minibüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
minibüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Michel Platini'ye açık mektup

26 Şubat 2010 Cuma

Sayın Platini,
Mektubuma "sayın" diye başlamamdan umuyorum ki bu yazımı okursun. Platiniciğim öncelikle kendimden bahsetmek gerekirse ben İstanbul'da yaşayan veteran bir öğrenci aynı zamanda da profesyonel bir futbolseverim. Son birkaç senedir de tek eğlencem lüksüm gidip takımımın maçını izlemek, sonrasında 2 kelam sohbet edip evime gelmekti. Evet gelmekti diyorum çünkü artık böyle olmuyor.

Bugün günlerden cuma, şuan saat 14:20 ve benim başım ağrıyor Platiniciğim. Çünkü 1 saat önce uyandım ve uyku düzenimin bozulması benim hem başımı ağrıtır hem keyfimi kaçırır. Bu durumun sebebi sensin işte Platini. Yahu Platini sende 2 gram akıl yok mu Allahını seversen. Akşam 22:05'te başlayan UEFA kupası maçı mı olur Platini. Hiç düşünemedin mi sonra bunca insan evine barkına nasıl gidecek diye. Sen düşünemiyorsan buyur ben sana basit bir hesap yapayım hemen Platiniciğim. 22:05'te maç başladı, diyelim ki saat 23:50'de Fenerbahçe 2-1 öndeydi ve maç uzatmalara kaldı, uzatmalar da 00:00'da başlayıp 00:35'te bitti, penaltı atışları da 15-20 dakka alır saat olur 00:50, staddan çıkıp minibüs duraklarına kadar yürümek 1:20, o saatte minibüs bulunabilirse minibüse atlayıp evime gelmem de 2:20. Hakeza maç uzatmalara gitmediği için ben de dün evime 1:20'de gelmiştim.

Senin çoluğun çocuğun yok mu Platiniciğim. Onları sen bu saatte bi maçı yollar mıydın toplu taşıma yöntemleri ile. Hadi diyelim hiç akıl yok sende vicdan da mı yok be Platini. Ayrıca gözümden kaçmayan başka bir nokta daha var. Galatasarayın aynı gün aynı kupadaki maçı akşam 20:05'te başlıyor da bizimki neden 22:05'te başlıyor. Bunu da anladım Platini, benden kaçmaz. Bizim rakip Fransız olunca, sen de Fransa'nın bağrından çıkmış bir insan olduğun için "dur bu maçı geç saate koyayım da bunların taraftarı çile çeksin" dedin dimi? Benden kaçmaz böyle ufak detaylar Platini. Hadi bu senelik elendik de seneye böyle bir durum tekrarlanırsa maymunluk cambazlık yapmadan iki maçı da adam gibi aynı saate koy sevgili Platini. Ha baktım yine bu asi isyankar tavırlarına devam ediyorsun, hiç üşenmem atlarım bir uçağa gelirim Fransa'ya oturur bir çayını içerim orda da daha ciddi konuşuruz.

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Şöyle Böyle #6 (Toplu taşıma özel)

6 Aralık 2009 Pazar

Ömrüm boyunca İstanbul'da yaşamış bir kimseyim. Öyle İstanbul deyip küçümsememek lazım. Trafiğin harman olduğu bu şehirde yaşıyorsanız ve örgün eğitim konusunda ilerlemek istiyorsanız hayatınızın yarısı okulda, yarısı dershanede, tamamı da toplu taşıma araçlarında geçmektedir. Hakeza ben de liseye başladığım günden üniversitenin 5. senesine kadar yaklaşık 10 sene boyunca her gün muhatap oldum bu toplu taşıma araçlarıyla.

  • Aynı güzergaha sahip otobüs ve minibüslerin geçtiği bir yerde yaşıyorsanız çok fena bir ikilem yaşar insan. Minibüs daha adil gibidir çünkü ne kadar yol gidiyorsanız o kadar para verirsiniz. Ancak minibüsteki para üstü bekleme gerginliği ve çabuk tıkışılması ile sevimsiz. Otobüste ise dert tasa azdır. Akbil basıp arkalara geçilir ama bu da her durakta durur. Ayrıca her durakta yanlış basmış ya da oturduğu yerden düğmeye basmış "otobüs durduktan sonra ağır ağır inerim" diye düşünen bir hayatı aksatan teyze bulunur.
  • İETT otobüslerinde para geçmesi durumuna en çok üzülen benim. Her ne kadar ben de (paso almak için başvurmayı unuttuğum için) para verip binsem de binbir derdi olan şoförün bir de para bozmaya uğraşma çabası yüreğimi burkuyor adeta.
  • Toplu taşıma araçlarına ilk duraktan binmek iyi bir taktiksel çalışma ister. Şöyle ki durakta bekleyen kuyruğu sayıp gelecek otobüs ya da minibüse göre oturulup oturulamayacağı hesaplanmalıdır. Eğer kapı açıldığı anda sırada bir öndeki insan bozuk para ile uğraşmaya başlıyorsa hemen akbili basıp sinsice o kişiyi geçmek lazım. Kurtuluş olmayan tek bir konu vardır ki ilk durakta en güzel yere oturup otobüs yola çıktıktan 1 durak sonra otobüse binip oturan kişinin tepesine dikilen yaşlılardır.
  • Ne zaman ki minibüs bir durakta durduğunda biri kafayı kapıdan uzatıp "bilmem nereden geçiyor mu?" diye soracak olsa o kafa kapıdan uzanmışken şoför gaza bassın gitsin isterim. İnsan neden durakta beklerken yanındakilere sormaz da yolundan bir aracı çevirir ona sorar bilmedim, bilemedim.
  • Sabah sabah otobüse binip bir yerlere giden 70 yaş üstü insanları öldüresiye merak ediyorum. Enteresan poşetler taşırlar genelde bu yaşlılar.
  • Durakta beklerken yanaşan minibüsün yandaki camına bakarım. O cama kaç kıç sıkışmışsa ona göre anlarım kalabalığı. Eğer 3 kıç düşüyorsa anca anca yağmur yağıyorsa binerim. 4 kıç varsa hiçbir şekilde binmem.
  • Bazen öyle otobüsler oluyor ki kalabalıktan yere düşmek bile mümkün olmuyor. O durumda üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum.
  • Otobüslerde en güvenli yerler köşelerdir. Ayakta dururken 2 tarafınızı sabit bir yere dayıyabiliyorsanız sorun yok demektir. Aksi takdirde devamlı arkaya ilerleyen o mutsuz güruhun bir parşası olmanız işten bile değil.
  • Yaşlılara karşı en güzel savunma yönteminin de uyumak ya da uyuyor taklidi yapmak olduğunu savunanlardanım. Ama yurdum yaşlıları da son zamanlarda terbiyesizliği iyice ele aldığı için gelip sizi dürtmeleri de muhtemel. Eğer gelip sizi dürtecek kadar terbiyesiz bir teyze/amcaya denk gelirseniz yapılacak en güzel şey "peki teyze" diyip ayağa kalkıp topallayarak otobüsün arka taraflarına doğru yürümektir. Bu esnada "aman evladım bilemedim" diyen bir teyze olursa "tamam teyze sorun değil sen otur rahat et" diyerek arkalara yürünerek gözden kaybolunur. Madem ben oturamadım oraya beni kaldıran teyze/amca da rahat edemesin, vicdan azaplarına gark olsun.
  • Toplu taşıma araçlarında 2 tane ayrı grup vardır. Bir tanesi her türlü camların kapalı olmasını isteyenler, diğerleri de açık olmasını isteyenler. Ben her türlü camların açık olmasını isteyenlerdenim. Oksijen gibisi yok.
  • Olur da yanıma oturan kişi uyurken kafası kayıp benim omzuma düşerse sabrederim, beklerim, ne zaman ki araç ufak bir tümsekten sekince onun kafası biraz yükselir işte o anda omzumla tam şakağına vurduğum darbe ile beynine giden damarlarını tıkayıp bir anda uyandırıp kendine getiririm hasmımı.
  • Bir de uyurken virajta kafayı cama çapıp, uyanınca da saçı düzeltiyormuş gibi yapıp kafayı sıvazlamak vardır ki en kötüsüdür.
  • Otobüsteki o tutunulacak şeylerin hareketli olması bana çok saçma geliyor. Ne mutlu ki bana sırık gibi boyum sayesinde direk demirden rahatlıkla tutabiliyorum. Gelin görün ki bu sefer de ileri geri salınımlar sayesinde kafayı o demire vurma ihtimali çıkıyor.
  • Eskiden otobüsten hususi otomobillere atılan o sinirli bakışları görürdüm. Artık İkarus'tan Mercedes otobüstekilere de aynı bakışı atanlar oluyor.
  • Yolda bozulan bir otobüsten çıkıp da oradan geçen başka bir otobüse binen insanlara küçümser gibi nefretle bakılıyor ya, çok acı bir durum işte bu.
  • Her sabah aynı otobüse binip işe/okula gidenler düzenli bir çalışma ile araçtaki uykuyu bir ileri seviyeye taşıyabiliyor. Normalde otobüste uyurken nerede olduğu az çok kestirilebilirken bir sonraki uyku seviyesinde otobüse binilip gözler kapatıldıktan sonra bir de açmışsınız ki son duraktasınız. Tabi bu durum sadece son durakta inecek yolcuların yaşayabileceği bir güzellik. Yine de birçok kez son durakta boş bir otobüste şoför tarafından uyandırılma sevimsizliğini de yaşamışlığım vardır.
  • Kapalı trafik açıldıktan sonraki minibüs şoförlerinin haşin ve fevri tavırları ve araç sürmeleri duraktan el eden birine kadar sürebiliyor ya, işte bu da benim yüreğimi son derece burkuyor.
  • Minibüste para üstü beklemek gibi sevimsiz bir durum daha olamaz toplu taşıma konusunda. En kötüsü bu süre boyunca müzik dinlenemez, olur da şoför "kimindi para üstü" diye soracak olursa diye. Hele bir de para üstü 10 kuruş gibi niteliksiz bir para ise bambaşka bir ikilem çıkar. Eğer o parayı ciddiye almayıp müzik dinlemeye başladıysanız ve sizin para üstünüz olan 10 kuruş elden ele dolaşıyorsa sonunda farkedip aldığınızda "bir saattir soruyoruz almıyor adam" diye kınanırsınız. Eğer o para üstü gelmemişse ve gelip geleceğini öğrenmek için "benim böyle böyle bir para üstü vardı" diye soracak olursanız bu sefer de "10 kuruş için ne yaygaralar koparıyor aç gözlü adam püh sana" diye kınanırsınız. Çok pis birşeydir düşük meblağlı para üstü.
  • Sırt çantası olanlar otobüse minibüse binmesin. Baktık olmuyor işte bunca senedir deniyoruz herkes rahatsız oluyor. Olmuyorsa binmeyin işte.
  • Sırt çantasından daha beteri o çizerlerin falan kullandığı yassı ama hayli geniş çantalardır. Hele bir de bu çantanın bir ucundan fırlamış bir T cetveli ucu varsa otobüs ahalisi heyecandan kımıl kımıl olur, hakkıdır.
  • Kapı önünde dikilenleri tartaklayasım gelir. Nice kereler "inerken şuna omuz atayım da dikildiği yerin saçmalığını anlasın" diye düşündükten sonra omzumun ayarını kaçırıp beraberimde otobüsten indirmişliğim vardır bu denyoları.
  • En son model Mercedes otobüslerin de en arka koltuğunun 3 kişilik mi 2 kişilik mi olduğu en büyük sorunsallardır birisidir. Sorsan şoför bile bilmez.
  • Sanırım otobüs içinde yaşadığım en enteresan olaylardan birisi bindiğim İkarus otobüsün çalışmaması üzerine başka bir İkarus otobüs ile arkadan ittirilerek çalıştırılmasıydı.
  • Ne zaman ki bindiğim özel halk otobüsünün muavini uyuyor olsa üzülürüm, hatta sonrasında da kötü geçer o günüm.
  • Minibüste yaşadığım en enteresan olay ise tıkalı trafikte darlanan şoförün yanındaki arkadaşına "sen Tokyo Drift'i izledin mi?" demesi üzerine aldığı "hayır" cevabına "ben daha yeni izledim" dedikten sonra 25 dakikalık yolu 9 dakikada gitmesiydi.
  • Otobüslerde piston görevi yapıp herkesi iterek bütün güruhun arkalara ilerlemesini sağlayan göbekli amcaları sevsem mi nefret mi etsem bir türlü bilemedim.
  • Oldum olası şu ufak sarı dolmuşları da sevebilmiş deilim. Toplu taşıma gibi gelmiyor onlar bana. Toplu olması için en az bir 15-20 kişi lazım sanırım.
  • İkarus otobüslerin ön panelinde yazan "yeni motor rotajdadır" nasıl bir önemli cümle olabilir ki her otobüste en göz önündeki yerde yazar bilemedim. Belki de hayatın sırrı falandır da ben bilemedim.
  • Boş akbil sesi duyulduğunda herkesin akbili bitmiş kişi ile gözgöze gelmemek için boynunu büküp dışarı bakması ne kadar yabancılaştığımızı göstermez mi sizce de?
  • Otobüste birşey okuyamam, hakeza midem bulanır. Okuyanları da pek anlayamam. Hayatınızı neyle bu kadar doldurdunuz da okumaya vakit kalmadı ve sadece otobüste okuyabiliyorsunuz diye sorasım gelir.
  • Minibüslerde sabırla yıllardır öndeki koltuğun arkasında kazınmış, yazılmış yazıları okurum. Şimdiye kadar ilginç isimler dışında pek enteresan birşeye rastlamış değilim. Olur da rastlayan olursa bana başvursun.
  • İkarus otobüslerin en arka camının oradaki reklam panolarıyla cam arasında kalan yeri çanta koyma yeri olarak sevegeldim yıllar yılı. Çanta taşımayı bırakınca bütün özelliğini kaybetti bir anda.
  • İkarus otobüslerde içeri bakan koltuklarda oturunca mecburen karşınızdakinin sıfatına bakarak yolculuk etmek zorunda kalıyorsunuz ya, işte o dünyanın en can sıkıcı şeylerinden birisidir.
  • Otobüslerde cep telefonu ile konuşulamıyor olması da son derece mantıksız geliyor bana. Bu kadar mı aciz birşey yani gelişen teknoloji? Bir de o telefonu kapatın uyarısının altında Türk Kalp Vakfı logosu var sanırım bu yüzden kalp pili olanlar etkilenmesin diye o uyarı var diyor bazı insanlar. Peki cep telefonları sadece otobüste mi etkiliyor kalp pillerini. Madem öyle bir ihtimal var toplu bulunabilecek her yerde yasaklansın cep telefonları.
  • Engellilerin toplu taşıma kullanamıyor olması da İETT'nin en büyük ayıplarından birisidir bence.
  • Bu arada kötü örnek gibi olmasın ama size bir sır vereyim. Eğer doğru taktikleri biliyorsanız basamakta durunca otomatik kapı çarpmıyor.
  • Ani bir fren esnasında toplu taşıma aracındaki herkes bir anca ikiye bölünür. Bir kısım trafikteki birini kınarken kalan kişiler ise toplu taşıma aracının şoförünü kınar.
  • Toplu taşıma aracında bana göre yapılabilecek en güzel şeyler sıralaması 3ten 1e doğru şöyledir: müzik dinlemek, uyumak, müzik dinleyerek uyumak.

Otoyollarda bir potansiyel kriminal

5 Ekim 2009 Pazartesi

Yine bir haftasonu klasiği olaraktan giydim formamı aldım kombinemi yolunu tuttum stadın oturup arkadaşlarla iki kelam edip maçı izlemeye. Bu sezon gittiğim maçlar arasında da en erken başlayanı olan (20:00 idi maç başlangıcı) maç olması nedeniyle de içimde ufak tefek neşe kırıntıları vardı ilk defa evime erken gidip yapacağım türlü çeşitli yemekler yapıp yiyerek neşe ile maç özetlerini izlerim tandanslı. Gelin görün ki ne kadar kısmetsiz bir adam olduğumu unutmuşum ki saat 10da çıkıp, beni dağ başındaki mahalleme götürecek olan minibüslere doğru yürürken ufaktan tebessüm ediyordum. Minibüse binip iyice yerleştikten sonra tıngır mıngır gitmesini keyifle etrafa bakarak düşünmemeye çalışıyordum. Ne zaman ki minibüs Maltepe taraflarına geldi bir duraktaki 2 polis memurunun el etmesiyle sağa yanaştı. Yurttaki her kriminalin minibüslerde olabileceğini düşünen emniyet teşkilatı sağolsun minibüsteki herkesin kimliklerini topladı tek tek teknolojik bir alet ile bakmaya başladı. Bu esnada da en büyük tedirginlik konum olan kimliğin yanlış minibüse verilme durumu (daha önce eşimden dostumdan duymuşluğum olan bir olay) beni derinden endişelendiriyordu. Kimliğimi geri alıp cüzdanıma koyduktan sonra rahata kavuştum. Kavuşmaz olaydım. Kavuşamadım da zaten. Nispeten iç anadolu şivesiyle konuşan ve yanındaki polise göre biraz daha kalantor olan polisin bir kimliği verip minibüse yollamasıyla aldı beni bir endişe yine. Polisin minibüsün içerisine kafasını uzatıp da "hede hödö kim?" diye 2 kere sormasından sonra şoföre "aracı sağa çekip kontağı kapat" demesiyle biraz kıllandım. O esnada kendi kendime "ne olabilir ki, suçlu kimse çıkar direnirse iki dakka linç eder emniyet güçlerine teslim edip yolumuza devam ederiz" diye kendimi avutuyordum. O esnada bu avuntum da yerle bir oldu. Hakeza adı geçen potansiyel kriminal kişi minibüsün şoförüydü. Polislerle 5-10 dakikalık bir konuşma esnasında mahkemeye gitmeyi unuttuğu anlaşılan şoför "arkadaşı arayayım da gelsin arabayı alsın yolcuları götürsün" deyince anladım ne bahtsız bir birey olduğumu bir daha. Sonrasında da yaklaşık 30 dakika boyunca bu söz konusu arkadaş gelmeyince ordan geçmekte olan aynı hattın başka bir minibüsüne sığınarak yolculuğumun daha ayakta, daha tıkış tıkış ve daha kokulu olan ikinci kısmına başlamış bulundum. Netice olarak da yine saat 12'den sonra evine gelmiş yorgun bir genç. Yalan olmuş bir yemek yapıp yeme hevesiyle çubuk kraker yiyen boynu bükük bir genç.

Blog Widget by LinkWithin