebiler sonunda çöpe atılacak.
  • Son bir tavsiye benden size. Okumak güzel şeydir sevgili okur. Gittigidiyor'un kitaplar bölümüne bir baktım da dün gece, en süper en ilgi çekici her konudaki kitaplar 3-4 liraya satılıyor kapış kapış. Bir 3-4 lira da kargo parası olur en fazla. Ben derim ki böyle bir internet fırsatı varken kapın siz de birkaç kitap. Ben de yakın zamanda okuduğum kitaplarla ilgili yazılarımla bir kültür sanat havası estireceğim blogumda. Şimdiden hepinize keyifli okumalar efem.

Örnek yolcu

28 Aralık 2009 Pazartesi

Evimden okuluma giderken eskiden kullandığım otobüs hattında sempatikler sempatiği bir şoför vardı. Öyle ki otobüsle üst geçitten geçerken "şu anda 20 fit yükseklikteyiz" ya da "son seferimin son durağına yaklaşıyorum ve evime gidip karımın yaptığı fasulyeyi yemek için sabırsızlanıyorum" gibi enteresan cümleler kurardı. Birgün yine sabah haliyle ilk duraklardan bir tanesinden bindim otobüse. Baktım bu sempatik şoför direksiyonda. Tam akbilimi basarken "hoşgeldiniz, günaydın beyefendi nasılsınız?" dedi, ben de insan bir kimse olduğum için "çok teşekkür efendim sizi sormalı" dedim, o da "çok tefekkürler beyefendi hayırlı yolculuklar" dedi, ben de "kolay gelsin" deyip geçtim o eski Mercedes otobüslerin karşılıklı bakan ve hiç sevmediğim 4'lü koltuğunun en düz ve en cam kenarı olanına.

Tıngır mıngır ilerlerken otobüs, tam E5'e çıkmaya birkaç durak kala bu şoför dellendi. Ben de kulaklığımı takmış sakin sakin müzikler dinliyor olduğum için baştan pek ciddiye almadım. Ancak gördüm ki arada sırada direksiyonu bırakıp eliyle beni işaret ediyor sanki. "Selam verdik kabahatli mi olduk" diyerekten usulca çıkarttım ki kulaklığı bir de ne duyayım. Otobüsün örnek yolcusu olmuşum. Şoför oturduğu yerden "80 kişi bindi otobüse hepsine selam verdim de içinizden sadece şu beyefendi karşılık verdi, nasıl millet oldunuz yahu bunca insandan sadece bir tanesi mi selam verir?" diye öykünüyor. Adam sinirlenmiş o tamam ona diyecek birşey yok. Ancak ben babası sınıf öğretmeni olup da sınıftaki tek takdir almış öğrenci gibi kaldım otobüsün ortasında. Kimsenin sevmediği örnek öğrenci gibi kaldım. Enteresan bakışlar arasında (aslında sonrasında da uyuyarak) baya bir yol almıştım.

Şöyle Böyle #7

9 Aralık 2009 Çarşamba

  • Şu sağdaki resimde görünen kişinin 90'lı yıllarda herkesi hop hop oynatan scatman isimli parçayı söyleyen kişi olduğuna inanamıyoruz dimi. İlk görüşte bu tipi mahallenin nemrut suratlı İç Anadolu'lu bakkalına benzeten herkese sonuna kadar hak veriyorum.
  • İnanırım ki bir lisede kompozisyon sınavında "beni benden alırsan seni sana bırakmam" sözünü açıklayınız sorusu çıkarsa bir sınıf dolusu genç telef olur.
  • İbrahim Tatlıses'in icat ettiği "beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın" sözü vardır ki o da çok acayiptir. (Bu arada enteresandır ki bu sözün orjinali Hegel'e aitmiş. Yeni öğrenmiş oldum ben de.)
  • Bu arada resimdeki Scatman John ile İbrahim Tatlıses de birbirine mi benziyor ne?
  • Fox TV'nin Lost reklamları çok enteresan. Şöyle ki "Lost enteresandır, Lost'tan kaçılmaz, Lost anlaşılamaz, bu yüzden Lost izlemek iyi hissettirir", Lost'u sanki canlı bir varlık gibi böyle anlatmaları enteresan. Ayrıca bu sıfatlara uygun birşeyi izlemek neden iyi hissettirsin ki?
  • Mobese ve güvenlik kameraları yaygınlaştıktan sonra ana haber bültenleri daha bir heyecanlı oldu sanki.
  • Çok isterim ki istatistik kurumumuz işi gücü bırakıp Türkiye'de kaç kişi MSN'e Meğseğneğ diyor onu araştırsın. Nedense çok bilmek istedim bir anda kaç kişi olduklarını.
  • Okulu uzatan bir kimse için en pis hissiyatlardan birisi bütün dönemdaşlarının askere gitmesini tek tek izlemektir sanırım. Bilinir ki sıra ona da gelecek.
  • Arabayla giderken ne zaman dikiz aynasından baktığımda arka arabanın şoför koltuğunda bir kadın görsem gerilmişimdir. Ayrımcılık yaptığımdan falan değil ama ister istemez geriliyor insan galiba.
  • Ne zaman bir lisenin çıkış saatine denk gelsem dünyanın en çok el şakası yapan toplumu olduğumuzu iddia etmeye başlarım.
  • Show TV'nin en ciddi haberlerinde Karayip Korsanları'nın müziğini kullanıyor olması en ironik hadiselerden birisidir bence.
  • Bir aralar Karagöz Hacivat diye 2 şey vardı ne oldu onlara? Günümüz çocukları onları bilmeden büyüyor galba. Yoksa sadece çocuklar mı görebiliyor bu 2 tipi?
  • Hala merakla İstanbul halkının domuz gribinden ciddi ciddi tırsıp sokaklara o ağızlıklarla çıkacağı günü merak ediyorum. Tahminim şudur ki gürültünün harman olduğu şehir İstanbul'da herkes birbirinin dudaklarını okuyarak söylediklerini anladığı için bu ağızlıklar takıldığında dünyanın en iletişemeyen şehir dolusu insanı haline gelicez.

Şöyle Böyle #6 (Toplu taşıma özel)

6 Aralık 2009 Pazar

Ömrüm boyunca İstanbul'da yaşamış bir kimseyim. Öyle İstanbul deyip küçümsememek lazım. Trafiğin harman olduğu bu şehirde yaşıyorsanız ve örgün eğitim konusunda ilerlemek istiyorsanız hayatınızın yarısı okulda, yarısı dershanede, tamamı da toplu taşıma araçlarında geçmektedir. Hakeza ben de liseye başladığım günden üniversitenin 5. senesine kadar yaklaşık 10 sene boyunca her gün muhatap oldum bu toplu taşıma araçlarıyla.

  • Aynı güzergaha sahip otobüs ve minibüslerin geçtiği bir yerde yaşıyorsanız çok fena bir ikilem yaşar insan. Minibüs daha adil gibidir çünkü ne kadar yol gidiyorsanız o kadar para verirsiniz. Ancak minibüsteki para üstü bekleme gerginliği ve çabuk tıkışılması ile sevimsiz. Otobüste ise dert tasa azdır. Akbil basıp arkalara geçilir ama bu da her durakta durur. Ayrıca her durakta yanlış basmış ya da oturduğu yerden düğmeye basmış "otobüs durduktan sonra ağır ağır inerim" diye düşünen bir hayatı aksatan teyze bulunur.
  • İETT otobüslerinde para geçmesi durumuna en çok üzülen benim. Her ne kadar ben de (paso almak için başvurmayı unuttuğum için) para verip binsem de binbir derdi olan şoförün bir de para bozmaya uğraşma çabası yüreğimi burkuyor adeta.
  • Toplu taşıma araçlarına ilk duraktan binmek iyi bir taktiksel çalışma ister. Şöyle ki durakta bekleyen kuyruğu sayıp gelecek otobüs ya da minibüse göre oturulup oturulamayacağı hesaplanmalıdır. Eğer kapı açıldığı anda sırada bir öndeki insan bozuk para ile uğraşmaya başlıyorsa hemen akbili basıp sinsice o kişiyi geçmek lazım. Kurtuluş olmayan tek bir konu vardır ki ilk durakta en güzel yere oturup otobüs yola çıktıktan 1 durak sonra otobüse binip oturan kişinin tepesine dikilen yaşlılardır.
  • Ne zaman ki minibüs bir durakta durduğunda biri kafayı kapıdan uzatıp "bilmem nereden geçiyor mu?" diye soracak olsa o kafa kapıdan uzanmışken şoför gaza bassın gitsin isterim. İnsan neden durakta beklerken yanındakilere sormaz da yolundan bir aracı çevirir ona sorar bilmedim, bilemedim.
  • Sabah sabah otobüse binip bir yerlere giden 70 yaş üstü insanları öldüresiye merak ediyorum. Enteresan poşetler taşırlar genelde bu yaşlılar.
  • Durakta beklerken yanaşan minibüsün yandaki camına bakarım. O cama kaç kıç sıkışmışsa ona göre anlarım kalabalığı. Eğer 3 kıç düşüyorsa anca anca yağmur yağıyorsa binerim. 4 kıç varsa hiçbir şekilde binmem.
  • Bazen öyle otobüsler oluyor ki kalabalıktan yere düşmek bile mümkün olmuyor. O durumda üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum.
  • Otobüslerde en güvenli yerler köşelerdir. Ayakta dururken 2 tarafınızı sabit bir yere dayıyabiliyorsanız sorun yok demektir. Aksi takdirde devamlı arkaya ilerleyen o mutsuz güruhun bir parşası olmanız işten bile değil.
  • Yaşlılara karşı en güzel savunma yönteminin de uyumak ya da uyuyor taklidi yapmak olduğunu savunanlardanım. Ama yurdum yaşlıları da son zamanlarda terbiyesizliği iyice ele aldığı için gelip sizi dürtmeleri de muhtemel. Eğer gelip sizi dürtecek kadar terbiyesiz bir teyze/amcaya denk gelirseniz yapılacak en güzel şey "peki teyze" diyip ayağa kalkıp topallayarak otobüsün arka taraflarına doğru yürümektir. Bu esnada "aman evladım bilemedim" diyen bir teyze olursa "tamam teyze sorun değil sen otur rahat et" diyerek arkalara yürünerek gözden kaybolunur. Madem ben oturamadım oraya beni kaldıran teyze/amca da rahat edemesin, vicdan azaplarına gark olsun.
  • Toplu taşıma araçlarında 2 tane ayrı grup vardır. Bir tanesi her türlü camların kapalı olmasını isteyenler, diğerleri de açık olmasını isteyenler. Ben her türlü camların açık olmasını isteyenlerdenim. Oksijen gibisi yok.
  • Olur da yanıma oturan kişi uyurken kafası kayıp benim omzuma düşerse sabrederim, beklerim, ne zaman ki araç ufak bir tümsekten sekince onun kafası biraz yükselir işte o anda omzumla tam şakağına vurduğum darbe ile beynine giden damarlarını tıkayıp bir anda uyandırıp kendine getiririm hasmımı.
  • Bir de uyurken virajta kafayı cama çapıp, uyanınca da saçı düzeltiyormuş gibi yapıp kafayı sıvazlamak vardır ki en kötüsüdür.
  • Otobüsteki o tutunulacak şeylerin hareketli olması bana çok saçma geliyor. Ne mutlu ki bana sırık gibi boyum sayesinde direk demirden rahatlıkla tutabiliyorum. Gelin görün ki bu sefer de ileri geri salınımlar sayesinde kafayı o demire vurma ihtimali çıkıyor.
  • Eskiden otobüsten hususi otomobillere atılan o sinirli bakışları görürdüm. Artık İkarus'tan Mercedes otobüstekilere de aynı bakışı atanlar oluyor.
  • Yolda bozulan bir otobüsten çıkıp da oradan geçen başka bir otobüse binen insanlara küçümser gibi nefretle bakılıyor ya, çok acı bir durum işte bu.
  • Her sabah aynı otobüse binip işe/okula gidenler düzenli bir çalışma ile araçtaki uykuyu bir ileri seviyeye taşıyabiliyor. Normalde otobüste uyurken nerede olduğu az çok kestirilebilirken bir sonraki uyku seviyesinde otobüse binilip gözler kapatıldıktan sonra bir de açmışsınız ki son duraktasınız. Tabi bu durum sadece son durakta inecek yolcuların yaşayabileceği bir güzellik. Yine de birçok kez son durakta boş bir otobüste şoför tarafından uyandırılma sevimsizliğini de yaşamışlığım vardır.
  • Kapalı trafik açıldıktan sonraki minibüs şoförlerinin haşin ve fevri tavırları ve araç sürmeleri duraktan el eden birine kadar sürebiliyor ya, işte bu da benim yüreğimi son derece burkuyor.
  • Minibüste para üstü beklemek gibi sevimsiz bir durum daha olamaz toplu taşıma konusunda. En kötüsü bu süre boyunca müzik dinlenemez, olur da şoför "kimindi para üstü" diye soracak olursa diye. Hele bir de para üstü 10 kuruş gibi niteliksiz bir para ise bambaşka bir ikilem çıkar. Eğer o parayı ciddiye almayıp müzik dinlemeye başladıysanız ve sizin para üstünüz olan 10 kuruş elden ele dolaşıyorsa sonunda farkedip aldığınızda "bir saattir soruyoruz almıyor adam" diye kınanırsınız. Eğer o para üstü gelmemişse ve gelip geleceğini öğrenmek için "benim böyle böyle bir para üstü vardı" diye soracak olursanız bu sefer de "10 kuruş için ne yaygaralar koparıyor aç gözlü adam püh sana" diye kınanırsınız. Çok pis birşeydir düşük meblağlı para üstü.
  • Sırt çantası olanlar otobüse minibüse binmesin. Baktık olmuyor işte bunca senedir deniyoruz herkes rahatsız oluyor. Olmuyorsa binmeyin işte.
  • Sırt çantasından daha beteri o çizerlerin falan kullandığı yassı ama hayli geniş çantalardır. Hele bir de bu çantanın bir ucundan fırlamış bir T cetveli ucu varsa otobüs ahalisi heyecandan kımıl kımıl olur, hakkıdır.
  • Kapı önünde dikilenleri tartaklayasım gelir. Nice kereler "inerken şuna omuz atayım da dikildiği yerin saçmalığını anlasın" diye düşündükten sonra omzumun ayarını kaçırıp beraberimde otobüsten indirmişliğim vardır bu denyoları.
  • En son model Mercedes otobüslerin de en arka koltuğunun 3 kişilik mi 2 kişilik mi olduğu en büyük sorunsallardır birisidir. Sorsan şoför bile bilmez.
  • Sanırım otobüs içinde yaşadığım en enteresan olaylardan birisi bindiğim İkarus otobüsün çalışmaması üzerine başka bir İkarus otobüs ile arkadan ittirilerek çalıştırılmasıydı.
  • Ne zaman ki bindiğim özel halk otobüsünün muavini uyuyor olsa üzülürüm, hatta sonrasında da kötü geçer o günüm.
  • Minibüste yaşadığım en enteresan olay ise tıkalı trafikte darlanan şoförün yanındaki arkadaşına "sen Tokyo Drift'i izledin mi?" demesi üzerine aldığı "hayır" cevabına "ben daha yeni izledim" dedikten sonra 25 dakikalık yolu 9 dakikada gitmesiydi.
  • Otobüslerde piston görevi yapıp herkesi iterek bütün güruhun arkalara ilerlemesini sağlayan göbekli amcaları sevsem mi nefret mi etsem bir türlü bilemedim.
  • Oldum olası şu ufak sarı dolmuşları da sevebilmiş deilim. Toplu taşıma gibi gelmiyor onlar bana. Toplu olması için en az bir 15-20 kişi lazım sanırım.
  • İkarus otobüslerin ön panelinde yazan "yeni motor rotajdadır" nasıl bir önemli cümle olabilir ki her otobüste en göz önündeki yerde yazar bilemedim. Belki de hayatın sırrı falandır da ben bilemedim.
  • Boş akbil sesi duyulduğunda herkesin akbili bitmiş kişi ile gözgöze gelmemek için boynunu büküp dışarı bakması ne kadar yabancılaştığımızı göstermez mi sizce de?
  • Otobüste birşey okuyamam, hakeza midem bulanır. Okuyanları da pek anlayamam. Hayatınızı neyle bu kadar doldurdunuz da okumaya vakit kalmadı ve sadece otobüste okuyabiliyorsunuz diye sorasım gelir.
  • Minibüslerde sabırla yıllardır öndeki koltuğun arkasında kazınmış, yazılmış yazıları okurum. Şimdiye kadar ilginç isimler dışında pek enteresan birşeye rastlamış değilim. Olur da rastlayan olursa bana başvursun.
  • İkarus otobüslerin en arka camının oradaki reklam panolarıyla cam arasında kalan yeri çanta koyma yeri olarak sevegeldim yıllar yılı. Çanta taşımayı bırakınca bütün özelliğini kaybetti bir anda.
  • İkarus otobüslerde içeri bakan koltuklarda oturunca mecburen karşınızdakinin sıfatına bakarak yolculuk etmek zorunda kalıyorsunuz ya, işte o dünyanın en can sıkıcı şeylerinden birisidir.
  • Otobüslerde cep telefonu ile konuşulamıyor olması da son derece mantıksız geliyor bana. Bu kadar mı aciz birşey yani gelişen teknoloji? Bir de o telefonu kapatın uyarısının altında Türk Kalp Vakfı logosu var sanırım bu yüzden kalp pili olanlar etkilenmesin diye o uyarı var diyor bazı insanlar. Peki cep telefonları sadece otobüste mi etkiliyor kalp pillerini. Madem öyle bir ihtimal var toplu bulunabilecek her yerde yasaklansın cep telefonları.
  • Engellilerin toplu taşıma kullanamıyor olması da İETT'nin en büyük ayıplarından birisidir bence.
  • Bu arada kötü örnek gibi olmasın ama size bir sır vereyim. Eğer doğru taktikleri biliyorsanız basamakta durunca otomatik kapı çarpmıyor.
  • Ani bir fren esnasında toplu taşıma aracındaki herkes bir anca ikiye bölünür. Bir kısım trafikteki birini kınarken kalan kişiler ise toplu taşıma aracının şoförünü kınar.
  • Toplu taşıma aracında bana göre yapılabilecek en güzel şeyler sıralaması 3ten 1e doğru şöyledir: müzik dinlemek, uyumak, müzik dinleyerek uyumak.

Otoyollarda bir potansiyel kriminal

5 Ekim 2009 Pazartesi

Yine bir haftasonu klasiği olaraktan giydim formamı aldım kombinemi yolunu tuttum stadın oturup arkadaşlarla iki kelam edip maçı izlemeye. Bu sezon gittiğim maçlar arasında da en erken başlayanı olan (20:00 idi maç başlangıcı) maç olması nedeniyle de içimde ufak tefek neşe kırıntıları vardı ilk defa evime erken gidip yapacağım türlü çeşitli yemekler yapıp yiyerek neşe ile maç özetlerini izlerim tandanslı. Gelin görün ki ne kadar kısmetsiz bir adam olduğumu unutmuşum ki saat 10da çıkıp, beni dağ başındaki mahalleme götürecek olan minibüslere doğru yürürken ufaktan tebessüm ediyordum. Minibüse binip iyice yerleştikten sonra tıngır mıngır gitmesini keyifle etrafa bakarak düşünmemeye çalışıyordum. Ne zaman ki minibüs Maltepe taraflarına geldi bir duraktaki 2 polis memurunun el etmesiyle sağa yanaştı. Yurttaki her kriminalin minibüslerde olabileceğini düşünen emniyet teşkilatı sağolsun minibüsteki herkesin kimliklerini topladı tek tek teknolojik bir alet ile bakmaya başladı. Bu esnada da en büyük tedirginlik konum olan kimliğin yanlış minibüse verilme durumu (daha önce eşimden dostumdan duymuşluğum olan bir olay) beni derinden endişelendiriyordu. Kimliğimi geri alıp cüzdanıma koyduktan sonra rahata kavuştum. Kavuşmaz olaydım. Kavuşamadım da zaten. Nispeten iç anadolu şivesiyle konuşan ve yanındaki polise göre biraz daha kalantor olan polisin bir kimliği verip minibüse yollamasıyla aldı beni bir endişe yine. Polisin minibüsün içerisine kafasını uzatıp da "hede hödö kim?" diye 2 kere sormasından sonra şoföre "aracı sağa çekip kontağı kapat" demesiyle biraz kıllandım. O esnada kendi kendime "ne olabilir ki, suçlu kimse çıkar direnirse iki dakka linç eder emniyet güçlerine teslim edip yolumuza devam ederiz" diye kendimi avutuyordum. O esnada bu avuntum da yerle bir oldu. Hakeza adı geçen potansiyel kriminal kişi minibüsün şoförüydü. Polislerle 5-10 dakikalık bir konuşma esnasında mahkemeye gitmeyi unuttuğu anlaşılan şoför "arkadaşı arayayım da gelsin arabayı alsın yolcuları götürsün" deyince anladım ne bahtsız bir birey olduğumu bir daha. Sonrasında da yaklaşık 30 dakika boyunca bu söz konusu arkadaş gelmeyince ordan geçmekte olan aynı hattın başka bir minibüsüne sığınarak yolculuğumun daha ayakta, daha tıkış tıkış ve daha kokulu olan ikinci kısmına başlamış bulundum. Netice olarak da yine saat 12'den sonra evine gelmiş yorgun bir genç. Yalan olmuş bir yemek yapıp yeme hevesiyle çubuk kraker yiyen boynu bükük bir genç.

Kaldırımlar ormana, dönmeli yurdumda

2 Ekim 2009 Cuma

Blog yazmaya başladığım ilk haftalarda yaya dediğin yaya yaya yürür başlıklı bir yazı yazıp, yurdum yayalarının kaldırımla olan alakasızlığından dem vurmuştum. Geride kalan haftalarda Platini sağolsun gece 22:05'de başlamış olan maçtan çıkmış saat 1:30 civarında nüfusu Bilecik'i geçen mahlleme (reklama girmesin diye de isim vermiyorum) gelmiş son derece tenha bir ara sokakta yorgun argın evime yürüyordum. Gelin görün ki bir de ne göreyim. Yolun ortasından yürümekteydim. Sokağın durumunu tarif etmek gerekirse o saatlerde saatte yaklaşık 3-4 tane araba geçer, onlar da 30 km.'den daha hızlı gidiyor olamaz. Yani aslında yoldan yürümekte hiçbir sakınca yok. Madem o kadar milleti rezil ettim blogumda, internet ortamlarında ben de çıkıp kaldırımdan yürüyeyim bari dedim. Ancak o da ne. Kaldırımda yürümenin imkanı yok. Neden derseniz işte şundan. Kaldırım 2 tane cılız insanın yanyana anca yürüyebileceği, ket vuramadığım tosun bünyemin de tek başına zor yürüyebileceği bir genişlikte. Ancak tek sorun da bu değil. Kaldırımın içerisine doğru girintide duran çöp kovaları daha da kötüsü ağaçlar bulunmakta. Şimdi okuyunca saçma gelmiştir tahminimce "kaldırımda ağaç ne arasın?" tandanslı bir beyin fırtınası yapmışsınızdır elbet. Ancak adım gibi eminim ki İstanbul gibi komik kentleşen bir yerde yaşayan herkes bunun gibi bir kaldırımdan geçiyodur ve farketmiyordur. Ben demek ki maçta höyküre höyküre bağırdığım için şakralarım açılmış hemen farkettim durumu. İşi daha da zorlaştıran hadise şudur ki ağaçlar kaldırım taşlarından çıkamayacağından kelli o kısımlar toprak ve biraz daha alçak ve o ağaç çıkan yerin etrafı da kare olacak şekilde 4 tane çıkıntı şekilli uzun taşla desteklenmiş. Kısacası o çıkıntıya basıp tökezlersiniz, olmazsa ayağınızın yarısını o çıkıntıya basıp burkarsınız, o da olmadı tamamen alçak kısıma basıp afallarsınız, hiç biri olmazsa alçak kısıma bastıktan sonra çıkıntıyı göremeyip tökezlersiniz. Yani bir kaldırımda olması gereken en saçma ve gereksiz bir off-road deneyimi yaşarsınız. Bana monitörlerinizin başından "insan görür o çıkıntıyı girintiyi be adam" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak takdir edersiniz ki bu ağaç dediğimiz şeyin yaprakları da oluyor üstünde ve kendini aydınlatmakta zorlanan belediyenin diktiği ışık direkleri bu yaprakları geçemiyor. Ağacı sevelim koruyalım ona sözüm yok ancak ağaç denen biyoloji harikası ülkenin akciğerleri de kaldırımda olmaz. Devamında benim ne yaptığımı da merak ettiğinizi tahmin ediyorum, en azından ümit ediyorum. Söyliyeyim sevgili okur. Ben de kaldırımdan inip yaya yaya yolun ortasından yürüdüm. Talihliyim ki 1 tane de araba geçmedi. Ben de yaymamdan birşey kaybetmeden evime kadar yürüyebildim.

Mitolojik olmuşsun ama...

18 Eylül 2009 Cuma

Bugün, monitörleri karşısında oturan siz sevgili okurlarım için Yunan Mitolojisinden bir hikaye ile başlamak istiyorum. Detaylara girip okurları yormadan sıkmadan ilginç bir yere bağlayacağım bu mitolojik olayı. Evvel zaman için İkarus denen bir kendini bilmez henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Giritli bir mimar olan Daidalosktal'a küfür eder. Sonra da Kral Minos'tan tırsıp "vay ben ne yaptım" diye kaçmaya niyetlenir. Bu esnada da yine bir Giritli mimar olan babası Daidalos devreye girer ve bu İkarus'a balmumundan bir çift kanat yapıp verir ve "bak benim aklı evvel evladım var burdan kaç git diye sana kanat yaptık ama uçuyorum diye öyle coşup da denize yaklaşıp nemlendirme güneşe yaklaşıp erittirme bu kanatları" diye tembihleyip oğlunu gönderir. Gelin görün ki rahat duramayan İkarus fıtı fıtı diye heyecanla kanat çırparak güneşe fazlaca yaklaşır ve kanatlarının erimesi sonucunda Ege Denizine düşüp ölür. Bu durumun içine dert olması neticesinde babası da onu aramak için denize açılıp ölür.

Şimdi bunları niye okudum diye düşünmeniz normaldir ey okur. Anlamadığım şey şu ki nasıl bir zihniyet hayatında en ufak bir başarısı, en ufak bir hayırlı hareketi olmayan böyle bir ismi araba markası yapar. Evet İkarus aynı zamanda İstanbul'da sıkça görülebilen o koltukları rahatsız, motoru gürültülü, şoför kısmında "yeni motor rotajdadır" yazan sevimsiz otobüslerin markası. Hadi sevimli sevimsiz kısmını geçelim 1986 - 1994 yılları arasında yurduma alınan bu Macar markası araçlar bozuldu mu ben durup da sitem etmez miyim? Sen markanın ismine böyle başarısızlıklarla dolu birinin ismini seçersen o otobüs bozulur da yanar da diye içimden geçirip bu ismi koyanın kulaklarını çınlatmışımdır nice senedir.

Ağva'da haftasonu

15 Eylül 2009 Salı

Üzerinize afiyet birkaç günlüğüne ufaktan bir tatile kaçayım dedim, vurdum kendimi yollara sevdiceğimle Ağva denen İstanbul'un karadeniz sınırındaki köyümsü bir ilçesindeki otele gittik. 3 günlük süreden aklıma gelenleri tıkır tıkır yazayım da içimde kalmasın dedim.

  • Ağva denen yere toplu taşıma araçlarıyla gitmek ölüm, oradan İstanbula dönmek ise ölümden beter. Haremden kalkan otobüsler önce Ümraniye içindeki trafiğe girip sonra Şile'ye ulaşıyor, sonrasında da binbir virajlı yollar ile Ağva'ya yollanıyor. Dönüşte ise Ümraniye trafiği bin beter oluyor. Kısacası arabayla gitmekte çok büyük fayda var.
  • Yörede bir akarsu bulunmakta. Akarsunun etrafında da huzur odaklı oteller mevcut.
  • Temiz havadan mıdır bilmem ancak insanın iştahı açılıyor. Nedense sağlıklı yiyeceklere yöneliyor. Baya domates falan yiyen bir insan oldum ben mesela.
  • Yöre hayvanları son derece ağır başlı. Tropikal görünümlü kurbağa dokunmadan kıpırdamaz, köpekleri kedi gördü mü uzaktan üşenerek izler, kedileri biraz ilginç yiyecek birşey verince fıtı fıtı kaçar da yer.
  • Eğer güzel bir otelde kalıyorsanız hiç çıkmayın. Ağva denen yerin merkezinde hiçbir şey yok gidip de gününüzü mahvetmeyin. O bölgeden ayrılırken 5 dakikalık dolaşma ile herşeyi görülebilir.
  • Yörede nedendir bilinmez bolca ergen irisi bulunmakta. Kısmi olarak gelişmiş sevimsiz tipler çıkabiliyor sağdan soldan.
  • Bölge halkı genelde sakin olmasına rağmen hayatı aksatan teyze modeline uyan anneleri çok gergin ve tehditkâr tutumlar sergiliyorlar çocuklarına karşı.
  • Şileye otobüsle gelirken sağda güzel bir uçurum benzeri manzara belirecektir şaşırmayın.
  • Otobüslerin rahat olmasını beklemeyin olmaz.
  • Yanınıza sakin bir müzik alın (genelde otellerde de çalar) nehir kenarına oturun dinleyin rahatlarsınız.
  • Söğütlerin hışırtısı uyku getirebilir olur olmadık saatlerde uyumaya hazırlıklı olun.
  • Giderken eksik birşeyleriniz olmamasına dikkat edin. Civarda bakkal bulmak hayli zor olabiliyor.
  • Balıkçılık yaygın olduğundan hazırlıklı olun en azından birgün balık yemeniz kuvvetle muhtemel.
  • Yöre yaşlıları ilginç bir aksanla konuşuyor. Anlamak için kendinizi çok zorlamayın birkaç net kelimeyi seçin ona en uygun cümleyi kurun.
  • Ağva nispeten düz bir zeminde kurulu olsa da Şile'de her sokak coşkulu bir yokuştur genelde, oralarda yürümeye ya da bisiklete binmeye çalışmak hatadır.
  • Sevdiğiniz biriyle gidin huzur içinde tadını çıkarın.
İlk aklımda gelenler bunlarmış. Şen şakrak haftasonları geçirmeniz dileğiyle.

Staj işlemleri ve bürokratik kabus

3 Eylül 2009 Perşembe

Birçok müzmin mühendislik öğrencisi gibi ben de "vakti gelmiştir" diyip staj yapmak amaçlı düştüm yollara. Yazın da ucu ucuna son dönemine geldiği için ivedilikle halletmeye çalışıp 2 günümü kabus eden bu işlemler silsilesini ve saçmalığını anlatmak istedim. Yurdumun diğer başarılı üniversitelerini tenzih ederim tabi ben kendi dandik üniversitem olan İstanbul Ticaret Üniversitesi adına konuşuyorum sadece. Tek tek aşamaları yazayım anlarsınız neler çektiğimi.

  1. Şirket bulunur gidilir şirketle konuşulur anlaşılır. Şirket bilgileri de alınır.
  2. Sonrasında bölümün kampüsüne (benim için Küçükyalı) gidilir staj bildirim formu doldurulur verilir. Ordan da sigortayı okulun yapacağına dair bir kağıt alınır dekana imzalatılır (biz söyleyince inanmıyolar sanki) şirkete götürülür. Şirketten de staj onay belgesi alınır.
  3. Yine Küçükyalı'ya gidilir onay belgesi alakadar kimseye verilir. Tabi bu esnada koskoca okulda fotokopi makinası bulunamaz türlü ızdıraplar çekilir.
  4. Sonrasında sigorta işlemleri için en az öğrencinin bulunduğu Eminönü kampüsüne gidilir. Ders kaydının bile internetten yapılamadığı bir okulda öğrencinin bilgilerini Eminönü'ne yollayıp sigortayı başlatmak yerine öğrenci oraya gönderilir.
  5. Eminönü'nde sigortacı abla bulunur 10-15 dakikalık dandik bir işlem için oralara gidilmesi insanı ayrıca kahreder. Ordaki abla sigortayı başlatır elinize bir kağıt verir bunun fotokopisini çek şuralara buralara yolla der.
  6. Sigorta zımbırtılarının aslı staj yapılacak şirkete götürülür.
  7. Sigorta zımbırtılarının kopyası Küçükyalı'da ki kampüsteki alakadar kimseye götürülür verilir.
  8. Staj defteri denen stajda neler yapıldığının yazılacağı defter bozuntusu da anlaşmalı şirket kâr edebilsin diye sadece Üsküdar kampüsünde satılmaktadır. Toptan diğer kampüslere dağıtalım oradaki öğrenciler buraya gelmeden alabilsin gibi bir olasılık hiç düşünülmemiş.
Tamamen abartmaksızın en kolay haliyle staj işlemleri bu kadar zahmet gerektiren birşey. Çok ekstrem bir durum oldu ve bütün görevlileri yerinde buldunuz ve bir günde bu işleri hallettiniz diyelim. Bu durumda bir gün içerisinde gitmeniz gereken toplam güzergahı yazmak gerekirse: ev - şirket - küçükyalı - şirket - küçükyalı - eminönü - şirket - küçükyalı - üsküdar - ev şeklinde oluyor. İstanbul'u ve trafiğini de bilmeyenler için Google Earth'ten faydalanıp staj şirketini ortalama bir yerde seçip kuş uçuşu (yolları göz ardı ederek direk harita üzerindeki mesafe) olarak mesafeyi hesaplamak gerekirse de 150 kilometre ediyor. İstanbul şartlarında böyle bir işi bir günde bitirebilmek epik bir başarı sayılır yani.

Anlamadığım şey ise ilim irfan öğrenmeye gittiğimiz yerin teknolojiden internetten haberi yok. Varsa da "biz ne uğraşalım kardeşim öğrenciler gidiyo geliyo işte ne güzel" diye düşündüklerinden kelli bu durumu değiştirmeye yönelik en ufak bir çabaları bile yok. Bürokratik olayları zaten hiç sevmezdim de uzun zamandır bu kadar yıldığımı da hatırlamıyorum. Bütün bu olaylar içinde belki de tek güzel şey varsa o da stajın yalandan olmasıdır.

Yerle yeksan bir mazlum mekan

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayata gözlerimi açtığım ev 5 katlı eskice bir apartmandı ve ailecek yaşadığımız daire girişin bir üst katındaydı, hayli geniş bir odam bir de geniş balkonu vardı. Çocukluk yıllarımın sonlarına doğru kısa süreliğine kirada yaşadığımız başka bir apartman da 6-7 katlıydı biz de 4. katında oturduk, benim de orta büyüklükte bir odam ve salonla ortak olan bir balkona açılan kapısı bulunmaktaydı. Hayatımın en uzun döneminde ikamet ettiğim şuanki ev ise 9 katlı bir apartmanın giriş katında, 2 kolumu iki yana aynı anda açarak esneyemeyeceğim kadar küçük bir odadayım ve parmaklıkların arkasından salonun balkonunu görebiliyorum anca.

Bana bunca şeyi niye anlattın diye düşünenler vardır belki, inanıyorum ki birçok kişi ile ortak sorunum olan bir konuya parmak basmak üzereyim. Giriş katları. Hatta an itibari ile verdiğim bir kararla ilk anda akla gelen giriş katı evlerin sorunlarını yazıyorum.

  • Kışın ısınmaz
  • Yazın cam açsan bile soğumaz
  • Manzara olarak etraftaki apartmanların duvarları bulunmaktadır
  • Kolay kolay güneş gelmez
  • Etrafındaki botanik ortamdan her türlü kertenkele, fare, börtü böceğin binbir türlüsü girer
  • Evin içinde fazla sivil kıyafetle iki adım atılmaz sokaktan geçenlerin hayret dolu bakışlarından çekinilerek
  • Balkona çıkıp 5 dakka oturayım desen kaldırımda oturmuştan beter olursun, sokakla iç içe kalırsın
  • Geçen arabaların egzosu dumanı direk evin içine girer
  • Sokakta bahçede oynayan çocukların sesi insanda ne konsantrasyon bırakır ne yaşama sevinci
  • Pazar sabahı kalkıp eşortmanlarla sinsice bakkala gitmek gibi bir ihtimal yoktur kapıyı açar açmaz asansörler ve apartman kapısı ile karşı karşıya kalınacağı için sinsilik ihtimali kalmaz
  • Apartmana her bağırarak giren az gelişmişlerin sesleri adeta evin içinden duyulur
  • Apartman kapısında kalıp açtıramayanların rastgele basacağı zillerin başında gelir en alt katın zili
  • Camlarda parmaklık olmazsa hırsız girer parmaklık olursa insanı bunalıma gark eder hapishane gibi
  • Bir deprem durumunda bütün apartman bu giriş katında başına yıkılacağı yüzünden yaşama şansları en düşüktür
  • Sel ihtimali de en çok giriş katında bulunur
  • Müstakil bir anten takma durumu söz konusu olduğunda nereye koyarsanız koyun bütün kanalları düzgün çekemez o anten
  • Her daim balkona üst katta asılı çamaşırların ya da etrafta top oynayan çocuklarının birşeyinin kaçması ihtimali bulunmakta
Açık söylüyorum ki bunlar hiç düşünmeden ilk etapta aklıma gelenler sadece. Bunların dışında avantajlarını düşünürsek asansörle ilgili fobisi olmayanlar için pek bir avantajı olacağını sanmıyorum. Hatta burdan tüm Türkiye'yi saracak bir kampanya başlatmak istiyorum: Tüm giriş katları dükkan ya da depo olsun, insan yaşayıp da bu stresi yaşamasın. 10 yılı aşkın süredir içimde kalmış bunca şey, yatay geçişle kamu yönetimi bitirip vali olup bütün apartmanların giriş katlarını yıktırmak bile var şimdi aklımda.

İstanbul için efkar vakti

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Bir türlü fırsat olmadıydı ramazanla ilgili bi yazı yazmak. Nerden bilirdim ramazan tandanslı ilk yazım da böyle hüzünbaz olacakmış. Televizyonlarda görüp izledim bütün ramazanı zannediyodum. Sultanahmette çimlere yayılmış iftar açanlar, alışverişteki istisnasız hepsi dert yanan insanlar, davulcular, pastırmalar, ibişler. Meğer ramazan hiç öyle birşey değilmiş yeni anladım.

Geçen gün arkadaştan eve gelmek üzere düştüm yollara. Farkında olmadan tam iftar saatlerinde düşmüşüm yollara. Yıllar yılı cıvıl cıvıl bildiğim, bir sokağında binbir çeşit tip gördüğüm bu koskoca İstanbul bir ıssız kasaba oldu kaldı gözlerimin önünde bir anda adeta. Ne sokakta koşuşturan insanlar, ne yoldan seri halde geçen arabalar. Eskiden haykırsam duyulmazdı sokaklarda şimdi öksürsem nice mahallelere kadar yankılanır. Alışmamışım İstanbul'u böyle görmeye zor geldi. Bir daha da tövbe iftar saatinde sokağa çıkmam, oturur herkesin fikrini soran ana haber bültenlerine bakarım. Efkarlanmak istemeyen kimseye de tavsiye etmem iftar vakti sokağa çıkmayı.

Blog Widget by LinkWithin