Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Japon'ların içine dert olan Türk

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Benim bir zamanlar tarih dersi kitaplarında okuyup anlamadığım birşey vardı. Türkler gidip Çin'lileri savaş meydanında alaşağı ediyor, yerden yere vuruyor ama sonra bu Çin de türlü şeytanlıkla tavşanlıkla iç işlerimize karışıp bizi bin beter ediyordu. Belki de bunu farketmiş bir eleman da öyle bir oyun etmiş ki bu uzakdoğu ahalisine onlar da anlayamamış. Gelin görün ki hedefi şaşırıp Japonya'da gerçekleştirmiş bu olayı.

Milliyet'in haberine göre Serkan Anılır adlı bir Türk vatandaşı "Benim uzay asansörü diye bir projem var, hatta NASA'da da 2 sene astronotluk eğitimi aldım" diyerekten dünyanın en önemli 10 üniversitesinden biri olan Tokyo Üniversitesine girmiş. Hatta bunlar da yetmezmiş gibi ilk Türk astronot benim de demiş. Adamın palavraları bu kadarla kalmamış. 2003 yılında bir doktora tezi vermiş bu Serkan, o tezin de büyük bir kısmının başka yerlerden araklanmış olduğu da çıktı ortaya. Hatta bir de Türk Ulaştırma Bakanlığının kendisini NASA'ya gönderdiğine dair bir belge de düzenlemiş bu sinsi Serkan. Bunlar da yetmezmiş gibi kendini astronot kıyafetlerinin içine soktuğu bir de fotomontaj yapmış bu sinsi. Yetmezmiş gibi Illinois ve İTÜ üniversiteleri mezunu olduğunu belirten bu Serkan'ın o okullarla hiç ilişkisi bile olmamış meğer. Hatta okul arkadaşları tarafından sahte NASA kimliği hazırlarken bile görülmüş bu kendini bilmez Serkan.

Gelelim olayın diğer tarafına. Garibim saf naif Japon'lar "Barış Manço'nun çıktığı ülkeden yamuk yapan olmaz" diye hiç araştırma gereği duymamış herhalde. Belki de orda insanlara daha fazla değer verildiğinden ve inanıldığındandır. Garibim Tokyo Üniversitesi rektörü de "şok içerisindeyiz, ilk defa böyle birşey gördüm, 130 senelik üniversite tarihimizde ilk defa birinin doktorasını iptal edip işten attık" demiş. O da ne olduğunu şaşırmıştır garibim. Bu deha Türk hakkında övgü dolu başlıklar atan gazeteler de özür yazısı yayınlamışlar.

Bunların dışında bu Serkan'ın yalanlarını maddelemek gerekirse;

  • Türkiye'nin ilk resmi astronotuyum, ulaştırma bakanlığı tarafından NASA'ya eğitime gönderildim. (Belge de fotoğraf da yalan)
  • Türk Milli Kayak takımında olimpiyat madalyası kazandım. (Bu zaten komple yalan)
  • Illinois Üniversitesi ve İTÜ mezunuyum. (Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık mezunuymuş)
  • 2003 Sapacean uzay konferansında bildiri sundum. (Katılımcı bile değilmiş o konferansta)
  • Japon uzay fiziği departmanı başkanıyım. (Öyle bir departman bile yokmuş)
  • Amerikan onur madalyası sahibiyim. (Bu da parayla satın alınabilinen bir madalya çıktı)
  • Tokyo Üniversitesi'nin ilk yabancı yardımcı doçentiyim. (Daha önce birçok yabancı yardımcı doçent olmuş)

Bunları bilir miydiniz? #3

26 Nisan 2010 Pazartesi

İşte 6-7 ay sonra bir bunları bilir miydiniz yazısıyla daha karşınızdayım. Şimdi monitörleriniz karşısında "vay sen ne tırt bir insanmışsın ki bunca ay sonra mı anca bize anlatıcak enteresan bir bilgi buldun" diye sormayın. Nedense bu yazı dizisini unutmuşum. Ama şimdi enteresan bir bilgiyle karşınızdayım. İşte çok uzaklardan dilimize gelen bir deyimin kökeni ile karşınızdayım. Zamanında Japonlar'ın deniz savaşlarında kullandığı enteresan bir taktik mevcutmuş. Ne zaman ki düşman gemileri ip gibi arka arkaya dizilmiş gelirken görseler yatay bir şekilde önünü birkaç gemiyle kesip sadece en öndeki gemiye bütün gemileriyle ateş açarak bu arka arkaya gelen kerizle birer birer sırayla rahatlıklı indirmişler. Şekil olarak bu durum da "T" harfine benzediği için savaş tabiri olarak bu durum "T'ye almak" olarak kayıtlara geçmiş. Sonrasında da karşısındakini dalga geçermişçesine alt etmek anlamını üstlenerek "tiye almak" olarak dilimize bir deyim olarak yerleşmiş. Japonlar'ın sağından solundan öbek öbek kültür fışkırması yetmiyormuş gibi bir de savaş taktikleri ile başka dillere de deyim kazandırır olmuşlar yani.

Japon gençlik pınarı masalı

16 Ocak 2010 Cumartesi

Merakım olduğundan kelli japon hikayelerini masallarını mitolojisini bilirim az çok. Bilmekle de kalmam şunu da anlarım ki bizimle onların bakış açıları çok farklı. Bizim en basit hikayelerimizde bile hem ders verme çabası hem de herşeyi tatlıya bağlayalım çabası olur. Japonlar ise "ben en gerçekçi şekilde hikayemi anlatırım isteyen dersi kendi çıkarır" mantığıyla anlatmışlar hikayelerini. Anlatmışlar anlatmasına da bunları dinleyerek büyüyen çocuklar manyak olur. İşte en son okuduğum hikayenin kısa bir özeti.

Japonya'da Miya Jima adında kutsal bir adada yaşayan Yoşida ve Fumi isminde çok yaşlı bir çift bulunmaktadır. Yaşları son derece ilerlemiş olan bu çift, balıkçılık yaparken ölen 3 erkek çocuklarından sonra birbirlerini daha çok sevmeye başlarlar. Birgün Yoşida sebepsizcesine evinden çıkıp ormana gider ve sıradışı görünümlü bir ağacın altında yine sıradışı görünümlü bir su kaynağı bulur. Sudan içtikten sonra sudaki yansımasının siyah gür saçlı, suratındaki yaşlılık çizgilerinden arınmış halini görünce sevinç ile koşa koşa evine giderken karısı Fumi'nin de yarın gidip gençleşeceğini düşünür. Eve girince Fumi'nin şaşırma evresinden sonra ertesi gün de bu pınardan su içmek için Fumi çıkar aynı yola. Ancak uzun bir süre geri gelmez. En sonunda Yoşida dayanamayıp bu gençlik pınarına koşarak gittiğinde pınarın yanında birkaç aylık bir bebek görür. Karısı Fumi içtikçe gençleşmeye doyamadığı için çok fazla içmiş ve bebek haline dönmüştür. Yoşida da karısının bebeklik halini kundaklar sırtına alır ve bunca yıllık karısına artık bir baba gibi bakacak olmanın verdiği derin ızdıraplar eşliğinde evlerinin yolunu tutar.

Yahu bu kadar acımasız hikaye mi olur. Şimdi okuyunca bu hikayeden "her yaşın kıymetini bilmeli, gençleşicem diye saçmamalı" ya da "doyumsuzluğun neticesinde insan etrafındakileri üzer" gibi anlamlar çıkabilir ama bu hikaye Japon'ların çocuk masalı olarak geçiyor. Bizim masallara göre gerçekçiliğine (en azından ormanda yaşayan 7 cüce ya da kurdun bi kızı yedikten sonra kızın mideden çıkıp mideyi taşla doldurması gibi saçma olaylar yok (bu arada bizden kastım avrupa kültürü)) diyecek laf yok. Adamlar kendi mitolojilerine geçmişlerine göre son derece gerçekçi mantıklı hikayeler yazmışlar. Burdan bütün Japon ahbaplarıma selam ederim bu güzel hikaye için ama çoluk çocuğa da bu kadar acımasız şeyler anlatmayın yazıktır derim.

Hedeften şaşmak

19 Eylül 2009 Cumartesi

Son yazılarımda mitolojiye girişmişken yine eski zamanlardan yaşanmış bir olay ile devam etmek isterim. Ninjanın samurayın harman olduğu dönemlerde Japonya'da feodal lordlardan birinin sınır kalelerinden birinde geçiyor olayımız. Sinsiler sinsisi ninjalar kaleye bir saldırı gerçekleştiriyor ancak kısmen başarısız oluyorlar. Bu esnada da kalenin başındaki samuray abi boş durmuyor tabi ensesinden kaptığı gibi bir ninjayı getiriyor kalenin meydanına. Kaledeki diğer askerler de toplaşıyorlar izlemek için. O esnada ninja durduğu yerde duramayıp açıyor ağzını ve "beni öldürürseniz ruhumla bütün bu kaleyi lanetlerim hiçbirinizin işi gücü rast gitmez bir daha" deyince alıyor kale ahalisini bir korku. Burda da belirtmekte fayda görüyorum Japon milletinin inancına göre eğer bir insan ölürken tüm zihnini öldüğü mekanı lanetlemeye odaklayabilirse o mekan lanetlenir hayaleti metafiziği eksik olmazmış.

Ninja bunu söyleyince kale ahalisini almış bir düşünce. "Aman samuray efendi yaman samuray efendi gel yapma vazgeçelim bu işten başımıza iş açılır" diyerekten samurayı bu infazdan vazgeçirmeye çalışmışlar. "Kesmeyelim de besleyelim mi" diye askerleri sakinleştirmeye çalıştıysa da samuray bunu becerememiş. Dönmüş ninjaya. "Madem burayı lanetleyebileceğini iddia ediyorsun bunu kanıtla o zaman. Birazdan kafanı kesicem, eğer kesik kafanla şu yerdeki taşı ısırmayı başarabilirsen o zaman inanırım demiş" akabinde de ne oluyor demeye kalmadan sallamış katanasını ayırmış adamın kellesini gövdeden. Kelle de yerde tıngır mıngır kesip yuvarlandıktan sonra gidip taşı ısırmış.

İlerleyen günlerde haliyle almış askerleri bir düşünce. "Vay biz ne yapacağız şimdi, kaldık mı lanetli kalelerde" diye hayıflanarak dolaşmaya başlamışlar. Ancak samuray abimizin neşesi yerindeymiş. Hiç istifini bozmadan günlük işlerini yapmaya devam etmiş. En sonunda birkaç gün sonra dayanamamış askerler toplaşmışlar çıkmışlar samuray abinin karşısına. "Efendi efendi, rahat mısın sen adam kaleyi lanetledi sen gelmişsin hiçbirşey olmamış gibi geziyorsun kalenin içinde" diyince samuray da "zaten hiçbirşey olmadı" demiş. Bakmış ki ahalinin anlamayan bakışları bitmek bilmiyor hemen ardından açıklamış, "ben o ninjanın kafasını kestiğim sırada tüm benliğiyle yerdeki taşı ısırmaya odaklanmıştı, kaleyi lanetlemeye değil" deyince huzura kavuşmuş yine kale ahalisi.

Kıssadan hissesi nedir derseniz, insanoğlu bazen kendini kanıtlamaya o kadar fazla kasıyor ki esas yapması gerektiği şeyi unutuyor, hedefinden çıkıp bambaşka bir yöne gidiyor. Hedefinizden şaşmadan düşünerek ilerleyebileceğiniz bir hayat yaşamanız dileklerime, iyi düşünmeler...

Samurai Champloo

3 Eylül 2009 Perşembe

Bu blogu açtığım günden itibaren kültür sanat faaliyetleri çerçevesinde hep aklımda vardı güzel animeleri tanıtmak, yurdum insanlarını animelerden haberdar etmek. Kısmet bugüneymiş demek ki. İlk olarak seçtiğim anime de ilk defa anime izleyecek birisine son derece uygun klasik tarza yakın bir anime. 2004 yılı yapımı olan 26 bölümlük (her bir bölüm 20 dakika) Samurai Champloo, karakterleriyle ön plana çıkan bir anime. Birbirleriyle zıt sayılabilecek 3 karakterin ortak bir macerada yollarının kesişmesini anlatan anime Japonya'nın eski dönemlerinde geçiyor ve bu açıdan da diğer birçok animeyi izleyecek olanlara bir ön bilgi oluyor. Aksiyon ve komedi türünün en güzel örneklerinden birisi olan bu anime de diğer birçok anime gibi manga'dan (çizgi romanların Japon versiyonları diyebiliriz) türemiş bir animedir. Anime nedir diye merak edip başalamaya niyet edenler için ideal bir animedir, ayrıca Mugen karakteri de favorimdir.

Blog Widget by LinkWithin