Sayın Platini,
Mektubuma "sayın" diye başlamamdan umuyorum ki bu yazımı okursun. Platiniciğim öncelikle kendimden bahsetmek gerekirse ben İstanbul'da yaşayan veteran bir öğrenci aynı zamanda da profesyonel bir futbolseverim. Son birkaç senedir de tek eğlencem lüksüm gidip takımımın maçını izlemek, sonrasında 2 kelam sohbet edip evime gelmekti. Evet gelmekti diyorum çünkü artık böyle olmuyor.
Bugün günlerden cuma, şuan saat 14:20 ve benim başım ağrıyor Platiniciğim. Çünkü 1 saat önce uyandım ve uyku düzenimin bozulması benim hem başımı ağrıtır hem keyfimi kaçırır. Bu durumun sebebi sensin işte Platini. Yahu Platini sende 2 gram akıl yok mu Allahını seversen. Akşam 22:05'te başlayan UEFA kupası maçı mı olur Platini. Hiç düşünemedin mi sonra bunca insan evine barkına nasıl gidecek diye. Sen düşünemiyorsan buyur ben sana basit bir hesap yapayım hemen Platiniciğim. 22:05'te maç başladı, diyelim ki saat 23:50'de Fenerbahçe 2-1 öndeydi ve maç uzatmalara kaldı, uzatmalar da 00:00'da başlayıp 00:35'te bitti, penaltı atışları da 15-20 dakka alır saat olur 00:50, staddan çıkıp minibüs duraklarına kadar yürümek 1:20, o saatte minibüs bulunabilirse minibüse atlayıp evime gelmem de 2:20. Hakeza maç uzatmalara gitmediği için ben de dün evime 1:20'de gelmiştim.
Senin çoluğun çocuğun yok mu Platiniciğim. Onları sen bu saatte bi maçı yollar mıydın toplu taşıma yöntemleri ile. Hadi diyelim hiç akıl yok sende vicdan da mı yok be Platini. Ayrıca gözümden kaçmayan başka bir nokta daha var. Galatasarayın aynı gün aynı kupadaki maçı akşam 20:05'te başlıyor da bizimki neden 22:05'te başlıyor. Bunu da anladım Platini, benden kaçmaz. Bizim rakip Fransız olunca, sen de Fransa'nın bağrından çıkmış bir insan olduğun için "dur bu maçı geç saate koyayım da bunların taraftarı çile çeksin" dedin dimi? Benden kaçmaz böyle ufak detaylar Platini. Hadi bu senelik elendik de seneye böyle bir durum tekrarlanırsa maymunluk cambazlık yapmadan iki maçı da adam gibi aynı saate koy sevgili Platini. Ha baktım yine bu asi isyankar tavırlarına devam ediyorsun, hiç üşenmem atlarım bir uçağa gelirim Fransa'ya oturur bir çayını içerim orda da daha ciddi konuşuruz.
Michel Platini'ye açık mektup
26 Şubat 2010 CumaGönderen Parahuman zaman: 14:17 2 yorum
Etiketler: fenerbahçe, Fransa, futbol, Michel Platini, minibüs, UEFA
Tchau Roberto Carlos
24 Aralık 2009 Perşembe
Yegane sosyal faliyetim olan maça gitme olayı benim için son derece yorucu bir o kadar da keyifli bir hadise olagelmiştir. Ancak geçen hafta gittiğim bir maç şimdiye kadar izlediklerim arasında bambaşka bir yere sahipti. Başlıktan da tahmin edilebileceği üzere geçen hafta gittiğim maç Fenerbahçe ve Sheriff arasında oynanan maçtı. Bu maçı bu kadar özel kılan şey ise Türkiye'ye gelmiş en kariyerli ve en çok Avrupa maçı oynamış olan dünyanın bir numaralı sol beki olan Roberto Carlos'un veda maçı olmasıydı. Türkiye'ye nice yabancı ve kaliteli futbolcu gelmiştir ancak aralarında sadece Roberto Carlos'un internetteki videolarını seyredip de "piüü vay vay vay nası vuruyo la bu adam topa böyle" dediğim tek adamdır. Yorumcuların da "bu adam oynamıyor, eski Carlos böyle miydi?" diye sormalarına zerre kulak asmadan ben Roberto Carlos'u sadece örnek alınması gereken mütevazi karakteri ve sempatik tavırları ile hatırlıyorum.
Ayrıca bir de şu var ki maç öncesinde futbolcuları tek tek tribüne çağırırken Selçuk Şahin'i çağırmak var bir de Roberto Carlos'u çağırmak var. Bunun için de Fenerbahçe klübüne teşekkür etmek gerek sanırım. Gidişinden sonra da hala bunca spekülasyon yapılırken ben inandığım üzere ailevi sebepleri ile ülkesine dönen bu minik dev adamın Türk futbol seyircisi üzerinde çok büyük bir etkisi oldu. Ben de burdan kendisine sonraki futbol ve aile yaşantısında başarı ve şans dilemek istedim. Ayrıca aynı klüpte oynayan takım arkadaşlarına ve hatta ülke çapındaki tum futbolla ilgili insanlara örnek olmuş olmasını dilerim. Kendisini Türkiye'de görmek benim için çok büyük bir keyifti. Güle güle Roberto Carlos.
Gönderen Parahuman zaman: 17:02 2 yorum
Etiketler: Brezilya, fenerbahçe, futbol, Roberto Carlos
Yeşil sahalarda bir küçük mücahit
31 Ağustos 2009 PazartesiYazıya başlamadan önce belirtmekte fayda gördüğüm bir kısım var o da şudur ki: Sivas'a hiç gitmedim, Sivasspor'a özel bir garezim gıcığım yok hatta bazı futbolcularını taktir de ederim, Sivasspor taraftarına karşı bir hissiyatım yok, Sivasspor yönetimini tanımam etmem gelin görün ki teknik direktörüne öldüresiye uyuz oluyorum artık. Olayların başlangıcına dönücek olursak konu şu ki Bülent Uygun 2 sene üstüste ligde üst sıralara tırmanıp Sivasspor'a son haftalara kadar şampiyonluk ihtimali taşıdığı için bir hallendi böbürlendi. Böbürlenmek belki hakkıdır ama konuyu bambaşka yerlere taşıdı.
Bir röportajında karşısındaki kişi "İstanbul takımları başarısız Sivasspor 2 senedir başarılı nedir bunun sebebi?" diye sorunca Bülent Uygun da "İstanbul'da Laila var Sivas'ta La ilahe illallah var ondan" diye cevap vermiş. Kim çıktı da bu adama yeşil sahalarda İslam'ın savunuculuğunu verdi de böyle coşmuş acaba. Ha böyle büyük büyük konuştuğu sezon da bir İstanbul takımı olan Beşiktaş'ın şampiyon olması üzerine Bülent Uygun'un bakış açısına göre Laila üstün gelmiş oluyor bi de, Laila'yı bu yüksek mertebeye de yine Bülent Uygun taşımış oldu. Ayrıca bu sezonun başında gidip Laila'nın harman olduğu ülkeye gidip Anderlecht takımına 5-0 yenilerek yerin dibine geçerken de aklına bu söz geldi mi acaba. Hadi bunu da geçtim Sivasspor'un kadrosunda her Süper Lig takımında olduğu kadar yabancı oyuncu bulunmakta bunların da hiçbiri Müslüman değil bildiğim kadarıyla. Madem Sivasspor'un başarısının olayı La ilahe illallah'mış ya bu oyuncuların hiçbir katkısı yok demek oluyor ya da Bülent Uygun gayri müslim oyuncuların dinsel tercihlerine zerre kadar saygı göstermiyor demektir. Daha büyük rezillik de bu sene başında transfer ettikleri yabancı oyuncunun "ben gece hayatını severim burda Laila yok durmam ben burda" diyerek Sivasspor'dan gitmesi ile oldu. Demek ki insan demeç verirken biraz dikkatli olmalı da değer verdiği şeyleri yücelticem diye yerin dibine sokmamalı. Ha ayrıca Laila'nın harman olduğu şehir olan İstanbul'da gittiğim maçta Fenerbahçe'nin çıkıp çirkef futbol anlayışı ile sahaya çıkıp futbolu çirkinleştirmek adına herşeyi yapan Sivasspor'a 3 gol atıp 3-0 kazanması da son derece keyif vericiydi. Duydum ki bu hafta da yenilmişler, sırf bu Bülent Uygun yüzünden 4 gözle bekliyorum artık Sivasspor'un başarısızlık haberlerini.
Gönderen Parahuman zaman: 18:00 4 yorum
Etiketler: Anderlecht, Bülent Uygun, din, fenerbahçe, futbol, La ilahe illallah, Laila, Sivasspor
Atıp tutmadan yazarlık
20 Ağustos 2009 Perşembe
Efenim blog yazmak süper neşeli. Kafan bozuldu mu yazıyorsun istediğin gibi saydırıyorsun falan. Ama bir de haddini bilmek var sanırım. Oturduğun yerden atıp tutmak ilerde evvelce yenen hurmalara benzer etkiler de yapabilir. Türkiye'de ise bu konuda bir sıkıntı yok gibi. İsteyen istediği gibi atar da tutar da, hakeza popüler kültür saolsun birkaç gün sonra unutulacağını bilir. Benim de en çekindiğim tırstığım durumlardan birisidir oturduğu yerden her konuda birşeyler sallayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi birisi olmak. Ne zaman bu gibi düşünceler peydah olsa şu yanda görmekte olduğunuz yazıyı okurum. Böyle bir duruma düşmekten sakınacağım için biraz kendimi toparlarım. Yine futbol tandanslı örnek vermek istemezdim ama bu durumu bu kadar iyi açıklayabilecek sadece bu yazıyı bulabildim. Atıp tutmadan yazacağım yazılarla karşınızda olmam dileğiyle.
Not: Futbol bilmeyenler için bildirmekte fayda var, yazıda adı geçen Alex 4 seneyi aşkın süredir Fenerbahçe'de oynamakta.
Bir not daha: Hatırlatmakta fayda gördüm bir tıklamayla kocaman olur o resim.
Gönderen Parahuman zaman: 17:24 0 yorum
Etiketler: Alex de Souza, Fatih Altaylı, fenerbahçe, yazmak
Bizim buraların Rambosu
17 Ağustos 2009 PazartesiFutbolseverler (hatta magazinseverler) hatırlayacaktır bir Rambo vardı Fenerbahçe'nin amigosu. Kısamsı boylu uzunumsu ilginç saçlı kirli sakallı. Babası Galatasaray taraftarı diye evini yakan, akıl hastanesinde yastığa not bırakıp maça giden ve maçtan sonra akıl hastanesine dönen, Avraysa Maratonunu hile ile kazanıp madalyayı alıp kayıplara karıştıktan sonra yetkililerin başvuru formundaki adres kısmında "kadıköyde herhangi bir meyhane" yazması üzerine bir türlü bulup madalyayı geri alamadıkları, 1 gün boyunca reklam panosunda yatıp Ali Sami Yen'e Fenerbahçe bayrağı dikip üzerine doğru gelen Bülent Korkmaz'a irice bir bıçak sallıyıp tırıs tırıs kaçırtan, bir ara magazincilerin ünlülerin üzerine salıp kameraya çekip eğlendikleri, birçok maçta sahaya atlayıp koşa koşa gidip Uche'ye (Deniz Uygar) sarılıp sonra da ayrılmayan, bir maçtan önce Moldovan'ın posterini yemesinden sonra o maçta Moldovan gol atınca sonraki hafta üşenmeyip bütün bir takımın oyuncuların posterini ayrı ayrı yiyen bir adamdır bu.
Dün de maça girerken maraton tribünü önünde birileriyle birşeyler konuşurken gördüğüm bu ilginç insan tosundan hallice cüssemden ve sıradışı tipimden etkilenmiş olacak ki Fatih Terim ile ilgili bir takım temennilerini benim vasıtamla dile getirdi, ben de hayhay dedim geçtim. Sonrasında da bu sıradışı adamı yıllar yıllar önce gördüğüm bir olay aklıma geldi ve belki de olabilecek en sıradışı atlayışlardan birisini yapıp Rambo üzerinden felsefeye geçiş yaptım, ki bu geçiş de blog tarihinde çığır açar.
Yanılmıyorsam Daum'un ilk geldiği seneydi, hatta kaleye de Enke diye bir oyuncu transfer edip koymuşlardı. Ben de bir samimi arkadaşımla sezonun açılış maçıdır okul falan da yok bari maça gidelim diyip İstanbulspor'a 3-0 yenildiğimiz o talihsiz maçta Migros tribününden biletimi almıştım. Maça bir saatten biraz fazla bir süre kalmasına rağmen dış kapıları açmayan polis neticesinde kapının önü gittikçe kalabalıklaşıyor insanlar daraldıkça daralıyordu. İşte o esnada Rambo sahneye çıkıp kedi gibi tırmandı 3 metrelik tellerin üzerine ve ordaki birçok taraftarın içindeki bastırılmış duyguları polislere bir güzel söverek dışavurmaya başladı. Bunu gören polisler durur mu toplandı 5-10 tanesi elinde coplarla başladılar Rambo'nun üzerinde durduğu tellere yürümeye. Beni benden alan olay ise bundan sonra oldu. Rambo bir anda ayağa fırladı tellerin üstünde, esas duruşa geçti, başladı İstiklâl Marşı'nı söylemeye. Arkasından 2000-3000 civarındaki taraftar olarak biz de başladık eşlik etmeye. Bunu gören polisler de mal oldu kaldılar onlar da geçtiler mecburen esas duruşa. Rambo tepede sırıta sırıta esas duruşa, biz taraftarlar tellerin arkasında polislere baka baka, polisler bir elleri şapkalarının ucunda bir elleri coplarında baştan sona okundu İstiklâl Marşı, bunu gören polis amirlerinden birisi de kapıların açılma talimatını verdi ve kapılar açılırken Rambo sakince inip tellerden girdik staddan içeri.
Burdan da felsefeye atlamak gerekirse Rambo'yu yolda sokakta görenler "bu ne lan deli manyak galba" diyebilir, hatta belki zamanında ben de demişimdir. Ama bu olayda gördüm anladım ki zeka kullanıldığı yere göre değer ve anlam kazanan bir şeymiş. Deli manyak dediğimiz adam orda 3000 kişinin yapamadığını yapıp önce polislere küfürünü etti, sonra bir güzel dalgasını geçti sonunda da kapıları açtırarak bütün taraftarların saygısını kazandı. Dün gittiğim maçta da sahaya fırlıyıp Emre Belözoğlu'na sarıldığını görünce kendi kendime "Ulan Rambo ne adamsın nan" demekten başka birşey yapamadım.
Peki bu neyin süper kupası
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Efendim malumunuz geçtiğimiz günlerde son yıllarda liglerin yeni adeti olunduğu üzere süper kupa maçı oynanarak lig öncesi futbol severler biraz moda girdi. Şifresiz bir kanalda olduğundan kelli de herkes izledi neşelendi diye tahmin ediyorum. Gelin görün ki yine beni rahatsız eden bir durum var. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bir sezonda aynı derece başarısız olması üzerine Beşiktaş geçen sezonlara göre hayli az bir puan ile şampiyon oldu. Bu yetmezmiş gibi Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe'nin kalesini korumaya çalışıp başarısız olan genç kaleci Volkan Babacan sayesinde bu kupayı da aldılar.
Normalde Süper Kupa maçı denen maç çeşidi Şampiyonlar Ligi şampiyonu ile UEFA Kupası sahibi arasında ya da ülkesinde kupa alanlar şampiyon olan arasında oynanır. Duruma bakınca Beşiktaş ikisini de yapmış o zaman bu neyin Süper Kupa'sı diye düşünenlere hak veriyorum. Kupa finalisti ile Kupa galibi arasında bir maç oldu ama bir Fenerbahçe'li olarak o Süper Kupa benim içime hiç sinmedi. Ancak Beşiktaş'ı yenmek son derece güzel bir duygu bunu da kabul etmek gerek. Kupayı onlara verelim de 3 gol daha atalım keşke diye düşünmedim değil.
Bunların dışında birkaç aklımda kalan noktayı aktarmak gerekirse:
-Türkiye'de hakemlerin konuşulmasından herkes sıkıldı ama konuşmadan da olmuyor. Bu konuda en güzel açıklamayı sanırım Mustafa Denizli maçtan sonra "benim oyuncularım nasıl hata yapabiliyorsa hakemler de yapabilir" diyerek yaptı.
-Alex tecrübeli ve soğukkanlı bir adam ancak maçın yıldızı seçilmeyi hakedip haketmediği konusunda şüpheliyim. 3 tane karşı karşıya top çıkartan Rüştü de bu ödülü hakedebilirdi ama skorboard'da Alex'in ismi 2 kere yazıldığı için ödül de yazılı olmayan kurallar çerçevesinde onun oldu.
-2 büyük takım da lig için yeterince hazır olmadığını gösterdi. Bunda kamp döneminden yeni çıkmış olmanın ve yaz sıcağının da etkisini düşününce normal karşılanabilir.
-Beşiktaş'ın Türkiye'deki en etkili hücum oyuncularına sahip olduğunu düşünsem de Mustafa Denizli'nin bu oyuncuları yeterince etkili kullanamadığı kanaatindeyim. Özellikle 2. yarıda Yusuf'un oyundan çıkmış olması Beşiktaş'ı hücumda olumsuz etkiledi.
-Sanırım ilk defa taraftarlar Olimpiyat Stadı'na sorunsuz bir şekilde (tıklım tıklım otobüslerle de olsa) gidip gelebildiler. Ancak ısrarla o stadın futbol için uygun bir stad olmadığını düşünüyorum.
-Mehmet Topuz'un olası gerginliklerin önüne geçilmesi için takım kadrosunda olmamasını da profesyonelce bir hamle olarak değerlendirmek gerekir.
-Teknik direktörlerin samimiyeti herkese yansımış gibiydi. Birkaç ufak tefek sorun dışında fair play çerçevesinde bir maç oldu demek mümkün. Lig boyunca böyle devam etmesi dileğiyle.
Gönderen Parahuman zaman: 16:53 0 yorum
Etiketler: beşiktaş, derbi, fenerbahçe, futbol, süper kupa
30 Temmuz 2009 Fenerbahçe Honved Maçı
31 Temmuz 2009 CumaUzunca gelen bir sezonluk aranın ardındna yine kombinemi alıp tribünlerdeki yerime sağımda solumda 2 (hatta bu maç için üçtü) yakın dostla geçtim. Daha önceden de yazdığım maç öncesi programına olabildiğince sadık kalarak erkenden stada girip yerimizi aldık ve türlü geyiklerle maçı beklemeye başladık. Maçtan aklımda kalan noktaları da sıralamam gerekirse şöyle olur tahminimce.
-Yanlış hatırlamıyorsam eskiden futbolcular 1 saate yakın ısınırdı sahada, artık 45 dakikadan az sürüyor onun da büyük bir kısmı tribünlerin çağırmasıyla geçiyor.
-Tribünlerde değişen bişey yok taraftar grupları bağıranlar oturanlar hiç değişmemiş.
-Maraton alt tribünden kombine bilet alıp (min. 4 milyar civarında bir bedel ile) maça gelmeyenlerin ne kadar zengin olduğunu aklım almıyor.
-Roberto Carlosun golünde adamceğizi gol sevincinde sakatladılar zannedip üzüldüydüm ancak tvden bakınca vuruşta sakatlandığını anladım, bir nebze rahatladım.
-Güiza doğru yerlere koşu yapabilen bir adam olma özelliğini iyi kullandı.
-Sahada bu kadar çok Brezilyalı görmek son derece güzel bir olaymış.
-Honved'in ilerdeki tek oyuncusu olan Abraham'a maçtan önce macunlar baklavalar yedirmişler thaminimce, böyle bir enerji görmedim ben başka oyuncuda, maç biterken de haala sağa sola koşmaya çalışıyordu adam.
-Stadın içinde satılan ufak bardak suların tanesinin 2 ytl olması yüreğimi burkar.
-50 civarındaki Honved taraftarını hayretle farkettim bir o kadar da takdir ettim.
-Takım, takım olma yolunda önemli adımlar atmış. Takım oyununa önem vermişler ve herkes birbirinin yardımına gidiyor savunma esnasında.
-Yeni transferlerin başarılı olduğunu düşündüm.
-Maçın 21:45 olması dert oldu çıkışta toplu taşıma aracı bulmak dertti eve gidilen saat ertesi sabah kara kara düşünüldü. Daha erken olabilseydi süper olurdu.
-Stada konulan yeni ekranlar da öncekilere göre son derece başarılıydı.
-Elektronik reklam panoları değişiyordu tahminimce oralara çarşaf çarşaf reklamlar germişler.
-Maç biter bitmez görevlilerin gelip kaleleri söküp götürmesine de bir anlam veremedim merak uyandırdı bende.
Evet uzun süre sonra gittiğim maçta gözüme çarpan ilk şeyler bunlardı. Önümüzdeki nice maçlarda yine yorumlarımla karşınızda olmaya çalışıcam. Beni izleyin anacım. Baay
Gönderen Parahuman zaman: 13:35 0 yorum
Etiketler: fenerbahçe, futbol
12 Nisan 2009 Galatasaray Fenerbahçe maçı
15 Mayıs 2009 Cumamaçı 27. dakikasından itibaren izleyen birisi olarak aklımda kalanları saymam gerekirse şöyledir ki:
-deivid büyük maçlarda uzaktan gol atmadığı taktirde pek bişey yapmıyor
-lincoln denen abi kendini yere attıktan sonra bir de kart ister ama bu 2 olay için de kart görmez
-lugano denen abinin kafası bozulursa kafa atabilir
-sabrinin olduğu yerde hep bir olay çıkar, bir ara roberto carlosla papaz oldu sonra bir ara emre'nin gırtlağını sıktı ama o da kart görmedi
-türk takımları rakibi baskı altına alma işini de savunma işini de belirli kurallar çerçevesinde yapmıyor, hele ki 60. dakikadan sonra orta saha kalmıyor ama bir şekilde top ceza sahasının içine bir takımın kontrolünde duramıyor.
-selçuk denen abi bu takımın kralı ya da en önemli futbolcusu falan heralde ki çıkarken direkleri falan tekmeliyor, sonrasında uslu uslu yedek klübesinde oturur o ayrı
-türk futbolcu küfür eder, kameraların yakın çekimleri sırasında emre belözoğlu, emre aşık, sabri ve ardanın birkaç kez bariz bir şekilde küfürleri okunabiliyordu.
-maçın hakemine efendi gibi bağırmadan bir şey sorunca verdiği kararın sebebini açıklayabiliyor
-galatasaray staında korner atmaya gidenlere su şişesi çakmak gibi şeyler atılabilir
-son dakikadaki kavga sırasında stada giren bir taraftar anca orta sahaya kadar koşabildi orda çevik bir güvenlik abisi tarafından yere serildi.
-eski çete elemanı olduğu söylenen kazım kazım kavga sırasında da cool tavrını bozmamıştır
-alt kattaki galatasaray taraftarı üst kattakiler o eklenti olan tribünün ön kısmına çıktığı anda tehlikeyi sezip arkalara doğru kaçışmıştır
-yere düşen futbolcuyu kaldırmak yerdeki yatanı sinirlendirebilir
-bir mevzu olduğunda bütün galatasaray futbolcuları olay yerinde belirirken fenerbahçede güiza ve volkan gibi bazı futbolcular olaylara karışmamayı yeğlemiştir
-semih olaylara girmesin diye ensesinden sertçe çektiği arda tarafından birkaç kere yumruklandıktan sonra yere kapaklanınca bir de kaleci ve genç bir defans oyuncusu tarafından ensesinden tutularak "vay sen misin böyle yere düşen" dermişçesinde silkelenerek ayağa kaldırılmış ancak sonrasında ardanın tekrar yanına gitme çabaları bazı fenerbahçeli futbolcular tarafından engellenmiştir, bir saniyeliğine ardanın yanına ulaşabilen semih ise ardanın ensesinden "bak koçum" dermişçesine tutup bişeyler söyledikten sonra yine takım arkadaşları tarafından ayrılmıştır
-lugano emreyi boğazından tuttuğunda emre biraz geriye doğru fırlayarak sırt üstü düşmüş kalkarken de burnunun etrafında bir miktar kan ile arz-ı endam etmiştir
-kavgaların son saniyelerinde kavganın kritiğini yapan emre belözoğlu ve ardanın yanlarında bir anda sabri belirmiş ve çırpınma benzeri bir takım olayları ile ortamı tekrar germiştir
-hakem etliye sütlüye karışmayayım mantığıyla bir takıma ne yaptıysa diğerine de aynı şeyi uygulamaya çalışmıştır.
-roberto carlos belki de ilk defa türkiyede eski sertlikte bir frikik vurmuştur ama kavga esnasında gümbürtüye giden bu vuruş kaleyi de bulmamıştır
-kırmızı kart gören bazı oyuncular kural hatası yaparak sahayı terketmemiştir, reklam panolarından maçı izlemeye devam etmiştir
-oyuncu değişiklikleri maç içinde hiçbir değişiklik sağlamamıştır
-maçın en sıradışı olaylarından birisi olarak semih gibi efendi uslu bir adamın kariyerinin ilk kırmızı kartını görmüş olması söylenebilir
evet bu kadar aklımda kalan şey arasında çok azı futbolla alakalı ve onlar da hiç güzel detaylar değil. bu maça bakıp takımının kötü oynadığı için sinirini bozanlardan çok kavga kısmını hatırlıyıp ona sinirlenen onlarca taraftardan biriyken olayın bir futbol müsabakası olduğu. isterse bir takım diğerini eşek sudan gelinceya kadar dövsün ne 3 puanı alır ne şampiyon olur. bu olaylar yüzünden verilecek cezalar da zerre skimde olmayacaktır çünkü 5 yıl sonra herkes bu kavgayı ve atılan yumrukları değil kavga esnasında atılan tekmeleri yumrukları hatırlar. iki takım da istediğini alamadı maç da bi boka yaramadı bir de üstüne bunca rezil olay kaldı izleyenlerin elinde, en azından birileri futbolun bu izlediğimiz şey olmadığını anlar ve bu olaylar yüzünden takımını savunmanın ya da başka bir takımdan nefret etmenin ne kadar yersiz olduğunu anlar diye umuyorum.
sahadaki futbolcuların "şu adamın üstüne yürüyeyim de taraftar ne delikanlı adam olduğumu görsün" mantığı ya da seyircilerin "vur kır parçala" tezahüratının mecazi olmayan anlamanı istemesi neticesinde bu olaylar bir döngü içinde birkaç yıl içinde şiddeti bir sinüzoidal dalga şeklinde eksilip artarak tekrar tekrar yaşanacaktır. tek endişem türk futbolundaki bu "abi" kavramının içindeki şu zamanın genç futbolcularının da bugün sahada izledikleri abilerini örnek alacak olması ve otomatik olarak bu sistemin içinde onların da önümüzdeki senelerde nice tekmeler yumruklar atacak ya da yiyecek olması.
tekrar vurgulamak gerekirse en azından taraftarlar bunun futbol olmadığını anlarsa takımlar da bundan sonra hır gür çıkarmaktan çok gol atmayı hedefler.
Gönderen Parahuman zaman: 17:38 0 yorum
Etiketler: derbi, fenerbahçe, futbol, galatasaray
