televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #42

17 Ekim 2010 Pazar

Geçen sefer lafı uzatmadan direk yazıya geçmem çok hoşuma gitmiş olacak ki bu sefer de aynısını yapıyorum. Aha da yaptım bile.

  • Radyolarda falan şey modaydı bir vakitler, "bu şarkı da tüm sevenlere gelsin" denirdi. Ne zaman "a song for the lovers"ı duysam işte aklıma bu anons gelir.
  • Yeni meskenimden okula taksiyle de minibüsle de gitsem aynı meblağ tutuyor yaklaşık. Ben de konforuma bir zeval gelmesin diye taksiyi tercih ediyorum. Eskiden taksimetre denen alet vitesin oralarda olurdu bakınca görülürdü. Teknolojiyle birlikte taksimetreler de yer değiştirmiş. Şimdi tavşan gibi etrafa ürkek bakışlar atıyorum taksinin içinde taksimetreyi bulayım diye.
  • Eti cin diye bir tüketim maddesi var. Yemek için. Şimdi onun ufak versiyonunu çıkartmışlar. Reklamına denk geldiğimde de "tek lokmalık ufak eti cin" gibi birşeyler söyledi. Bir an aklıma benim o eski büyük eti cinleri de tek lokmada yiyişim gelince "lan" dedim "acaba ben mi yanlış yaptım bunca sene" dedim.
  • Bakkallara televizyon koyulmasının sebebi para üstü beklerken ki o tırt duyguyu bertaraf etmek için midir acaba?
  • Geçtiğimiz günlerde deprem oldu İstanbul çevresinde malum. Deprem olunca Facebook bir enteresan oldu. Herkes "vay efendim deprem oldu çok korktuk" tandanslı yazılar yazmaya başladı. Korkmuş insan Facebook'a ileti mi yazar lan? Çok saçma değil mi?
  • Sonunda HD televizyon satan firmalardan birisi uyarıma dikkat çekti ve "biz burda size çok süper kaliteli HD görüntüler şeediyoruz ama siz eski dandik televizyonunuzdan baktığınız için birşey anlamıyorsunuz" demeyi akıl etti.
  • Başka bir televizyon şeysi de reklamında ekranı ikiye bölmüş bir tarafın renklerini kısmış bir tarafın renklerini açmış gösteriyo. Nasıl bir çakallıktır bu? Hem ayrıca renkli hali de bu televizyondan görünüyormuş diyip televizyon falan almaz ki millet.

Şöyle böyle #40

15 Eylül 2010 Çarşamba

Göz açıp kapayıncaya kadar gelmişiz 40 numaralı şöyle böyle yazısına. Aslında hiç de göz açıp kapayıncaya kadar falan değil bence. Kaç zamandır yazıyorum işte baya baya. Parmaklarıma kramplar girdi klavye başında size güzel yazılar sunayım diye sevgili okurlar. Bir müddet daha abartırsam inanmayacağınızı düşünerek hemen ilk madde ile başlıyorum sevgili okur.

  • Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem ama yaz mevsimi sonlarına doğru MSN'deki kişi sayısında patlama oluyor. Tatilden dönmenin verdiği teknoloji açlığı ile demek ki insanlar veriyor kendini sanal ortamlara.
  • Yıllar yılı böceklerden çekmiş birisi olarak çözüm çok yakınımdaymış. 90'lı yılların sonunda popüler olmuş ayaklı lambalar vardı, acımasızca bir ışık saçan. Halojen lambalı. Gözlemlediğim kadarıyla ilk temas anında böceği simsiyah edip atıyor bir köşeye. Böcekler de ışığa gittiği için bana da bu neşeli çekişmeyi izlemek kalıyor.
  • Wii diye bir oyun aleti var, televizyona falan takılan. Yanlız şöyle bir durum var ki, elinize bir zımbırtı alıp onu sallıyorsunuz, ekrandaki herifçik de ona göre elini kolunu falan sallıyor. Siz siz olun bu Wii'yi çok ciddiye almayın canlar. Bir anda evin ortasında hoplaya zıplaya tepişen, elini kolunu sallayan 2 tane adam oluyo bir anda. Sakin sakin oturduğunuz yerden oynayın.
  • Okulda yıllar yılı gidip okey batak oynadığım adamların 5-6 sayfa CV'si olması çok enteresan. Bakınca birşey de yazmıyor aslında "üniversite boyunca profesyonel ödev yapıcılığı ve hocalara saygı gösterisinde bulunuculuğu" gibi saçma saçma şeyler ama ilk bakışta "lan bu adam bu kadar şeyi nasıl yapmış" dedirtiyor insana.
  • Yemeksepeti sağolsun Pavlov'un köpeği oldum adeta. Ne zaman dışardan bir scooter sesi gelse ağzım falan sulanmaya başlıyor.
  • Bir insan kıyafet alışverişinden tırsar mı? Ben tırsıyorum işte. Çok büyük bi eziyet yahu, dükkana gidilecek, modellere falan bakılaca, üste denenecek. Kış mevsiminin gelmesinden de mütevellit geleneksellemiş 4 yılda bir yaptığım kıyafet alışverişine girecek olmak şimdiden ürkütüyor beni. Bir dükkanda kazaklarla polarların arasına yığılmış kalmış bi şekilde görüyorum kendimi şimdiden. Düşünmesi bile kabir azabı gibi adeta.
  • İlkokuldaki elimize kramplar girmesini sağlayan güzel yazı dersi şimdiye kadar işine yaramış birisi var mı acaba?
  • İlkokul diyince de bir de yerli malı haftası geliyor aklıma. Hiçbişey anlamamıştım ben ondan. Her zaman yediğimiz elmayı muzu daha bir kıymetli gibi okula getirip yiyorduk o haftada galba. Ben ise millete şaka yapmakla meşguldum "naber len yerli malı" gibisinden.
  • Moment of truth diye bi program var Amerikan televizyonlarında. Birini yalan makinasına oturtup sorular soruyolar, sonra eşinin dostunun önünde bi daha soruyolar, doğru cevap verince para kazanıyo. Bu yarışmayı Türkiye'de de denediler nasıl tutmadı anlamadım. Sunucusu da Reha Muhtar'dı hatta.

Şöyle böyle #35

20 Nisan 2010 Salı

Kaza okul derken şöyle bir doya doya ağız tadıyla şöyle böyle yazamamıştım. Gücenme sevgili okur. Bittim la yorgunluktan. Kılımı kıpırdatamıyorum. Ki doğal olan da bu zaten aslında. Kıl kıpırdar mı lan? Neyse daha fazla kıldan tüyden bahsetmeden son dönemin şöyle böylesine geçeyim.

  • Artık aldığım her kola şişesinden bir kampanya bir bedava çıkmasına o kadar alıştım ki kampanyasız kola alınca sanki kazıklanıyormuş gibi hissediyorum kendimi.
  • Geçen gün farkettim ki MSN'de şöyle pis bir durum var. Mesela biriyle konuşurken "neyse benim dışarı çıkmam lazım" diyip vedalaştıktan sonra hala MSN'de online görünce o insanı kişi inceden bir kıllanıyor. Meraklanıyor. "Neden bana yalan söyledin pislik" diye sorası geliyor. Ama aslında gerçekten gitmiş oluyor o sırada o insan. Ama işte hin fikirli olduğumuz için demek ki kıllanmadan edemiyoruz.
  • Bir kişi topluluk içinde konuşurken "aha buraya yazıyorum" derse direk bütün dikkati üzerine topluyor. Dünyanın sırrını verecekmiş gibi bakıyor herkes o insana. Sanki sonra yakasına yapışıp oraya götürüp "hani lan bunu yazmıştın buraya ama olmadı?" diye soracakmış gibi.
  • Geçen gün televizyonda İzlanda'dan gelen kül bulutu sonrası asit yağmuru uyarısı duydunca televizyonda istemsizce "asitten korksak kola içmezdik" dedim. Sonra bir anda kendime yabancılaştım. Televizyonu falan kapatıp yatıp yorganı çektim kafama kadar.
  • Biri bana gelse "bana mutsuzluğun resmini yapabilir misin Abidin?" dese "Öncelikle ben Abidin değilim" diye kendisini düzeltirim. Sonra da yorgun bir şekilde işten yorgun argın gelmiş ve kapının önünde bottan kurtulmak için botun bağcığını çekince düğüm olmuş bir insanı çekerim. En büyük kabusumdur kapının önünde çöküp de düğüm olmuş bir bot bağcığıyla uğraşmak.
  • Geçen hafta hayatımın en aktif asker uğurlamasında bulundum. Ne kadar enteresan bir durum olduğuna da inanamadım. Asker uğurlama arifesindeki olanlara da en büyük tavsiyem adet olduğu üzere malum şahsı havaya atıp tutarken bir güç dengesi sağlayın. Mazallah bir omzuna güçlü kuvvetli biri denk gelirse fırlatınca havada parandeler attırırsınız körpe askere.
  • Bir de askerin bindiği otobüsün önünü kesip İstiklal Marşı söyleme adeti var. O anda otobüs şoförünün bezginliğini dünyada hiçbir başka canlıda görmemişimdir. Kimbilir günde kaç kere böyle önü kesiliyor bu şoför arkadaşın. Askerin içeride ruh hali de bir enteresandır herhalde bu durum esnasında.
  • Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim bir şey de şudur ki nice yıllık dostum olan hemokurhemyazar'ın "ben çok bahtsız adamım" dedikten sonra kısa dönem Ankara bando birliğinde uzman çavuş çıkması üzerine diyecek birşey bulamadım. Bahtsız adam böyle oluyorsa bahtlı adam 9-15 Playstation nöbeti mi tutacak nedir?

Şöyle böyle #34

10 Nisan 2010 Cumartesi

Kaç zamandır yazamamıştım doya doya bir şöyle böyle yazısı. Biriken notlarıma göz gezdirerekten işte huzurlarınızda baharın müjdecisi nisan ayının ilk şöyle böyleleri.

  • Hakimlerin idam kararı verdiğindeki o kalem kırması nasıl bir şekilci harekettir öyle. İnsan gibi söylesene "arkadaşım seni idam edicez" diye. Oraya koysalar titanyum kalemi kırayım derken rezil olmayacak mısın? Veremiycek misin cezayı. Ya da dandik kalem koydular elinde oynarken kırdın. İdam mı edicekler boşuna adamı.
  • Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi ama arasıra başbakan bize sesleniyor. Biz derken ulusa sesleniyor yani. Ama nedense hep gece 12'den sonra sesleniyor. Bilmeyen biri incelese bu durumu Türk'leri gece 12 sularında hep televizyon seyredip o saatlerde uyumayan insanlar sanır.
  • 1 Nisan günü bir şirket sanırım promosyon amacıyla Beyoğlu'na gökten balon yağdırdılar. Benim bildiğim insanlar balonları atıp tutup oynar, birbirine atar, ayağında sektirir falan. Ama bizim güzel insanlarımız bir hınçla hepsinin üstüne basa basa patlatmaya başladılar balonları. Bir Beyoğlu dolusu insan hırsla balonları patlatmak için üstünde tepiniyordu. Ne enteresan tercihleri olan bir milletiz diye hayretle izledim ben de bu olayı.
  • Karadenizli'ye benzeyen bir kamera şakacısı var televizyonda, arasıra denk geliyorum. En çok da şunu istiyorum. Birgün şaka yapayım diye çıksa karşıma da en ufak bir saldırgan ya da hakaretvari tutumunda ağzını gözünü bir güzel kırsam ben bunun. Hatta her kamera şakası dediğinde bir kere daha taşla çırpsam çenesini. Sonunda polise gidince de "böyle böyle beni tehdit etti ben de tanımam şakacı falan" desem keşke.
  • Geçen gün yine kavgalı dövüşlü bir sohbet sırasında birkaç kişi bir açmaza girdik okulda. Eve hırsız girdi mi korkutup "höea ha" diye bağırarak kaçırmak mı lazım yoksa sille tokat dalıp polise mi vermek lazım diye. Ha diyelim polise verdin, bu herif evini biliyor. Bir süre sonra serbest kalınca intikam ateşiyle yanıp tutuşup yine gelir mi acaba?
  • Kocaeline mi yoksa Kocaeliye mi acaba doğrusu?
  • İzlediğim hiçbir dizide karakterler "arabayı nereye parketsem" diye düşünmüyor ya, ne enteresan. Olay İstanbul'da geçiyorsa park yeri bulmak minimum 5-10 dakika alır. Dizilerin bütün gerçekçiliği kayboluyor sırf bu olay yüzünden.
  • Bu arada geçen gün de şunu farkettim. Dizilerde falan parçalanmak üzere değersiz arabalar kullanılır ya. Eski ve yerli arabalardı genelde bunlar. Ama artık benim kullandığım araba da bu gözden çıkarılan arabalar klasmanına giriyor geçen gün izlediğim dizi doğrultusunda. Sevimsiz bir hissiyat bu.
  • Erman Toroğlu bir boru reklamında oynamış. Bana şu dert oldu. Erman'cığım ısrarla otomosyon diyor reklam boyunca. Acaba bizim bildiğimiz otomasyonu söyleyemediği için mi böyle bir kelime çıkıyor ortaya yoksa hakikaten otomosyon diye birşey mi var?

Yetenek bu mu Türkiye? #2

22 Mart 2010 Pazartesi

Daha önce de malum yarışma ile ilgili yazdığım yazının ikincisini yazacağımı hiç tahmin etmiyordum açıkcası. Gelin görün ki bugün yarışmanın bittiğini görünce tekrar birşeyler yazayım dedim. Hatta en iyisi madde madde yazayım da okuması kolay olsun.

  • Türkiye'de bu tip yarışmalarda engelli ya da çocuk olunca sanırım baya bir avantajlı olunuyor. En sıradan işleri bile yapsa finallere falan kalınıyor.
  • Bir çocuk vardı ki unutamadım. Düğün piyanisti tadında, 50 yaşındaki bir emekli devlet dairesi memuru mimiklerine (yani neredeyse hiç) sahip, arabesk söyleyen ve ağlak suratlı bir çocuktu bu. Çocuk bile derken ellerim titredi adeta. Bu çocuk bile finale kaldıydı mesela.
  • Enteresandır ki onlarca ilüzyonistten bir tanesi bile finale kalamadı. İzlerken keyifliydi oysa ki. Ama her çocuğu finale almaktan ilüzyonistlere yer kalmadı.
  • Gurbetçi Türkçe'sinin ne kadar itici olduğunu bir kere daha gördüm bu yarışmada.
  • Bu arada şunu da anladım ki bu yarışma 15-20 sene önce yapılmış olsaydı baya bir Zeki Müren benzeri şarkı söyleyen insan olacakmış. Bugün bile birkaç böyle şarkı söyleyen insan olduydu.
  • Bu arada televizyonculuk açısından da zamanın ne kadar kötü kullanıldığını gördük. Programın başından sonuna kadar devamlı panik halinde reklama gitmeye çalışan bir Acun Ilıcalı kaldı sadece benim aklımda.
  • Şunu da gördük ki ülkede gerçekten bin çeşit insan varmış. Çalışınca her türlü enteresan yeteneğe sahip olabilecek DNA'lara sahipmişiz.
  • Programın en eğlenceli anları genellikle Acun Ilıcalı'nın Hülya Avşar'a söylediği alaycı cümlelerdi sanırım. Bu arada nedendir bilmem ama stüdyo dolusu seyirci de hep Acun'un tarafını tutuyor oluyordu gördüğüm kadarıyla.
  • Bu arada seneye program yine olacakmış sanırım. Çok isterim ki çoluk çocukların çok sıradışı birşey yapmadıkları sürece ilerleyen turlara kalmasın. Koca sahne anaokulu bahçesi gibi oluyor sanki bir anda.
  • En kötüsü de bütün yabancı isimleri de nasıl baltalayabildiğimizi gördüm. Beat box yapan adamlar vardı misal. Bizim halkımız o beat box'ı internet ortamına bigbak, bitbaks, bigbox, bitbok gibi farklı isimlerle taşıdı. Aynı şekilde popping isimli dansı da papi, popi, popik gibi farklı yeni isimlere büründürdüler.
  • Bir de şu dikkatimi çekti ki bazı gruplar 20-30 kişiyle katıldı yarışmaya. Öyle olunca birincilik ödülü de çok matah birşey olmuyor sanki. Adam başı 25 milyar falan düşerdi onlar kazansaydı.
  • Seneye programı çok merak ediyorum, bu seneki finalistleri taklit eden baya bir insan göreceğime eminim mesela. Ayrıca yarışma daha popüler olduğu için daha da enteresan tipler dökülecek yarışma ortamlarına. Yeter ki gözünden süt fışkırtmak gibi faydası, estetiği olmayan şeyleri yetenek sanıp da gelmesinler.

Şöyle böyle #24

20 Şubat 2010 Cumartesi

Çok yıldım sevgili okur. Bu kayıt işlemleri süreci ne enerji ne neşe bırakmıyor bende. Bürokratik işlemlerin başladığı yerde ben bitiyorum adeta. Çok uzatmadan şöyle böylelere geçeyim.

  • Dizilerde falan hep görüyoruz ya ayrılan çiftin romantik erkeği gidip boğazda yüzüğü atar denize. Gerçekten böyle insanlar var mı acaba? Varsa da bir dalgıç kıyafeti kiralayıp boğaza dalmamı sağlayacak kadar çok sayıda mıdır?
  • Şimdi diziler filmler falan başlarken başında +7 +18 gibi uyarılar oluyor ya, işte o uyarıyı görünce daha bir merakla seyrediyor insan sanırım. "Heheyt yaşım gelmiş hakkımdır artık şiddetli film seyretmek hakkımla seyrediyorum kim karışabilir" gibi bir durum oluyor sanki. Yaşım tutmazken de seyrederdim şiddetli film orası ayrı konu.
  • Benim gözümde dünyadaki en pis insan 35 metreden gol yedikten sonra defansa bağıran kalecidir.
  • Şu kış mevsimi geldiğinde çoktan birbirine karışmış olan saçımı sakalımı daha çok seviyorum adeta. İnsanların sıfatları üşürken ben sokağa natürel kar maskesiyle çıkıyormuşum gibi oluyor.
  • Sokakta öğrenci mutfakta Charlie Chaplin yatakta horluyor olurum.
  • Evinde barkında iguana besleyen insanlar var ya mesela ben anlamıyorum onları. İguana çok kaknem bi hayvan. Gözleri bayık bakar, sevindi mi üzüldü mü anlayamazsın, terliklerimi getir dersin cevap alamazsın, şakacıktan bir oynayayım diyemezsin. Ne yapmaya besliyor ki bu insanlar bu iguanaları.
  • Türkiye'ye vize uygulamayan ülkeler acaba Türkiye'den az kişi gidince kırılıyor mudur? Nebileyim mesela Belize devlet başkanı elinde turistik raporları tutarken gözü yaşlı bir şekilde "sırf o sevimli Türk'ler gelsin diye, onlara kolaylık olsun diye vize istemedim ama onların yaptığına bak, 1 kişi bile gelmedi" diyor mudur?

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Şöyle böyle #22

14 Şubat 2010 Pazar

İşte son günlerin şöyle böyleleri.

  • Uçarı kelimesini oldum olası sevegelmişimdir.
  • Uçarı kadar dikkatimi çeken bir diğer kelime de refüzedir. Karşımdaki kişi en ilgimi çekmeyen konuyu anlatıyorsa bile refüze dediği anda pür dikkat dinlemeye başlarım.
  • Bazen televizyonda zap yaparken çok saçma bir durum yaşıyorum. Kanalları değiştirirken reklam olan bir kanala geldiğim esnada bilgisayarda birşey gözüme çarpıyor ve bilgisayara dönüyorum. Sonra tekrar televizyona baktığımda reklam görünce "bu kanalde kesin çok güzel birşey izliyordum, yoksa niye bu kanal açık olsun, reklamlar bitsin de izlemeye devam edeyim" diyorum. Sonra reklamlar bitince de görüyorum ki alakam bile olmayan bir program varmış o kanalda.
  • Hıncal Uluç'a program yaptırmayı bıraktıkları anda NTV Spor tartışmasız bu ülkenin en başarılı ve kaliteli televizyon kanalıdır ibaresinin altına imzamı atarım.
  • Gece geç saatlere kadar oturduğum zamanlarda etraftaki apartmanlarda açık bir tane bile ışık göremeyince kendimi çok sıradışı birşey yapıyormuşum gibi hissediyorum.
  • 2009 yılında çok fazla Türk yapımı film çekildi, sinemalar coşacak falan deniliyordu da şimdi düşününce koskoca 2009 yılından aklıma kalan öyle bariz bir film yok sanki. Nereye gitti bu onca film. Kanal-i-zasyon ve Neşeli Hayat dışındaki filmler hakkında bin türlü reklam olayı yapıldı televizyon kanallarında, onlardan başka birşey de göremedim pek.
  • Ne zaman ki toplu yemek yenilen bir yerde masamdaki birisi ayranın kapağını çalkalamadan önce açar, işte ben gerilimden ve kahrımdan ölürüm. Nedense masadaki herkesin ayranlarını çalkalayıp çalkalamadığını da takip ederim.

14 Şubat saplarına tavsiyeler

İşte Parahuman'dan dev bir hizmet daha. Nedendir bilmem ama sanki okurlarımın çoğu sapmış ve bu yaklaşan sevgililer gününü kara kara düşünüyorlarmış gibi hissettiğim için "Saplar için 14 şubatı atlatma taktikleri" tandanslı bu yazı ile karşınızdayım. Her ne kadar son 4 yıldır 14 şubatları sap geçirmiyor olsam da ondan önceki ve hayatımın daha büyük bir süresini kapsayan süreç boyunca yaşadığım hissiyatları düşünerek bu tavsiyeler silsilesi ile karşınızdayım.

  • İlk olarak bu yersiz güne sevgililer günü demek yerine 14 şubat demekle işe başlanmalıdır. Yani günün içeriği zihinden uzaklaştırılmalı, alelade bir tarihmiş gibi yoğunlaşılmalıdır.
  • MSN gibi toplu iletişim araçlarınız mümkün mertebede meşgul konumda olursa bunun da faydasını görebilirsiniz. Bu gün ile ilgili geyik yapmak isteyen sap hemcinsleriniz birşey yazdığında cevap vermeyerek bu sevimsiz şakalardan kurtulabilirsiniz.
  • Eğer bu gün için karşı cinsten birisi ile buluşup birşey yapma gibi bir planınız varsa, bu karşı cins kişisi bir gönül ilişkisi kuramayacağınıza son derece emin olduğunuz birisi ise erteleyin. 14 şubatın tesiri ile düşen standartlar neticesinde herkes etrafındaki insanlara daha fazla bir sevgili potansiyeli gözüyle bakar duruma gelir. Sonrasındaki ızdırap verici nazikçe reddetme durumlarında kalmak istemiyorsanız baştan kendinizi garantiye alın ve bir birliktelik düşünmediğiniz karşı cinsten birisi ile buluşmayın.
  • 14 şubattır diye güvenip her önünüze gelene de aftosluk teklif etmeyin. 14 şubatı zaten nahoş bir şekilde geçirecekken bir de üstüne aynı gün içerisinde birkaç kere reddedilmiş olmayı da eklemeyin.
  • Ana haber bültenlerine kesinlikle bakmayın.
  • Alışveriş merkezi ve sinemalardan da kaçınmak gerekir. Ahalisi hiç değişmeyen yerlere gitmekte fayda var. Kısacası sevgililerin gidip gezmeyeceği yerlerdir bunlar. Örneğin 14 şubat için dışarda yiyeceğiniz yemekler için esnaf lokantaları tercih etmenizde fayda var.
  • Eğer bir doğrultuda gözünüze peluş, balon, kırmızı ya da kalp gibi birşey çarparsa yolunuzu değiştirin. Çünkü o doğrultuda kesinlikle daha fazlası da vardır.
  • Bugünü en rahat geçirmenin yollarından birisi de hemcinslerinizle birlikte zaman alan aktivitelere gitmektir. Bu aktiviteler de seçilirken ortamda sadece hemcinslerinizin olmasına dikkat edin. Örneğin erkekler için hesabına oynanmış ve 100 puandan başlanmış bir okey oyunu ve kahve ortamı bu durum için birebirdir.
  • "14 şubatta bütün yalnızlar kendileri gibi yalnızları arar" gibi saçma bir inanca kapılıp da bugün için kendinizi ümitlendirmeyin. Bugün standartlar her ne kadar düşse de yine de ilerleyen tarihlerde o standartların eski yerine yükseleceğini hatırlayın. Ayrıca bu avuntu ile kendinizi kandırarak ve ümitlenerek 14 şubatı yaşamaktansa kabullenerek ve metanetle karşılamak daha avantajlıdır.
  • Acil melankolik durumlar için de cebinizde bir paket çukulata bulundurmak işe yarayabilir.
  • Çiçek satan ablalarla hiç muhatap olmayın. Eğer ki bir yerde birini bekliyorsanız kesin gelip "abe alasın sevdiceğine bir çiçek" falan derler. Eğer ki cevap verip "benim sevgilim yok abla" derseniz daha beter üstünüze gelirler, hatta belki de kalbinizi kırarlar. Çiçekçiler basit bir güzergah izledikleri için uzaktan gelirken gözünüze kestirip doğru birkaç adımla onlarla bir diyaloğa girmemek en iyi yöntemdir.
  • İnternet ortamı da bu günde biraz riskli olacağı için illa bilgisayar başında oturan birisiyseniz ya kafa oyalayıcı oyunlara başvurun ya da aksiyon ya da komedi filmleri falan seyredin.
İşte böyle birkaç basit tavsiye belki de binlerce kişinin yarınını çok daha neşeli geçirmesini sağlayacak. Kimbilir belki de bu saplar elele verip önümüzdeki yıllarda 14 şubat denen günü tarihe de gömebiliriz. Bu yazıyı okuyan ve sevgili sahibi birisi eğer ki "14 şubat çok güzel birşey sevgiliyle eğleniliyor işte" falan diyorsa ona da cevabım şudur ki eğer sen sevgilinin kıymetini bilmek için böyle bir günü bekliyorsan sen zaten ayrıl o sevgiliden. Tüm okurlarımın tüketim çılgınlığından uzak bir sevgililer günü geçirmesi dileğiyle efem, görüşmek dileğiyle.

CNN Türk ve Recep İvedik

13 Şubat 2010 Cumartesi

Belki de Türk medya dünyasının en bağdaştıramayacağım iki sembolünü aynı başlığa böylesine bir konu ile yazabileceğim hiç aklıma gelmezdi. CNN Türk çok düzgün Türkçe konuşulan ciddi falan bir haber kanalı. Recep İvedik ise küfürlü kıllı falan bir sinema karakteri. Ancak hayretle izlemekteyim ki 5 tane son derece gözlüklü ve entellektüel insan oturmuş bir saati aşkın bir süredir Recep İvedik'i övmekteler.

Recep İvedik de toplumsal bir sembole dönüşmek üzere neredeyse. Ezilmiş halkın samimi, gülen ve kıllı yüzü olarak bir tarafın nefret ile bir tarafın neşe ile baktığı ve toplumun kesin çizgilerle baktığı bir karakter oldu. Şimdi de görüyorum ki bu CNN'deki elitist elitist konuşan bu abiler de ufak ufak Recep İvedik'in çok da kötü birşey olmadığına, çocukların bunu izleyince küfürbaz olmadığına dair laflar etmek istiyorlar. Bu esnada ben de Recep İvedik ile ilgili düşüncelerimi söylemezsem çatlıycağım için yeni bir paragrafa geçiyorum.

En başından beri Recep İvedik'i izlemeden beğenmeyenleri ve yerenleri hakir gördüm diyebilirim. Ama onların açısından bakınca da mantıklı sayılabilir bir durum beğenmemeleri. Beğenmemişler çünkü anlamamışlar bu karakteri ve böyle bir karakterin olabileceğine de inanmamışlar haliyle. Gelin görün ki ben ne zaman bir minibüse binsem ya da sahil yolu civarındaki yeşillik alanları görsem ya da bir alışveriş merkezinde yürüyen merdivene çok da aşina olmayan birinin o alete bakışını görsem inceden inceden gülerdim. Etrafımda birileri varsa hep birlikte gülerdik hatta. Recep İvedik de bunların toplanıp derlenmiş ve biraz abartılmış hali sadece. Gel gör ki Nişantaşı'nda yaşayayıp her yere taksiyle giden birisi bunları görebilir mi? Göremez tabi, o yüzden de inanmaz bu karaktere ve beğenmez.

Böyle basit bir durum iken bu Recep İvedik konusu neden en ciddi haber kanallarına böyle bir tartışma konusu olduğunu anlayamadım ben. Çocuklara falan zararı yoktur, sinematografik açıdan çok birşet vadetmez, bu filmi izlemek de gülmek dışında insana pek bir katkı sağlamaz. Bu basit gerçekler bilindiği sürece üstüne konuşmak da gereksizdir bence. Ayrıca Recep İvedik de ülkenin en yüksek gişesi olan filmiyse zaten başarılıdır daha üstüne söylenebilecek pek birşey yoktur. Toplum da Recep İvedik'in tek sinema tarzı olmadığını anlayıp kendilerine duygusal ve entellektüel yönden birşeyler katabileceği filmlere de gitmesi gerektiğini bilirse sorun kalmaz. Ki bu açıdan da Recep İvedik'in sinemayla arası olmayanları da sinema salonlarına çekerek ileride belki de çok kaliteli filmler izlemelerini sağlıyor olması gibi de bir gerçek var. Bir de beni rahatsız eden şöyle bir durum da var ki Recep İvedik'i çok seven bir sinema izleyicisi Issız Adam'ı falan izlediğinde biti kanlanıp Çağan Irmak'a ya da o filme dil uzatma gereği duymazken, Issız Adam'ı izleyip beğendiğini söyleyenler "hmmm Recep İvedik mi, tabi ki izlemiyorum, çok seviyesiz birşey, sinema bile değil, yasaklanmalı bunlar kaldırılmalı, bizim toplumumuz bundan anlar anca" gibi şeyler söyleme hakkını kendilerinde bulabiliyor. Yorum yapacağı yoksa bile yapıyor. İzlemeimşse bile yapıyor bu yorumları. Elitistliği damarlarında hissediyor çünkü. Umarım ki Recep İvedik üzerinden de böyle polemikler devam etmez, isteyen istediği şeyi seyreder, diğer filmleri de yermez.

Televizyondan gelen ilk bilgi

10 Şubat 2010 Çarşamba

Televizyon seyretmeyi ata sporu bellemiş bir toplum olarak tahminim şudur ki Türkiye'de ki insanların %90'ından fazlası ev içerisinde oldukları sürenin %90'ını bir şekilde televizyonla alakalı geçirmektedir. Bu kadar izliyoruz ediyoruz da magazinsel olayları ve güncel haberleri çıkarınca insanların aklında kalan bir bilgi var mı diye merak etmişimdir hep. Benim açımdan enteresan olan ise ben televizyondan öğrendiğim ilk bilgiyi hatırlıyorum.

En çocukluk zamanıma tekabül eden dönemlerde Susam Sokağı'nda sayılar harfler falan olurdu her gün mesela onları zaten biliyordum ben, ama ilk defa televizyondan duyup öğrenip beni şaşırtan bilgi ise o zamanlar da benim için tanıdık bir sima olan Barış Manço'dan geldi. Dünya'ya açılmadan önce Türkiye'yi gezip anlattığı programında Karadeniz'in sempatik bir şehri olan Giresun'a gittiği bölümde söylediği üzere Giresun eskiden en çok kiraz yetiştirilen yerlerden birisi imiş. Kirazın latince karşılığı da kerasus imiş. Kerasus yetiştirilen yer de Kerasun imiş. Giresun'un ismi de burdan gelmekteymiş.

Totalde bir şekilde 20 yılı aşkın süredir televizyona bakan (ki öğrencilik hayatım boyunca bilgisayar hayatım aile büyüklerim tarafından baltalandığı için bu süre zarfında daha çok televizyona bakan) bir Türk genci olarak bunca yıllık televizyon izleyiciliğim neticesinde aklımda kalan bu ilk öğrendiğim şey beni şaşırtagelmiştir hep. Ben de nasıl bilgiye aç bir çocukmuşsam bunca yıl geçip hala unutmamış olmam da başka bir enteresan durum.

Son 5-6 yıldır ise televizyon ile ilişkim çok az. Çünkü artık internet sağolsun kendi izleyeceğim öğreneceğim bilgileri bile kendim seçebiliyorum. Bana göre bilgi dağarcığım artık televizyon kanalları sahiplerinin keyfine bırakılacak kadar kıymetsiz değil. 20 sene sonra düşününce bu izlediklerimden hatırlamaya değer bişeyler olsun mantığıyla bakıyorum artık medya araçlarına. Hepinize faydalı multimedyalı günler dilerim sevgili okurlarım.

Şöyle böyle #16

21 Ocak 2010 Perşembe

Sevgili okur bu final haftası denen şey peydah olduğundan beridir blogu ikinci plana atmış durumdayım ancak siz de bana hakvermişsinizdir. Ha aranızdan biri çıkıp "ben sana bütün dersleri anlatırım projeleri de yaparım" diyorsa o zaman tamam.

  • Final haftası dedim de aklıma geldi. Sınavdan çıktıktan sonra sınav konuşan insanları odunla dövesim gelir. Sınavdan çıkmış da doyamamış gibi bir de uzata uzata anlatır bunu böyle çözdüm şunu böyle çözdüm diye. Her sınıfın %40'ı falan böyle adamlardan oluşur ve kalan %60'ı da esir eder adeta.
  • Eğer ki televizyonda 10 üzerinden 7 puan verebileceğim birşey varken kanal değiştirip 8 9 10 puanlı birşey ararsam kesinlikle bulamam ayrıca ilk kanala dönünce 7 puanlık programın da reklama girdiğini görüp 5 puanlık birşey izlemeye başlarım. Elindekiyle yetinmek gerektiğini böyle öğrendim ben işte.
  • Son zamanlarda House MD diye bir dizi izliyorum. Düşündüm de tıp okuyor olsam bu final döneminde dizi izleyerek ders çalışmış olacaktım. Benim bölümümle ilgili bir dizi yapılmaz hiç zaten hep böyle doktorlu falan diziler yapılır.
  • Bu dizide huysuz, sinirli bir doktorun hastanede yaşadıkları falan anlatılıyor bu arada. Şimdi düşündüm de "bu dizi beni tıp sisteminden soğuttu tedavi olamadım" diyerek bir tazminat davası falan açsam kazanabilir miyim acaba. Evet aklım hemen böyle şeylere çalışır.
  • İnsanın kafası buna çalışır dedim de aklıma geldi. Bir vakitlerde gökten beyaz beyaz soğuk yumuşak birşey yağmış. O zamanki insanların aklına gelen ilk şey ne olmuş? O beyaz şeyleri sıkıştırıp yuvarlak hale getirip birbirine atıp kartopu savaşı yapmak. İnsanoğlunun kafası bunlara çalışıyor işte anca.

Şöyle böyle #14

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sevgili okur, (eğer ki bu esnada içinden "efendim" dediysen en gözde okurumsun demektir) yine bir final dönemi öncesi gerginliği ve yoğunluğu var üzerimde. Hatta okulda herkesde var bu gerilim. Olur da bu süre boyunca yazı performansım düşerse sağda solda arkamdan konuşmayın e mi sevgili okurlarım.

  • Şu gezmeli TV programlarını yapanları hep çok kıskana gelmişimdir. Oh hem diyar diyar gez, yediğin içtiğin üstüne kad kalsın, 1-2 saat gördüklerini anlat, üstüne bir de para al. Ne güzel hayat la o öyle.
  • Boğaz köprüsüne falan zam geldiğinde aklı evvel haberciler gidip hemen o gece röpotaj yapıp sonra da aradıklarını bulamayınca üzülüyorlar ya, işte o durumu çok seviyorum. "He he ne oldu beyefendi 3 dakika önce geçseniz indirimli olacaktı" diyip de arabadaki adamın "he ne olacak sağlık olsun" deyip geçmesi üzerine angut gibi kalıyor bu haberciler. Sanki arabadaki adam da 50 kuruş fazla veriyor diye o sırada arabadan inip kendini yerden yere atacakmış gibi bir beklentileri var sanki.
  • Geçen gün yine gördüm 2010 için kahinler çıkmış "şöyle olacak böyle olacak" diye sallıyorlar. Bu haber yerine gidip de kahinlere "hacı sen 2009'da bunlar olacak dedin ama bunlar olmadı ne diyorsun buna" deyip de onları orda mal gibi bıraksa 70 milyonun karşısında çok daha süper bir haber olur bence.
  • Kadınların ne kadar kaprisli canlılar olduğu şu bayan kelimesine olan sebepsiz tepkilerinden bile anlaşılabilir bence. Bir erkeğe gidip bay diyince gücenir mi? Hayır. Kadın olunca bayana gücenebilir ama işte.
  • Şu dünyadaki en sevimsiz görüntülerden birisi takım elbise giymiş çocuktur. Çocuksan çocukluğunu bil kardeşim böyle denyo çocuk mu olur?
  • Bu 3G'de gizli numaradan birini aramak için aynı zamanda bir de kar maskesi takmak gerekiyr sanırım. Görüntülü ya hani.
  • Bu hafta en büyük hüznü pazartesi sabah 5'e kadar neşeyle kar yağışını seyredip bir yandan da okulun internet sitesinde bir duyuru görmeyi umarak oturdum bekledim. Sabah da evden çıktığımda dağbaşındaki biricik mahallemde 5 cm'e yakın karı gördükten sonra medeniyete inince kar bile yağmamış olduğunu görünce ciğerimden bir parça koptu adeta.

Şöyle böyle #11 (Yılbaşı özel)

29 Aralık 2009 Salı

Hırpani okuldan gelmiş ruh halime rağmen dayanamadım siz biricik okurlarımı yazısız bırakmaya. İşte belki de yılbaşından önceki son şöyle böylelerim. Şimdiden uyarayım biraz yılbaşı özel şöyle böylesi tadında bir yazı olabilir bu. Yılbaşıyla hiç işi olmayanlar okumayabilir yani.

  • Yılbaşı deyince aklıma geldi de şu Aralık ayının en son okul ve iş gününde "seneye görüşürüz ehehe" diyen hiçbir insan ilerde önemli bir yere gelemeyecek olandır. Yapmayın o yüzden.
  • Bir de şu kırmızı don hediye alma durumu ile ilgili de şaka yapılmasın artık. Nereden çıktıysa bu adet birisi de bana açıklasın ayrıca. İlk kimin aklına gelmiş yani bu durum?
  • Benim gözümdeki en cesur kişi yeni yılın ilk saatlerinde Taksim'de yürüyebilecek olandır. Nasıl insanlar doluşacak bu sene de merakla bekliyorum hareketli Taksim gecesi görüntülerini.
  • Türk kanallarının yeni yıl şarkılarını duyduktan sonra Discovery Channel'ın yeni yıl için yaptığı 2 şarkıyı duyunca ülkemizin müzikal gelişimi adına öyle bir endişe kaplıyor ki içimi, bu derdimi nereye haykırsam geçmiyor. Merak edenler için işte şarkı 1 ve şarkı 2. (Şimdi linkleri eklerken bir daha dinleyeyim dedim de çok ince güzelliklerle dolu şarkılar. Özellikle ilk şarkının sonundaki Hawking'in şarkıya katılması. Ayrıca sevgili okur sen de önce yazıyı okumayı bitir sonra dinle e mi canım?)
  • Malumunuz olan tıngır mıngır arabamla ilgili beni efkarlandıran bir nokta var ki evin önündeki otoparkın hunharca eğimli olması. Diyeceksiniz ki ne olmuş yani? Ben de derim ki eğimli otopark otomatik vites arabası olana güzel. Benim canım çıkıyor diğer arabalara dokandırmadan park etmek için.
  • 1 Ocak'ta ki anahaber bültenlerinde "işte yeni yılın ilk bebeği" haberi görmezsem anlayamıyorum yeni yıla girdiğimi. Ayrıca şimdi düşündüm de herhalde moral bozmasın diye "yeni yılın ilk öleni" gibi haberler yapmıyorlar.
  • En büyük korkum bir yılbaşı eğlencesinde okuldan tanıdığım bir hoca ile karşılaşmak. Kabus gibi. Düşünsenize 2 gün önce sınıfta diferansiyel denklemler anlatan adam yılbaşında kafasında süslü takke ağzına düdük karşımda hoplayacak zıplayacak. Ben bir daha nasıl dinleyeyim ki şimdi o dersi? Sırf bu yüzden yıllardır yılbaşlarını (yılbaşılarını?) evde geçiriyorum dersem bana inanır mısınız? İnanmayın. Üşendiğim için evde geçiriyorum.
  • Evde geçirilen yılbaşının da en büyük numarası mandalina, çerez ve dansözdür herhalde. Şimdiki gençler olarak pek dansözün kıymeti bilinmiyor sanki ama 40 yaş üstü beylere dikkatle bakınca (TRT'nin tek kanal olduğu dönemden bir alışkanlık herhalde) evde en ufak bir dikkat dağıtıcak hadise istemezler o dansözler çıktı mı.
  • Bir de yeni bir adet dikkatimi çekti ki yeni yıla girerken evde nar kırıp kesip yemek. Evin bereketini arttırırmış inanışa göre. Bu adetleri kim çıkarıyor bilmiyorum ama keşke nar yerine hindistan cevizi falan deseymiş de gece gece herkes elinde çekiç testere tak tuk girişseymiş hindistan cevizciklerine. Daha aksiyonlu olmaz mıydı böyle?
  • Yılbaşı öncesi bir de her şirketin (en ufak bir bakkalın bile) eşantiyon olaraktan takvim ya da ajanda verme tutkusu vardır. Biz de nasıl bir milletsek daha bunu reddedeni görmedim. "Birgün mutlaka işe yarar" diye alırım bende. Ama inanın sevgili okurlar evde 1999'dan kalma kapağı açılmamış ajanda var. Belki aynı günler bir daha denk gelirse kullanırım diye duruyor herhalde.
  • O kadar uzun yıldır yılbaşında kar yağmıyor ki artık dükkanının camına kardan süs yapan dükkanlara sürrealist gözüyle bakıyorum. Gerçi onun yerine yağmur yapsa daha mı hoş olur diyeceksin. Evet olmaz ben de biliyorum.
  • Eskiden yılbaşında çalışanlara üzülürdüm, artık imreniyorum. Benim haftalardır ızdırap içinde yaşadığım "yılbaşında ne yapsam lan" ikilemine (ikilem de değil hatta çoklam) kapılmıyor onlar. Ayrıca dünyaya da somut bir katkıları oluyor. Benim gibi mandalina yemesinden iyidir herhalde.
  • Yılbaşı günü televizyonda binbir tane eğlence programı şov falan oluyor ya, o şovları çekenler oynayanlar yayınlayanlar falan hiçbiri o günü televizyon karşısında geçirmiyor olması çok büyük bir ikiyüzlülük gibi geliyor bana. Madem o kadar övüyorsunuz şöyle güzel yılbaşı programı yaptık böyle güzel yılbaşı programı yaptık oturun izleyin siz de o zaman evinizde. Ne o laylalarda reynalarda kutlamalar falan?
  • Yılbaşının bana göre en keyifli hadiselerinden birisi de zaman farkı mevzusundan diğer ülkeler nasıl girmiş onu izleyebilmektir bence. Elin Japonu Korelisi Avustralyalısı yapmış şahane havai fişekleri bam güm atıyor falan. Ben de Rusya falan gibi enlemesine uzun ülkeleri düşünürüm. Bir ucu girecek diğer ucu daha sonra mı girecek nasıl olacak? Ortak saat de kullanılmaz öyle büyük bir ülkede. Ya da Türkiye'deki şu saatleri geri alma olayı bu yılbaşına gelse ne güzel olmaz mı? İki kere kutlamış olurduk.
  • 2010 size de çok acayip gelmiyor mu? Misal bana 2000'e girmek kadar enteresan geliyordu. 2000'e girdikten sonra bir iki üç diye sonuna ekleye ekleye gideriz diye tahmin ediyordum. Ama bu aradaki 10 bozacak işi. Bir de şu 2000'den sonra doğmuş çocukların doğumyılını söylemesi olayı enteresan. Ben akranlarıma falan sorduğumda "86lıyım" "87liyim" gibi cevaplar alıp bunu tatmin edici bulurum ama biri gelip de bana "2liyim" derse hiç hoşuma gitmez. Zaten iyice yaşlanmış gibi hissediyorum. Minibüste "amca parayı uzatır mısın" diyen çocuğa "git kendin ver" demişliğim var. Bir kere de takside "abi valla sen 30 yoksun en fazla 28 falan" diyen bir taksici vardı ki ona böyle birşey söylemeye pek yemedi.
  • Yılbaşı olayının beni en enterese eden yanı yılbaşı piyangosudur. Hatta bu sene kendime çıkacağından emin gibiyim. Şöyle bir strateji belirledim ki insanlar gidip bütün çıkmayacak biletleri alacak. Ben de en son gün gidip kalan ve tutacak olan biletleri alıp zengin olacağım. Akşam haberlerinde de sırıta sırıta "ikramiye ile 600.000 binek otomobil alınabiliyor" haberine bakıp "ohooo ben pazarlıkla 700.000 tane alırım o zaman" diyerek sevineceğim.
  • Yurdumda yılbaşı kutlanmasına karşı olan bir grup insan var. Dikkat ettim ki onlar yılbaşında eğlenmemekle kalmayıp iyice bir de somurtuyor. "Madem bugün eğlenmiyorum eğlenmediğim de iyice belli olsun, biraz limon yalayım da iyice ekşitebileyim suratımı, daha bir kaknem olayım" der gibi bir halleri var. En eğlenilen yerlerin yakınında durum kollarını bağlayıp oturduğu yerde somurtabilir bunlar her an, hiç şaşırmam.
  • Şimdiden siz sevgili okurlarımın hepsine iyi seneler derken şimdi aklıma gelen bir fikir doğrultusunda "acaba yeni yıla girilen anlarda oturup blog mu yazsam" diye düşünerek yılbaşı anlarını ne kadar çılgınlarmışcasına ve coşkulu kutlayacağımın ipuçlarını size vermekten kıvanç duyarım. Neşeli seneler sağlıklı yıllar dilerim efem.

Şöyle Böyle #3 (diziler özel)

26 Kasım 2009 Perşembe

Kaç zamandır görüp aklıma gelip yazamadığım ufak tefek şeyler birikti yine. Ancak bu sefer spesifik bi konu üzerine çok fazla birikti. Bu şöyle böyle yazımda, sizin de müsadenizle dizilerden bahsetmek istedim, özellikle dönem dizilerinden ve romanlardan çevirme dizilerden. Ayrıca 150 numaralı yazım olması da ayrı bir gurur kaynağı.

  • Bir anda düşündüm de ben klasik olabilecek gibi süper bir roman yazmış olsam bunu dizi yapacak adamın alnını karışlarım. O kadar yazmışım etmişim biri sonra kafasına göre sağını solunu değiştirip uzatıp dizi yapıcak bir de milletin diline düşürecek.
  • Şimdi baktım Aşk-ı Memnu dizisi 1900 yılında yazılmış. Bu döneme nasıl bu kadar başarılı uyarlanabilmiş olduğunu anlamadım. O dönemde biri alıp başını gidince köşklerde herkesin içine dert olurmuş faytonlarla ararlarmış, şimdi öyle değil ki bir telefon açıyorsun çıkıyor yeri ortaya. Cep telefonu diye birşey var. Daha da ilginç kısmı dizinin tanıtımında gördüğüm kadarıyla bir karakter diğer 2 karakterin hararetli birlikteliğini bir el kamerasıyla kaydediyor cd'ye kaydediyor da yolluyor. Kitabın orjinalinde nasıl olabilir peki bu? O karakter diğer 2 karakterin yağlı boya tablosunu mu yapıyordu kanıt olarak?
  • Hanımın çiftliği dizisini ne zaman izlesem alıyor beni bir gülme. Dönem arabası diye koymuşlar o yılların arabalarını, heyhat (dönem dizisi yazıyorum diye ben de eski kelimeler kullanıyorum) o yılların arabalarında ne süspansiyon ne konfor olmadığı için koskoca çiftliğin sahibi hoplaya zıplaya bir komik gidiyor arabanın içinde. Köy ahalisi de arkasından geyiğini yapmıyorsa adam değilim.
  • 1982'de geçen bir dönem dizisinde de kıyafetler ve birkaç araba ile dönem havası estirilmeye çalışılmış ancak yetmiyor haliyle. Biraz geniş bir çekim yapalım deseler her taraf teknolojik öğeler çanak antenler dolu. Haliyle yakın çekim izlemekten insana daral geliyor. Zaten topu topu 4-5 kapalı mekanda geçiyor bütün olaylar.
  • Dizilerin yaz dönemi çabaları da çok içler acısı oluyor bazen. Kimileri senaryoyu uyduruyor bir anda bütün karakterler tatile gitmiş gelmiş oluyor dizinin olmadığı süre boyunca. Ama ne hikmetse yaz biter bitmez konular bir anda tekrar pörtlüyor. Koskoca yaz hiçbir gelişme olmayan konular bir anda yaz bitince tekrar ortalığa dökülüyor.
  • Diğer türlüsü de kötü. Bir karakter tam kapıdan eve girmek üzereyken sezon bitiyor, dizi için 1 saniye sonra yeni sezonda adam kapıdan bir giriyor ki saçları değişmiş, bronzlaşmış, surat biraz kırışmış falan. Ne mübarek kapıymış diyor insan izlerken.
  • Bu kadar yerdim ancak bir de şu var ki eloğlu en fazla 40 dakikalık diziler çekerken bizim ekipler nasıl başarıyorsa her hafta 90 dakikalık diziler çekebiliyorlar. Her hafta neredeyse dandik bir film çekiyormuşcasına bir performans söz konusu yani.
  • Bu arada dönem dizileri için dönem kostümleri kolay bulunabiliyor anladığım kadarıyla ancak dönem bıyığı herkeste olmuyor. Misal o 1980'lere has olan bıyık belli başlı oyuncularda çıkıyor anladığım kadarıyla ki nerde bir 1980'lerle ilgili dönem filmi ya da dizisi var hep aynı adamlar oynuyor. Kadınların işi daha kolay, bir geri kafalı kuaför marifetiyle hallediyorlar.
  • Dönem eskidikçe hal tavır da eskiyor da kelimeler pek bir modern kalıyor nedense. Seyirciler anlamaz o eski kelimeleri biz günümüz Türkçe'siyle konuşalım en iyisi diye bir karar almışlar da oynamışlar gibi olmuş. Saçma geliyor bana. Bir dizide bunu kırmayı denemişler onda da tek eski kelime "oh ne güzel" yerine hoplaya zıplaya araba kullanan çiftlik sahibinin söylediği "âlâ" kelimesinden ibaret.
  • İsimlerin de romanlardaki orjinal isimlerin kullanılması yadırgatıyor bazen kendisini. Kot pantolon giyen Behlül ya da UGG bot giyen Bihter olur mu la hiç. Behlül dediğin frak giyer Bihter dediğin döpiyes giyer.

Türk televizyonlarında sinsi tuzak

12 Kasım 2009 Perşembe

Kırk yılda bir dersim erken bitti de eve öğlen saatlerinde gelmiş bulundum. Gelmez olaydım. Sıkıntıdan patlamayayım diye televizyonu açtım ve bir adet hiçbirşey anlamadığım Ece Erken programı ve dehşete düştüğüm 3 evlilik programından bir tanesindeyken mecburen bıraktım kumandayı elimden. O esnada da kulak kabarttıkça hayretlerden hayretlere düştüm.

Cüsse ve kilo olarak Bülent Ersoy'dan hallice bir hanım teyze oturmuş. Bir amca da bir müddet kendini övüp mal beyanını yaptıktan sonra geçti paravanın öte tarafına. Ezile büzüle bir giriş yaptıktan sonra 2 taraf da başladılar kendisini anlatmaya. Bu esnada bey amca bir jest düşünmüş kendince "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" diyerek kendi yöresinden getirdiği bir tabak tatlıyı uzanaraktan paravanın öte tarafına ulaştırdı. Ulaştırdı ulaştırmasına da kadına bir haller oldu. Yalandan boş çatalı bir kere ağzına götürdükten sonra tabağı nerelere koyacağını bilemedi. Başladı "yemem ben bunu al" diye bir yerlere uzatmaya çalışmaya. Daha önce de tatlı yemeyen insanlar görmüştüm de hiç bu kadar oturduğu yerde kımıl kımıl olanını görmemiştim. Ben de giderek merakla "bu tosun gibi teyze nasıl oldu da tatlıyı reddetti" diyerek hayretle televizyona bakarken hanım teyze patlattı içindeki bombayı ve seyircilere dönüp kaşlarını hayretle kaldırarak kısık bir sesle "büyü falan yaptırmış olmasın" dedi Gulyabani görmüş Şener Şen edasıyla. Ben ise diyecek birşey bulamadım da bu yazıyı yazdım.

Evrimin sansürsüzü baş ağrıtır

24 Eylül 2009 Perşembe

Dün gece Genç Bakış adlı programdan sıkıldıkça diğer kanallara bakarken neredeyse aynı berbatlıkta başka bir programa daha denk geldim. Yiğit Bulut'un sunduğu Sansürsüz isimli programın da tartışma konusu evrim teorisi idi. Sadece yurdumda mümkün olan bir şekilde de evrim teorisi karşıtı olarak beliren 3 kişinin tek dayanağı "Tanrı var demek ki evrim yoktur" idi.

Bir önceki yazımdaki gibi bu programda da sunucu yetersiz kaldı. Hatta yeterli olmak için hiçbirşey yapmadı. Haliyle herkes katılımcılar da "ben daha çok bağırayım da haklı sansınlar" gibi bir inanca sarıldı. İşin sevimsiz kısmı ise 3 bilim insanı karşısına 3 anlayamadığım insan koymuşlar. Anlayamadığım insanlar da hiçbir tez öne sürmeden sadece karşı tarafı yadırgamaya and içmiş. Hatta bir ara şu diyaloğa tanık oldum.

Anlayamadığım insan: Şimdi bana cevap verin madde ezeli ve ebedi midir?
Bilim insanı: (Türlü uzun açıklamalardan sonra) evet öyledir
Anlayamadığım insan: Ya işte evet böyle söylemek zorunda çünkü başka birşey söylese onu aforoz ederler.
Sunucu: Kim aforoz eder.
Anlayamadığım insan: İşte onu o daha iyi bilir.

Güzelim bilimsel tartışmalar Cin Ali seviyesine geliyor böylelikle benim yurdumda. İşin sevimsiz tarafı bu evrim teorisine karşı çıkanlar evrim teorisiyle ilgili birşey bildikleri için değil yobaz üstleri böyle savunmalarını emrettikleri için böyle yapıyorlar. Hatta programda da bir tanesi "evrim teorisi doğrudan tanrının varlığını inkar etmeyi emreder" dedi, karşısındaki "alın bu kitaptan bana bu söylediğinizi gösterin" dediğinde "ya işte efendim şimdi nası bulayım ehoro mehoro" deyip geçiştirdi. Hadi yalan yanlış da olsa savunacak birşeyleri vardı da bari bunu karşı tarafın sözünü bağırarak keserek yapmasalardı. Bilimsel (biyolojik) birşeye din gibi bir dayanak noktası ile karşı çıkmak da sadece bizim yurdumuza has bir özellik olsa gerek sanırım.

Genç bakışlar tedirgin

Zerre hazzetmediğim bir programın yeni sezonunun başlangıcını gördüm dün gece. Beni sevindiren nokta ise programın gece 1:30 gibi kimsenin ciddiye almayacağı bir saatte başlamasıydı. Başlıktan da tahmin edilebileceği gibi program Genç Bakış isimli üniversite anfilerinde yapılan teorik olarak güzel uygulama olarak rezalet bir program. Yine bir klişe ile yani program sunucusu Abbas Güçlü'nün "programa ilgi gösterilmiyor, gecenin bir körü saatte başlıyor program" tandanslı ağlamasıyla başladı program. Konu da öğretmen atamaları, neden öğretmenler atanamıyor, atananlar mutlu gibi ilgi çekici bir konuydu.

Burda da belirtmekte fayda gördüğüm bir nokta var. İlkokul öğretmenimi pek hatırlamıyorum. Ortaokulda (benim zamanımda ortaokul diye birşey vardı) hocaların neredeyse hepsi hayırsız, çıkarcı, kompleksli, sığ ve cahil insanlardı. Lise zamanında da bir anadolu lisesine gittim oradaki hocalardan aklımda kalan sevdiğim diyebileceğim kısım %20 gibi bir kısımdı. %20'lik diğer kısım iyi niyetli ancak yetersiz insanlardı. Kalan %60 ise yine çıkarcı, kompleksli, karşısındakine genellikle saygı duymayan, kendini geliştirmeyi seneler önce bırakmış ve kaprisli insanlardı.

Dünki programda da bunu Türkiye çapında gördüm. Sahnede milletvekilleri zamanında çıkmış yasaları ve rakamları bildirirken bile orada bulunan 200 civarındaki yurdum öğretmeni, tek başına birşeye karar veremeyeceklerini gösterirmişcesine kendilerine zıt gördükleri tarafların insanı konuşurken büyükbaşlar gibi bağırmaya höykürmeye başlıyor. Abbas Güçlü'nün de programı yönetmedeki niteliksizliği eklenince saat 4:30'a kadar "aman sayın hocalar yaman sayın hocalar yapmayın etmeyin" demesini izlemiş oldum. Burda vurguladığım da konunun içeriğiyle ilgili birşey değil öğretmen diye adam sanıp oraya çıkarılanlarının birçoğunun sosyal bir çerçevede büyükbaşlardan farklı davranamaması. Yurduma has güzel bir özellik de şudur ki aynı programda çok daha fazla öğrenci ile yapıldığında böyle saçmalıklar yaşanmıyor. Tırt eğitimcilerle nispeten daha akıllı nesiller yetiştirebilmek sadece bizim ülkemize özel bir durum olsa gerek.

Not: gelecek tepkileri öngördüm şimdiden yazmakta fayda görüyorum ki bu anlattığım durum "birkaç kendini bilmez'in eseri" değil. Ortamdaki eğitimcilerin en az %60'ının tutumu buydu.

Modern tıbbı küstüren genç

4 Eylül 2009 Cuma

Geçtiğimiz ayın sonunda televizyonda izlediğim Doktorum adlı programla ilgili bir yazı yazdıydım. Yazıyı yazdığım günden sonra da ne olduysa programı gece izleyemez oldum. Hemen kendime pay çıkarıp "ne mübarek adammışım ki serzenişvari yazdığım yazı neticesinde anında kaldırdılar programı" diye neşeye kestiydi naçiz bedenim. Hemen 5 dakika sonra da bütün bu neşe yerine aldı beni bir düşünce. Kaç yıldır ilk defa televizyonda bir Türk kanalında izlediğim bir kanaldan gerçekten bir şeyler öğreniyordum, bilir kişiler konuşuyordu. Devir teknoloji devridir diyip ver ettim aklımdaki merakımı Google'a o da saolsun buldu bana bu serzeniş kurbanı programın akibetini. Öğrendim ki program sabah normal saatinde yayınlanmaya devam ediyormuş da gece yayınlayıp bana göstermiyormuş kendini. Tabi beni yine hemen aldı bir düşünce daha. "Acaba benle alakadar faydalı güzel bilgiler anlatmaya devam ediyorlar mıdır" diye düşünceler içinde kaldım. Program da öyle bir saatte ki yatmadan izliyeyim de yatayım desem ertesi günüm çok saçma olur. Sabahın 8:30'unda sağlık programı izlemek için uyandım tatil vakti desem taşlarlar adamı kalmaz sağlık falan zaten. Benim de televizyondan 2 gram sağlıklı yaşam teknikleri öğrenme hevesim içimde kaldı. Ne pis programmış bu da arkadaş izlesen bir dert izlemesen bir dert.

Televizyondan gelecek sağlık beni gerer

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicedir yaz mevsiminin sıcak havalarından sakınabilmek için gece serin saatlerde oturmayı yeğliyorum. Haliyle gece de daraldıkça sıkıldıkça açıyorum televizyonu, ver ediyorum parmağımı kumandanın tuşlarının gözüne. Türk televizyonculuğuyla ilgili beni ümitlendiren bir program var, 1 haftadır dikkatimi çekiyor gece tekrarını izlemek nasip oluyor. Doktorum adlı yeni bir program bu Kanal D'de. Hakikaten yetenekli başarılı doktorlar bir de o günki konunun uzmanı çıkıyorlar şekilli şemalli böyledir şöyledir diye anlatıyorlar.

Ancak gelin görün ki aldı beni bir düşünce. Programa çıkıp ne anlattıysa doktorlar ben gerilmelere doyamadım ekranın karşısında. Çıkıyor doktorun biri diyorlar reflü nedir adam bir anlatıyor benim bünyemdeki bulgularla aynı, bir diğeri çıkıyor bunu bunu yiyenlerin kolestrolü böyle olur onlar bitmiş zaten diyor benim yediklerimi çıkıyor, bir başkası çıkıyor boyu kilosu böyle olanların durumu nedir diyip benim boyumu kilomu söylüyor doktor da "ohoo onlar yaşadıklarına dua etsin" tadında cevaplar veriyor. Eskiden sağlıksız mutlu bir insanmışım da artık sağlıksız sinir stres sahibi birisi oldum çıktım. Benim gibi adama (hatta belki de Türk insanına da) fazla geldi bu kadar sağlıklı sıhhatli program.

Blog Widget by LinkWithin