Nasılız sevgili okur? Şu blog hayatımın en konusuz yazı başlangıcımı yapmış bulunuyorum. İstanbul'un 35 derece ısısında (televizyonlar hissedilen sıcaklığa 45 falan derken kimse gelip benim hissettiğimi sormadığı için burdan meteorolojiye en az 55 hissettiğimi belirtmek isterim) laptop başında yarına yetiştirmem gereken projeyle cebelleşirken daralıp bir internete bakayım dedim. Dedikten kısa bir süre sonra da aklıma blogum ve kısa süre içinde bloguma yazmam için etraftan gelen ve ardı arkası kesilmeyen baskılar (yok aslında öyle bir baskı falan ben uyduruyorum) geldi. Şöyle bir gireyim bakayım dediydim ki blogumun 1 yılı devirdiğini gördüm. Bunun üzerine "aman ne güzel" tandanslı iki sevinç cümlemden sonra farkında olmadan 1 sene önce yazdığım şeylere tıkladım. Tıklamaz olaydım. Şunu gördüm ki geçen sene de bir yaz okulu sonrası sıcaktan bezmiş yılgın bir adam yazıyorken değişen hiçbirşey olmamış. Bir an için oturup "nan yoksa benim hayatımda hiçbirşey değişmiyor mu" diye düşündükten sonra farkettim ki bir bekar evi hayatına geçiş yapmam dışında değişen neredeyse hiçbirşey yokmuş. Bekar evi hayatına geçince ne oluyor diye merak edenler için de söylemek isterim ki eğer benim gibi günün %40'ını uyuyarak %60'ını bilgisayar başında geçiren biriyseniz arasıra bulaşık yıkamak ve biraz daha aç yaşamak dışında hiçbir fark yok. Tabi yaz olduğu için herkesin tatilde olması da eklenince ben de aynen geçen yaz olduğu gibi sıkılıp bunalıp iş arayarak bir yaz daha geçiriyorum. Bu yaz önceki yazlara nazaran sıkılmak için daha fazla sebeplerim olduğundan kelli çekilmez oldu bu dönem ve içimden geldiği gibi yazayım dedim.
Şöyle böyle #36
2 Mayıs 2010 PazarSize karşı yüzüm yok okurlar. Kaç zaman oldu birşeyler yazamıyorum. Gelin görün ki hayat yorucu. Koşturmacalardan koşturmaca beğeniyorum. O kadar yoğunmuşum ki, şimdi farkettiğim üzere bunca gündür şöyle böyle kağıdıma aldığım not bile yok. Bakalım şu an aklıma gelenlerden neler yaabileceğim.
- Şu dünyada yeni çıkmaya başlamış ergen bıyığı kadar itici birşey yoktur herhalde. Ama o ergen için de ne büyük gurur kaynağıdır. Örneğin ben hatırlarım lise yıllarımda sakallar iyice coşunda müdür yardımcısı para verip berbere yollardı birkaç kıllı ile birlikte beni. Biz de saç sakal düzelttirip sonra kahvaltı falan edip dönerdik okula. İnceden hoşuma giderdi bu sakallı olma durumu. Şimdi sıfatımda 2 kilo kıl olmadan traş olmaya üşenir bir adam oldum. Ama kışın süper oluyor. Saçlar da uzun olunca doğal kar maskesiyle dolaşıyormuşum gibi adeta.
- Birkaç kişinin oturup çay içtiği bir masada biri çay bardağını kaldırırken çay tabağının da bardakla birlikte yapışık yükseltiğini gören ve düşüp çıkaracağı o ani sesi beklerken gerilen adamlardan birisiyim ben. Böyle bariz bir ayrım var mesela. Fevri çekilde bardak kaldırıp sonra tabağı düşünce irkilenler ve bunun farkında olup gerilimle bu olaya dikkat edenler şeklinde.
- Çay diyince de kışın insanın içini ısıtır denir, yazın da harareti alır derler ya, ikisi de büyük yalan. Bu lafları çıkaranlar bir dönemin çay üreticileri değilse ben de daha birşey bilmiyorum demektir.
- Bu arada NBA severlerin en keyifli dönemleri olan play-off'lar başladı. Ancak hiç aklıma gelmezdi ki hakemler yüzünden gecenin bir körü izlemek için beklediğim maçın ikinci yarısında kahır bela televizyonu kapatacağımı. Ertesi gün okul varken uykudan fedakarlık edip gecenin bir körü oturup maç izlemek bile yeterince pis bir hissiyat zaten.
- Survivor diye bir yarışma vardı bir zamanlar. İki grubu birer adaya atıyorlar, en ıssızından. Sonra türlü yarışmalar yaptırıyorlar falan. Yeni versiyonunda da erkekler ve kızlar diye 2 ayrı takım yapmışlar. Kızların adasındaki bir diyalog beni benden aldı. Açlıktan iguana yeme derecesine gelmişler uzaktan uzaktan kesiyorlarken iguanaları biri çıkıp "bunların eti şimdi beyaz et mi kırmızı et mi" diye sordu. Öyle hayatta kalma ortamı falan yalan oldu bir anda tabi. Issız adada kalmış insan yiyceği etin rengini mi merak eder?
- Şu dünyada boyun tutulması kadar can sıkıcı şey azdır. İnsanın sosyal hayattan çekilesi gelir ama ona da izin vermez boyun tutulması. O yüzden bir kat daha sevimsizdir. Robocop gibi gezdirir adamı sosyal ortamlarda. Hele bir de yapılan ani hareketler sonrası yaşanan o sevimsiz acı en beteri.
- Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım gaza gelmiş, "blog açıcam parahuman, duydum ki sen blog alemlerinin en yücesiymişsin, onbinlerce okurun varmış, var gel bana yardım et teknik konularda" deyince ben de hayhay diyip başlıca adımları anlatmaya geldim. İsim falan kararlaştırıldıktan sonra uygun bir site gösterip bir tema seç diyince adam o kadar güzel bir tema seçti ki resmen kıskandım. Zaten temayı değiştirip değiştirmeme konusunda türlü tereddütler yaşıyordum. Gel gör ki taklitçilik yaptın demesin bu adam bik bik konuşmasın diye alıp onun temasını da koyamadım bloguma. Bu sefer de adam bir haftada 4 yazı yazdıktan sonra bakmaz oldu bloguna. Daha bir uyuz oldum. Adını bile ben bulduydum nan o blogun. Merak edip o bloga bakmak isteyenlar olursa bu kelimeye tıklayabilirler.
- Bir öğrencinin en büyük ikilem okula gideceği günden önceki gece erken yatmakla geç yatmak arasında yaşadığı ikilemdir. Erken yatınca hem bütün gece uyuyunca boşa gitmiş gibi oluyor, hem de sabah 7de kalkınca zaten insan kaçta yatmış olursa olsun uykusunu alamamış olacak. Geç yatınca da ertesi güne baş ağrısı ile başlanır ilerleyen saatlerde herşey daha da berbatlaşır ki bir de sonraki günün devamında erken yatma garanti olur. Nice analistler çözemedi bu ikilemde hangi hamlenin doğru olduğunu ben mi çözücem diyip bir gece geç bir gece erken yatmayı tercih etmişimdir ben hep.
Şöyle böyle #32
27 Mart 2010 CumartesiBirkaç günlük bir aranın ardından yine nepneşeli çokçoşkulu bir şöyle böyle yazısı ile karşınızdayım sevgili okurlar. İşte huzurlarınızda son günlerde uykulu gözlerime takılanlar.
- Ankaragücü takımını tutanlara Ankaragüçlü mü deniyor Ankaragücülü mü? Yıllardır cevabını bilemediğim bir sorudur.
- Türkçe'de matematiğin çaresiz kaldığı bir durum keşfettim. "2. sınıf insan muamelesi" demekle "6. sınıf insan muamelesi" demek arasında hiçbir fark yok. 1 demediğiniz sürece hep en son sınıf anlaşılıyor o cümle.
- Dokunulmazlık kelimesini duyduğum günden beri huzursuzum a dostlar. Milletvekillerinin dokunulmazlığı var ise benim de dokunulurluğum mu var demek oluyor bu durum. Dokunulurluk ne kötü şey la.
- Dumankaya evlerinin reklamına dikkat etmişsinizdir. Mimarlar falan çıkıp konuşuyor. Ama herhalde yönetmen "anlatırken kaya gibi durmayın elinizi kolunuzu da kullanın" demiş ki hepsi de sakil ve yersiz ve hatta bir o kadar da saçma el hareketleri yaparak oraları nasıl tasarladıklarını anlatıyorlar.
- Ayıptır söylemesi bu blogu yazmaya başladığımdan beri yeni yazılarımı Facebook'ta paylaşıyorum ki insanların haberi olsun, bilmeyenler de öğrensin falan. Ancak gelin görün ki çok enteresan bir duruma yol açtı bu. Okulda görenler "ya o yazıları kim yazıyor?" diye sorduklarında "ben yazıyorum" deyince böyle inanmaz, yadırgamış "hadi canım" der gibi bir surat ifadeleri oluyor bir anda. Beni yazı yazamaz bi angut mu bellemişlerdi de "ben yazıyorum" diyince bu kadar şaşırıyorlar anlamıyorum. Kırılıyorum sevgili okur.
- Bir Türk'ün eline mıknatıslı birşey verince sıkılmadan saatlerce izlemek mümkün. Onu her yere yapıştır, farklı madenlerle dener, monitöre falan yaklaştırıp sonra panikler. Bu halleri kameraya çekip National Geographic'e göndersen yılın belgeseli ödülünü alırsın.
- Nisan'ın gelmesine 3 gün kalmışken hala üşüyor olmam da beni derinden üzüyor sevgili okur. Ama bir yandan da o Temmuz Ağustos aylarının yakıcı sıcaklığını düşünerek tırsmıyor değilim. Bu mevsim olayı da iki ucu pisli (evet çok edepliyim) değnek gibi birşey.
- Dün kesilen elektrik neticesinde teknolojinin ne kadar kölesi olduğumuzu bir kez daha görmüş bulunmaktayım. Koskoca evde yapacak aktivite kalmadı adeta bir anda. Kitap okuyayım bile desen onun yardımcı öğeleri olan ışıklandırma cihazları elektrikli. Kaya gibi oturdum kaldım evin içinde adeta.
- Bu arada az önce okuduğum şu habere göre Cem Karaca ve Barış Manço kardeşmiş. Adeta şok oldum sevgili okur. Keşke onlar hayattayken bileydim bu bilgiyi diye hayıflandım bile. Bana göre Türkiye'nin en büyük 2 sanatçısı olan bu insanlara zaten yeterli değeri verememiş gibi hissederken bir de bu durumun bu kadar geç ortaya çıkması daha da bir enteresan oldu. Bu arada bilmeyenler için bu ikilinin şu düetini de tavsiye ederim.
Gönderen Parahuman zaman: 16:12 0 yorum
Etiketler: Ankaragücü, blog, reklamcılık, şöyle böyle, teknoloji, yurdum insanı
Şöyle böyle #26
1 Mart 2010 PazartesiBilmem inanır mısın sevgili okur ama ben henüz okula kayıt olabilmiş değilim. Burdan ÖSS'ye girecek olanlara da şunu tavsiye ediyorum ki kuralı yönetmeliği belli bir okula girin. Benimki gibi herkesin kafasına göre birşey söylediği bir okula girerseniz başınız ağrır.
- Ne zaman sokaktayken gözüme almak istediğim birşey çarptığında paramın yetmediğini biliyorsam, hemen cebimdeki kağıt paraları çıkarır seri numaralarına bakarım. Seri numaraları A1 ile başlıyorsa koleksiyoncular için çok değerli birşey oluyor yüksek meblağlar ödeyebiliyorlar. Ben de bu umutla bakarım paralarıma, hemen gidip bir koleksiyoner bulup satabilip istediğim şeyi alabilecekmiş gibi.
- Aikido bana çok yalan geliyor. Herif karşıdan öyle saldıracak da elini bükeceksin de yerlerde süründüreceksin de, ölme eşeğim ölme. Zaten Karagöz gibi komik bir tokat yumruk arası saldırılarından başka pek bir saldırı şekli de görmedim. Sokakta para isteyen bütün tinerciler öyle saldırıyormuş gibi sırf o saldırının savunmasına çalışıyorlar sanki.
- Aikido gösterilerinde de hep bir kişi diğerini yerden yere vurur. Hep de farklı bir hareket ile yere çalar rakibini. Benim merak ettiğim o yerden yere vuran usta Aikido'cu rakibi kalkana kadar ne hissediyordur? Zaten saldıran düşeceğini bilerek saldırmış, bu da düşüreceğini bilerek hareketini yapmış. O ayağa kalkana kadar kendini çok birşey yapmış gibi hissediyor mudur acaba?
- O değil de kaç bin yıllık Aikido sporunu da şurda blog yazıcam diye yerin dibine sokup çıkardım ya, daha da kimse durduramaz heralde beni.
- Cenk Erdem diye iki insan var, radyoculardı sonra televizyona geçtiler falan. İşin enteresan tarafı adamlar benim lise hayatım boyunca yanımda oturan herifle yaptığım muhabbetleri birebir yaparak çok sağlam para kazanıyorlar. Özeniyorum lan adamlara. Bana sanki lise yıllarımda gelip deseler "gel bu muhabbetleri radyoda yap üstüne sana para verelim" diye kabul etmiycek miydim, ederdim. Ama işte bu hayatta güzel icat ettiğim ne olduysa biri benden önce yapmış meğer hep.
- Tuttuğu futbol takımı yenilince MSN'e girmeyen insanlar var. Ciddi ciddi dikkat ettim ben buna. Takımı yenilince kayboluyor MSN ortamlarından dağ gibi MSN kişileri.
- Evden çıkarken mont giyip giymeme konusunda hangi tercihi yaparsam yapayım gün içinde pişman oluyorum. Ya yanarım ya donarım.
- Toktamış diye bir isim olması beni hep şaşırtagelmiştir. Ancak son derece de uygun bir isimdir bu ismi taşıyanlar için. Bir yere yerleşmiş, oturmuş, sakinleşmiş kimse demektir toktamış. Hakikaten de ben sanmıyorum ki toktamış isimli yurtdaşlarımız civelek gibi hareketler falan yapsın. Hepsi durağan ve ağırbaşlı insanlarmış gibi geliyor bana.
İkincil dalya
13 Şubat 2010 Cumartesi
Hey gidi sevgili okur hey. Şaka maka 200 yazıya da erişmiş bulunmaktayız. Daha dün gibi hatırlıyorum bu blogu yazmaya başladığım günü. Yalan söyledim aslında sevgili okur. Blogu açalı aslında çok oldu biliyorum. Ama nedense bu sürenin çok keyifli geçtiğini göstermek için söylenen böyle bir yalan var. Yoksa ben açtığım günü de her yazdığım yazıyı da her yaptığım tasarımsal değişikliği de her gelen yorumu da dakikasıyla saniyesiyle hatırlıyorum adeta.
Yıllar yılı sözlüklere falan yazdım durdum beyhude yere de sonunda bu blog olayını da akıl ettim. Sözlük ortamı da güzel hoş da bir curcuna bir kaos, kimse durduk yerde "dur şu parahuman'ı takip edeyim neler yazmış" demiyorken bu bloga girenleri biliyorum ki benim yazılarımı okumak için lütfedip teşrif ediyorlar okuyorlar. Blogu da açarken bu tarihe kadar onbinlerce okuyucu kitlesine hitap ediyor olurum diyordum ancak o da biraz yalan oldu. Neden yalan oldu açıklayayım.
Okulun demirbaş öğrencilerinden birisi olduğum için çevrem hayli geniş. Mezun olanıyla, alttan alanıyla binlerce insan tanıdım diyebilirim. Ancak nasıl bir çevreyse bu okuma fakiri insanlarmış meğersem çoğu. Blog sayesinde etrafımdaki çevremdeki kitleden tiksindim inan ki sevgili okur. Hepsini bir odaya toplayıp "siz ne okumaz ne kültürsüz adamlarmışsınız" diye çemkiresim geldi. Ama bunu da desem aralarından biri çıkıp "hocuu pese gidelim mi" diye soracağı için zahmet etmedim.
Her ne kadar okur sayısı bazen içime dert olsa da yazmak çok güzel bir hadiseymiş sevgili okur. İçime dert olanı, gözüme çarpanı, kafamdan geçeni, yüzümü güldüreni, kısacası herşeyi yazdım bu sanal ortamlara. Böyle böyle toplamda 200 yazı ile karşınızda olageldim, bundan sonrada olmak için elimden geleni yaparım. Keyifle okuyacağın nice yazılarla karşınızda olmam dileğiyle sevgili okur, esen kalın.
Futbol blogu gelir şen gelir
6 Kasım 2009 CumaNicedir içimde yanan, fırtınalar koparan bir istekti bir futbol blogu yazmak. Ancak benim biricik güzelim bu bloguma bile yeterli zamanı ayıramadığımı düşünürken ikinci bir blog açmak neyime diye düşünüyordum ki pek kıymetli bir arkadaşımla birbirimizi gaza getirmemiz sonucunda ortaklaşa, nur topu gibi bir futbol blogunu açtık. Hedefimiz ise ortalıkta yorumcuyum diye dolaşıp herşeyi sadece eleştiren, kendine ait fikirleri olmayan, çözüm üretmeye gelince kaçışan yorumcular gibi olmamak. Birşeyi beğenmiyorsak daha iyisini yapabilmek adına en azından fikir üretmen. Sözü daha fazla uzatmak yerine ben vereyim onumuzdeki-maclar adlı blogun linkini merak edenler girsin okusun.
Sitem kaç kuruş eder
4 Kasım 2009 ÇarşambaÖğleden sonra öğleden sonra sinirim bozuldu sevgili okur. Yine internette ilginç sitelerden sitelere sekiyordum ki şu siteye denk geldim. Gelmez olaydım. Website Worth Calculator başlıklı bu site, sizin web sitenizin yaklaşık değerini hesaplıyor. Sitenizi ziyaret eden insan sayısı gibi birkaç kıstasa bakan bu tasarımı bozulasıca site benim güzelim blogum içinse biçe biçe 16$ değer biçti. Ben ki aylarımı vermişim yazılar yazmışım 16$ dedi. Ben de bunu görünce boş durur muyum, yapıştırdım cevabı "ben sana 16$ vereyim de git kendine adam gibi hesap yapma özelliği satın al" dedim donuk renkli monitöre karşı. Duymadı tabi.
Açıklamalı dalya
21 Eylül 2009 PazartesiNihayet oldu. Dalya dedim. Bu 100. yazım. Bu kısa blog hayatımın ilk kilometre taşlarından birisindeyim. Bir de anlamı olsun diye blog yazmaya başladığım andan itibaren karşıma nice kereler çıkmış olan "nedir bu parahumanbeing" sorusunu izah etmek isterim.
Cin fikirli bir insan olduğumdan kelli 2 tamlamayı harmanlıyıp kendimce bişeyler anlatmaya çalıştım. Şöyle ki: human being, ingilizcede insanoğlu gibi bir karşılığa sahip. Parahuman ise insanla başka canlıların melezlenmesi sonucu oluşturulan canlı türüne (her ne kadar ütopik de olsa) verilen isimdir. Netice itibariyle bu iki tamlama da birleşince günümüz insanının hayatının başlangıcındaki saf insanlığı kalmıyor onu vurgulamak istedim. İnsanlar ileyleyen yaşlarında türlü çeşitli nedenlerle hayvancıl ya da bitkisel hatta bazen robot benzeri özelliklere sahip olup fiziksel olmasa da mental olarak farklı güdülere sahip olmaya başlayıp saf insan olmaktan uzaklaşıyor. Ben de bunu vurgulamak istediydim ancak sanırım bunu ilk bakışta parahumanbeing'e bakarak anlamak biraz zor oluyor.
Üşenmeden sıkılmadan okuyabileceğiniz nice 100'lere ulaşmak dileğiyle.
Not: sayfam yavan kalmasın diye en kısa zamanda da tepeye bir logo ayarlayacağımı da siz parahumanbeing hayranlarına duyurmak isterim.
Gönderen Parahuman zaman: 01:35 3 yorum
Etiketler: 100, blog, parahumanbeing
