futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #26

1 Mart 2010 Pazartesi

Bilmem inanır mısın sevgili okur ama ben henüz okula kayıt olabilmiş değilim. Burdan ÖSS'ye girecek olanlara da şunu tavsiye ediyorum ki kuralı yönetmeliği belli bir okula girin. Benimki gibi herkesin kafasına göre birşey söylediği bir okula girerseniz başınız ağrır.

  • Ne zaman sokaktayken gözüme almak istediğim birşey çarptığında paramın yetmediğini biliyorsam, hemen cebimdeki kağıt paraları çıkarır seri numaralarına bakarım. Seri numaraları A1 ile başlıyorsa koleksiyoncular için çok değerli birşey oluyor yüksek meblağlar ödeyebiliyorlar. Ben de bu umutla bakarım paralarıma, hemen gidip bir koleksiyoner bulup satabilip istediğim şeyi alabilecekmiş gibi.
  • Aikido bana çok yalan geliyor. Herif karşıdan öyle saldıracak da elini bükeceksin de yerlerde süründüreceksin de, ölme eşeğim ölme. Zaten Karagöz gibi komik bir tokat yumruk arası saldırılarından başka pek bir saldırı şekli de görmedim. Sokakta para isteyen bütün tinerciler öyle saldırıyormuş gibi sırf o saldırının savunmasına çalışıyorlar sanki.
  • Aikido gösterilerinde de hep bir kişi diğerini yerden yere vurur. Hep de farklı bir hareket ile yere çalar rakibini. Benim merak ettiğim o yerden yere vuran usta Aikido'cu rakibi kalkana kadar ne hissediyordur? Zaten saldıran düşeceğini bilerek saldırmış, bu da düşüreceğini bilerek hareketini yapmış. O ayağa kalkana kadar kendini çok birşey yapmış gibi hissediyor mudur acaba?
  • O değil de kaç bin yıllık Aikido sporunu da şurda blog yazıcam diye yerin dibine sokup çıkardım ya, daha da kimse durduramaz heralde beni.
  • Cenk Erdem diye iki insan var, radyoculardı sonra televizyona geçtiler falan. İşin enteresan tarafı adamlar benim lise hayatım boyunca yanımda oturan herifle yaptığım muhabbetleri birebir yaparak çok sağlam para kazanıyorlar. Özeniyorum lan adamlara. Bana sanki lise yıllarımda gelip deseler "gel bu muhabbetleri radyoda yap üstüne sana para verelim" diye kabul etmiycek miydim, ederdim. Ama işte bu hayatta güzel icat ettiğim ne olduysa biri benden önce yapmış meğer hep.
  • Tuttuğu futbol takımı yenilince MSN'e girmeyen insanlar var. Ciddi ciddi dikkat ettim ben buna. Takımı yenilince kayboluyor MSN ortamlarından dağ gibi MSN kişileri.
  • Evden çıkarken mont giyip giymeme konusunda hangi tercihi yaparsam yapayım gün içinde pişman oluyorum. Ya yanarım ya donarım.
  • Toktamış diye bir isim olması beni hep şaşırtagelmiştir. Ancak son derece de uygun bir isimdir bu ismi taşıyanlar için. Bir yere yerleşmiş, oturmuş, sakinleşmiş kimse demektir toktamış. Hakikaten de ben sanmıyorum ki toktamış isimli yurtdaşlarımız civelek gibi hareketler falan yapsın. Hepsi durağan ve ağırbaşlı insanlarmış gibi geliyor bana.

Michel Platini'ye açık mektup

26 Şubat 2010 Cuma

Sayın Platini,
Mektubuma "sayın" diye başlamamdan umuyorum ki bu yazımı okursun. Platiniciğim öncelikle kendimden bahsetmek gerekirse ben İstanbul'da yaşayan veteran bir öğrenci aynı zamanda da profesyonel bir futbolseverim. Son birkaç senedir de tek eğlencem lüksüm gidip takımımın maçını izlemek, sonrasında 2 kelam sohbet edip evime gelmekti. Evet gelmekti diyorum çünkü artık böyle olmuyor.

Bugün günlerden cuma, şuan saat 14:20 ve benim başım ağrıyor Platiniciğim. Çünkü 1 saat önce uyandım ve uyku düzenimin bozulması benim hem başımı ağrıtır hem keyfimi kaçırır. Bu durumun sebebi sensin işte Platini. Yahu Platini sende 2 gram akıl yok mu Allahını seversen. Akşam 22:05'te başlayan UEFA kupası maçı mı olur Platini. Hiç düşünemedin mi sonra bunca insan evine barkına nasıl gidecek diye. Sen düşünemiyorsan buyur ben sana basit bir hesap yapayım hemen Platiniciğim. 22:05'te maç başladı, diyelim ki saat 23:50'de Fenerbahçe 2-1 öndeydi ve maç uzatmalara kaldı, uzatmalar da 00:00'da başlayıp 00:35'te bitti, penaltı atışları da 15-20 dakka alır saat olur 00:50, staddan çıkıp minibüs duraklarına kadar yürümek 1:20, o saatte minibüs bulunabilirse minibüse atlayıp evime gelmem de 2:20. Hakeza maç uzatmalara gitmediği için ben de dün evime 1:20'de gelmiştim.

Senin çoluğun çocuğun yok mu Platiniciğim. Onları sen bu saatte bi maçı yollar mıydın toplu taşıma yöntemleri ile. Hadi diyelim hiç akıl yok sende vicdan da mı yok be Platini. Ayrıca gözümden kaçmayan başka bir nokta daha var. Galatasarayın aynı gün aynı kupadaki maçı akşam 20:05'te başlıyor da bizimki neden 22:05'te başlıyor. Bunu da anladım Platini, benden kaçmaz. Bizim rakip Fransız olunca, sen de Fransa'nın bağrından çıkmış bir insan olduğun için "dur bu maçı geç saate koyayım da bunların taraftarı çile çeksin" dedin dimi? Benden kaçmaz böyle ufak detaylar Platini. Hadi bu senelik elendik de seneye böyle bir durum tekrarlanırsa maymunluk cambazlık yapmadan iki maçı da adam gibi aynı saate koy sevgili Platini. Ha baktım yine bu asi isyankar tavırlarına devam ediyorsun, hiç üşenmem atlarım bir uçağa gelirim Fransa'ya oturur bir çayını içerim orda da daha ciddi konuşuruz.

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Ben buldum sandım da aldandım

4 Ocak 2010 Pazartesi

Sevgili okur inanmayacaksınız ama ben baya uzun bir süre barzo kelimesini benim icat ettiğimi zannettim. Şuan içinizden "Nasıl olur böyle şey" diye sorduğunu duyar gibiyim sevgili okur. Müsade et de anlatayım. Ama önce bilmeyenler için de söyleyeyim, barzo, günümüz gençliğinin kullandığı hanzo, kıro, maganda gibi anlamlara gelen bir kelimedir.

Üniversiteye hazırlandığım yıllar. Dersanelere kapanmışız arkadaşlarla. Öğlen vakti bir saat bir aramız var, onda da gidip Playstation oynuyoruz. Tabi o zamanlar Wining Eleven 7 isimli futbol oyunu daha yeni çıkmış. O zaman da hep oynadığım tipsiz bir arkadaşım vardı, hep de gidip Beşiktaş'ı seçerdi. O dönem oyunu oynayanlar hatırlar spiker de Japonca konuşurdu. Takayano bürübürü gibi enteresan şeyler söylerdi. Nedendir bilmem Beşiktaş ne zaman bir serbest vuruş kazansa topun başına dönemin futbolcularından Ali Eren geçerdi. Spiker de o esnada genellikle barızo derdi. Biz de gel zaman git zaman Ali Eren tipli insanlara barızo demeye başladık. O aradaki "ı" harfini de yarım yamalak telaffuz ediyoduk tabi. Sonra ilerleyen yıllarda ben bu kelimeyi herkesten duymaya başlayınca "vay arkadaş ne çevrem varmış 2 yılda tüm İstanbul'a yayıldı" kelime diye böbürleniyordum. Sonra da birgün ekşisözlüğe girdiğimde barzo başlığına baktığımda ne göreyim. İlk yazılmış kayıt benim bu kelimeyi kullanmaya başlamamdan 1 sene öncesine geliyor. "Yav ben böyle talihime daha da birşey demiyorum" diyip kapattıydım sözlüğü. Böyle tesadüf de zilyon yılda bir gelir. Daha önce hiç duymadığım bir kelimeyi bulup birebir o anlamıyla kullanmışım kaç sene ben icat ettim diye. Meğer daha önce icat etmişler.

Tchau Roberto Carlos

24 Aralık 2009 Perşembe

Yegane sosyal faliyetim olan maça gitme olayı benim için son derece yorucu bir o kadar da keyifli bir hadise olagelmiştir. Ancak geçen hafta gittiğim bir maç şimdiye kadar izlediklerim arasında bambaşka bir yere sahipti. Başlıktan da tahmin edilebileceği üzere geçen hafta gittiğim maç Fenerbahçe ve Sheriff arasında oynanan maçtı. Bu maçı bu kadar özel kılan şey ise Türkiye'ye gelmiş en kariyerli ve en çok Avrupa maçı oynamış olan dünyanın bir numaralı sol beki olan Roberto Carlos'un veda maçı olmasıydı. Türkiye'ye nice yabancı ve kaliteli futbolcu gelmiştir ancak aralarında sadece Roberto Carlos'un internetteki videolarını seyredip de "piüü vay vay vay nası vuruyo la bu adam topa böyle" dediğim tek adamdır. Yorumcuların da "bu adam oynamıyor, eski Carlos böyle miydi?" diye sormalarına zerre kulak asmadan ben Roberto Carlos'u sadece örnek alınması gereken mütevazi karakteri ve sempatik tavırları ile hatırlıyorum. Ayrıca bir de şu var ki maç öncesinde futbolcuları tek tek tribüne çağırırken Selçuk Şahin'i çağırmak var bir de Roberto Carlos'u çağırmak var. Bunun için de Fenerbahçe klübüne teşekkür etmek gerek sanırım. Gidişinden sonra da hala bunca spekülasyon yapılırken ben inandığım üzere ailevi sebepleri ile ülkesine dönen bu minik dev adamın Türk futbol seyircisi üzerinde çok büyük bir etkisi oldu. Ben de burdan kendisine sonraki futbol ve aile yaşantısında başarı ve şans dilemek istedim. Ayrıca aynı klüpte oynayan takım arkadaşlarına ve hatta ülke çapındaki tum futbolla ilgili insanlara örnek olmuş olmasını dilerim. Kendisini Türkiye'de görmek benim için çok büyük bir keyifti. Güle güle Roberto Carlos.

Şöyle Böyle #1

8 Kasım 2009 Pazar

Kaç zamandır aklımı fikrimi toplayıp da bütün ve güzel bir yazı çıkarabilemedim. Ancak nicedir gördüğüm kısa maddeler halinde aklıma gelenleri yazma formatını nihayet ben de uyguluyorum. Daha şimdiden kendimi çok rahatlamış hissediyorum.

  • Özel halk otobüslerinin özelliğinin bana özel olmasından değil de işletmecisiyle alakalı olduğunu öğrendiğimden beri gözüm yaşlıdır boynum büküktür.
  • Sanmıyorum ki Türkiye'de açıldığı anda sağ alttan abuk subuk uyarılar çıkarmayan bir bilgisayar olsun.
  • Oray Eğin'in şov programını gördüm az önce. Anladığım kadarıyla orkestraya yaptıkları tuş başına para ödüyorlar. Zaten programda da hiç espri yapabilen olmadığı için zırt pırt tuş giriyor orkestra. Rock konserine döndü demek isterdim ama orkestranın vokalistine de uyuz olduğum için demiyorum.
  • Benim mantalitemdeki her insan bindiği asansör ufak kıpraşımlar yapınca "lan keşke merdivenlerden inseydim zaten 8 kat, ne güzel kalori yakardım" diyip asansörden sorunsuz inince de "oha ne inicem lan merdivenlerden can mı dayanır" diyendir.
  • Gittiğim maçlarda başka tribünlerdeki eşine dostuna kendisini göstermeye çalışan insanlar oluyo anlamıyorum ben onları. Bir elinde telefon kulağına yapışık, diğer elinde bir atkı ayağa kalkmış olabildiğince sallar bu abiler. Kendilerini göstermeyi başarınca da el sallayıp otururlar. Onca çaba bunun içinmiş derim ben de.
  • Başka bir maç olayı yaşadım ki o bambaşkaydı. Yurdum insanı teknoloji kimliğine bürünüp sahaya inmiş adeta. Parası bol bir abi almış 3G'li süper cep telefonunu bir ahbabını da aramış görüntülü görüntülü tribünleri gösteriyor. Ancak telefonun diğer ucundaki pala bıyıklı abi farkında değil ki görüntülü konuşma iki taraflı bir hadise ve tribünün büyük bir kısmı da onun telefon ekranındaki sırıtan kellesini görüyor.
  • Ülke olarak çekirdek ve türevlerine karşı doğal bağımlılığımız var.
  • Bu ülkede bir numaralı gözlem adamları taksicilerdir. Hangi kılıkta binerseniz binin bir şekilde ortak bir payda bulup o muhabbeti açarlar mutlaka. Bazen bir T cetveli bazen bir anahtarlık. Taksici muhabbetinden kaçış yok. Ama güzel de oluyo la.
  • Benim blogumu okuyup da Türkiye'ye gelmeye niyet eden yabancı dostlarımız Türkiye hakkında birşeyler izleyip öğrenmek istiyorlarsa bütün belgeselleri falan geçsinler Yemekteyiz'i izlesinler. Türk halkını daha iyi görebilecek bir program.
Bu formatta yazmak da süper neşeli bir olaymış. Bundan gayrı sağa sola notlar bile alırım unutmayayım da doya doya yazayım bu formatta diye.

Futbol blogu gelir şen gelir

6 Kasım 2009 Cuma

Nicedir içimde yanan, fırtınalar koparan bir istekti bir futbol blogu yazmak. Ancak benim biricik güzelim bu bloguma bile yeterli zamanı ayıramadığımı düşünürken ikinci bir blog açmak neyime diye düşünüyordum ki pek kıymetli bir arkadaşımla birbirimizi gaza getirmemiz sonucunda ortaklaşa, nur topu gibi bir futbol blogunu açtık. Hedefimiz ise ortalıkta yorumcuyum diye dolaşıp herşeyi sadece eleştiren, kendine ait fikirleri olmayan, çözüm üretmeye gelince kaçışan yorumcular gibi olmamak. Birşeyi beğenmiyorsak daha iyisini yapabilmek adına en azından fikir üretmen. Sözü daha fazla uzatmak yerine ben vereyim onumuzdeki-maclar adlı blogun linkini merak edenler girsin okusun.

Devlerin ligi böyle mi olur

24 Ekim 2009 Cumartesi


Geçtiğimiz günlerde okul bahçesinde oturup günlük futbol muhabbeti kotamızı doldururken bir gün önceki Fenerbahçe ve Galatasaray'ın UEFA maçlarından çok Devler Ligi denen futbol tandanslı şov programını konuşuyoruz. Ben de nice yıldır bir futbol sever olarak bu programa kayıtsız kalamadım hakkında gözüme çarpan birkaç şeyi yazayım dedim.

  • Futbolcular benim jenerasyon ve önceki 1-2 nesile hitap edicek türden, yani şimdi 20'li yaşlarında olanların sahada izlemiş olduğu adamlar. Aklından fikrinden ötürü de Acun Ilıcalı'yı tebrik etmek lazım. Kaç zamandır şifresiz kanalda maç izlemeye aç olan millete en uygun programı yapmış.
  • Keşke takımlar da biraz eşit dağılsaymış. Hakan Ünsal ve Tanju Çolak ülkenin insanı olduğu için tanıdığı herkesi doldurmuş en gençlerden takıma. Garibim Hooijdonk'un takımında yaş ortalaması olmuş 50. Ayrıca her hafta takımlardaki oyuncuların değişmesi kötü olmuş.
  • Hakan Tecimer de nasıl adammış anlamadım. Takımın 7 gol attığı maçın 4 golünü kendisi attı onların da 3 tanesini kaleciyi çalımlayarak attı. Normal sahada nasıldı yetişip izleyemedim ama ülkenin bir salon futbolu milli takımı olsa oynarmış.
  • Erman Toroğlu da karşı çıkan biri oldu mu omuzları şişirip yürümüyor mu gülsem mi üzülsem mi bilemedim. Ayrıca isterdim ki bir maçı Erman Toroğlu bir maçı Ahmet Çakar yönetseymiş. Hakeme mikrofon takılması olayı da düdük seslerini duymamız dışında iyi olmuş.
  • Turnuvanın ilk maçlarında frikikleri falan yandaki tahtalara çarptırarak kullanmayı akıl edebilen tek insan Hooijdonk oldu. Ama ne talihsizse o durumlardan da gol çıkmadı.
  • Tanju Çolak motivasyon ve gaza getirme konusunda görüp görebileceğim en başarısız adamlardan birisiymiş. Cümlenin ortasına geldiğinde başını unutuyor sonlara doğru da kolaj birşeyler çıkarıyor ortaya.
  • Bazı futbolcular gerçekten süper ligde sergiledikleri mücadeleden fazlasını gösteriyorlar. Örnek vermek gerekirse ilk maçlarda Hooijdonk kale çizgisi üzerinde golü atmak üzereyken yandan kayarak (biraz da yuvarlanarak) müdahale etmeye çalışan ismin Sergen Yalçın olması beni dehşete düşürdü. Bunu Beşiktaşta oynadığı maçlardan birisinde yapsa hala Beşiktaşta oynuyor olurdu bence.
  • Ali Eren, Hayrettin, Recep gibi yetenekleriyle Türk futboluna imzasını atmış adamların yanısıra beklerdim ki bir takımın defansında da Müjdat Yetkiner'i görebileyim.
  • Oktay Derelioğlu'nu zaten sevmezdim. İlk maçta oyun bittikten sonra 2 metreden Hooijdonk'a topu atıp sonra küfredip oyundan atıldıktan sonra da soyunma odasında "hoca onu es geçse ne olur ki" diye hayıflandığını gördükten sonra bir kat daha tiksindim.
  • Galatasaray'ın UEFA kazanan kadrosundaki oyuncuların çoğu iki karşı takımda olunca kralını tanımadan pata küte girebiliyorlarmış birbirlerine bu da son derece enteresan geldi bana.
  • Maç bitip de formalar çıkarıldı mı anlıyorum ki Türk insanı bünyesi atletik olmaya elverişli değil. Avrupa'da oynamış futbolu bırakmış abileri görüyorum, bir de Tanju'yu görüyorum. Genetik heralde.
  • Turnuvada da Anadolu takımlarında oynamış çirkef Türk oyuncularından zerre keyif alamazken yabancı oyuncularla aralarında olan kalite farkını anlamak mümkün. Şimdiye kadar da ne kadar çirkeflik, pislik, kasti faul, küfür varsa hepsini Türk oyunculardan izledim.
  • Kazanan takıma 1 milyon Tl verilecekmiş. Keşke ilk 3'e falan bölüştürselerdi ödülü de bu kadar kan çıkmasaydı maçlarda.
  • Çok isterdim ki Rıdvan da yorumcu olarak değil futbolcu olarak katılsaydı turnuvaya.
  • Takımların formaları ve isimleri de çok dandik olmuş. İsterim ki olur da bu yarışmanın 2. versiyonu çekilirse ona biraz dikkat ederler umarım.
  • Nouma da hala eski yumurcaklıklarına devam ediyor. Rıdvan da hala Nouma'ya herkes gibi numa demek yerine nauma diyor. Nedendir bilinmez bu da beni çok rahatsız ediyor. Ha söyleyen başkası olsa "yanlış söylüyor" der geçerim ama söyleyen Rıdvan olunca insan bir durup düşünüyor.

Giden mücahitin ardından

5 Ekim 2009 Pazartesi

Bir vakitler yazdığım yeşil sahalarda bir küçük mücahit yazısını sadık okurlarım hatırlayacaktır. Dün de bu konuyla ilgili neşeyle öğrendiğim bir olay olduğu için tekrardan bu konuya döneyim de 2 kelime edeyim dedim. Dün ligin 8. haftasında ilk galibiyetini aldı Bülent Uygun'lu Sivasspor. Antalya karşısında 2-0 gibi bir skor ile sahadan galip ayrıldılar. Bu maçla da 8. hafta sonunda yanılmıyorsam 4 puan sahibi oldular. Gelelim benim eğlendiğim konuya. Geçen sene Bülent Uygun'a Sivasspor'un başarısı sorulduğunda "İstanbulda Laila var burda la ilahe illallah var" deyivermişti. Bu sene hem avrupada hem ligde aldığı kötü sonuçlara bakarak demek isterim ki Bülent Uygun'un la ilahe illallahı bitmiş herhalde ki maç kazanmaktan aciz oldu takım. İstifa etmesine de en çok sevinenlerden birisi olarak ben neşeyle izlediğim bir futbol liginde böyle spora dini karıştıran adamların gitmesinden çok mutluyum. Tekrar belirtmekte de fayda görüyorum birkaç tanesi hariç ne Sivasspor'lu oyunculara ne Sivasspor yöneticilerine ne de Sivas'a karşı bir garezim yok. Beni tek rahatsız eden Bülent Uygun idi o da gitti kavga bitti.

Messi vs. Ronaldo

18 Eylül 2009 Cuma

Futbolun doğasından mıdır bilmem hep bir kıyaslama durumu mevcut. Yıllar yılı bitmeyen Pele mi Maradona mı ya da yurdum çapında Alex mi Hagi mi gibi kıyaslamalar yapılagelmiştir. Şimdiye kadar saydıklarım bana gereksiz gelmiştir (farklı dönemin farklı türdeki oyuncuları olduğundan kelli) hep. Ancak günümüz futbolunun 2 cevval ismi var ki kıyaslamalara doyamıyor kimse. Barcelona'lı Lionel Messi ve rekor bir ücret ile Manchester United'dan Real Madrid'e transfer olmuş Cristiano Ronaldo.

Futbol ve tarz olarak herkes için farklı olabilir bu iki isim tabi ama benim için Messi kendini tamamen futbola adamasıyla ve sempatik haliyle birkaç adım öndeydi hep. Ronaldo da zengin şımarık tiplere benziyor. Ayrıca klüp bazında başarılara da bakacak olursak Messi'li Barcelona bu efsanevi sezonundan çok çok önde.

Ancak benim esas yapmayı kafaya koyduğum kıyaslama ise bambaşka bir alanda. Bu genç topçular meşhurdur popülerdir diye reklamlar çekmiş. Ve bu reklamlarda da Messi bir kere daha Ronaldo'yu açık ara alt etmiş. Kısaca reklamlardan bahsetmek gerekirse Ronaldo ayağında şampuan kutusu sektirdikten sonra adını ve şampuanın markasını söyleyip gidiyor. Diğer reklamında ise sıcak ortamda ve karlı ortamda top oynarken "her ortamda en üst performans" falan dedikten sonra benzin reklamını yapıp gidiyor. Messi'nin reklamında ise gönüllerde taht kurmuş Zinedine Zidane "bir efsane duydum" diyerek tribünlerde görünüyor ve "koşarken kıvılcımlar saçarmış yanından alevler çıkarmış" diyerek Messi'yi izliyor. O esnada da genç Messi sahada çalımlar atmakta şutlar çekmekte. Zidane da "doğruymuş" diyerekten "tacımı artık ben bu genç elemana devrediyorum" dermişçesine bir tavırla dönüyor arkasını gidiyor. Messi de bir kez daha reklamıyla Ronaldo'yu geçmiş ve gönlümde tahtını sağlamlaştırmış oluyor.

Tek tabanca gelmesin maça

Benim için stada gidip maç izlemek büyük keyif. Her ne kadar param hep kale arkasına yetmiş olsa da ve rahatsız koltuklara ayakta maç izliyor olsam da, maç yorgunluğunun ardından hayli uzun yollar yürümek zorunda olsam da stadda maç izlemek tadından yenmez. Ancak anlamadığım bir takım insanlar da bulunmakta. Her ne kadar maç atmosferini sevsem de üstüne para verseler tek başıma maça gitmem. Ama gidenler var. Ben de bundan darlandım. Bu insanların maça gelicek cidden kimseleri mi yok, yoksa birileri son anda gelecekken sattı mı onu bilemem ama görünüş olarak tek başına geleceklerini en başından beri biliyor gibiler. Ayrıca "tek başıma gitmem sorun değil sonuna kadar eğlenmeyenin gözü kör olsun" dermişçesine yanlarında bir poşetle gelirler. İçinde gazetesi, çekirdeği, içeceği, şapkası ve atkısı tam olarak bulunur. Ama maç öncesinde birileriyle 2 kelam edemeyeceksem ya da takımım gol attığımda olduğum yerde tek başıma zıplayacaksam ya da boş boş sırıtacaksam ben ne anlarım öyle maçtan. En çok merak ettiğim şey de acaba gerçekten eğleniyorlar mı yoksa "hayatım çok boktan ama bunu sadece ben bilmeliyim, beni etraftan gören herkes beni öldüresiye eğlenirken görmeli" gibi bir düşüncenin eseri mi onu da çok merak ederim.

İnternetten menejerlik: Goal United

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Uzun zamandır keyifle oynadığım bir oyun bulunmakta, sevgili okurlarımdan da futbol sevenler mahrum kalmasın diye paylaşayım dedim. Ekran kartımın yanmasından kelli kendimi browser oyunlarına (Internet Explorer ya da Firefox gibi browserlar üzerinden bilgisayarınıza indirip yüklemeye gerek bırakmayan her bilgisayardan oynayabilen oyunlar) verdim kendimi. Football Manager 2009 da beklentilerimin çok altındayken bu sene menejerlik dürtülerimi bu oyunla tatmin edebildim. Oyun hakkında da anlatılabilecek çok şey yok. Takımın başına geçiyorsunuz taktik, transfer, antreman, stad, çalışanlar, paf takım gibi bir futbol takımında olabilecek her alana el atıp takımınızı başarıdan başarıya koşturmaya çalışıyorsunuz. Şu an için Türkiye'de 15 kademe lig var ve 6-15 ligler arası her kademede 1000 grup var dersek ne kadar geniş bir kitleye sahip olduğunu anlamak mümkün. Liglerde de 10'ar takım bulunmakta ve her birini bir oyuncu yönetiyor. Oyunun tek kötü yanı ise gerçek zamanlı olması. Şöyle ki maçlar genellikle her pazar günü saat 13:00'da oynanıyor ve 90 dakika sürüyor, maçları da yazılar ile takip edebiliyoruz. Bir lig de yaklaşık olarak 4 ay sürüyor. Bu da oyunun 1 yılına eşit oluyor. Kısacası futbol severleri haftada birkaç gün oyalayabilecek oldukça detaylı ve bolca oyuncu sayısına sahip olan güzel bir online oyun. Hatta oyun ile ilgili her türlü soruyu bu yazıya yorum olarak yazanlara bildiğimce cevap vermeye çalışırım.

Oyunun adresi de şudur: http://www.goalunited.org/tr/

Yeşil sahalarda bir küçük mücahit

Yazıya başlamadan önce belirtmekte fayda gördüğüm bir kısım var o da şudur ki: Sivas'a hiç gitmedim, Sivasspor'a özel bir garezim gıcığım yok hatta bazı futbolcularını taktir de ederim, Sivasspor taraftarına karşı bir hissiyatım yok, Sivasspor yönetimini tanımam etmem gelin görün ki teknik direktörüne öldüresiye uyuz oluyorum artık. Olayların başlangıcına dönücek olursak konu şu ki Bülent Uygun 2 sene üstüste ligde üst sıralara tırmanıp Sivasspor'a son haftalara kadar şampiyonluk ihtimali taşıdığı için bir hallendi böbürlendi. Böbürlenmek belki hakkıdır ama konuyu bambaşka yerlere taşıdı.

Bir röportajında karşısındaki kişi "İstanbul takımları başarısız Sivasspor 2 senedir başarılı nedir bunun sebebi?" diye sorunca Bülent Uygun da "İstanbul'da Laila var Sivas'ta La ilahe illallah var ondan" diye cevap vermiş. Kim çıktı da bu adama yeşil sahalarda İslam'ın savunuculuğunu verdi de böyle coşmuş acaba. Ha böyle büyük büyük konuştuğu sezon da bir İstanbul takımı olan Beşiktaş'ın şampiyon olması üzerine Bülent Uygun'un bakış açısına göre Laila üstün gelmiş oluyor bi de, Laila'yı bu yüksek mertebeye de yine Bülent Uygun taşımış oldu. Ayrıca bu sezonun başında gidip Laila'nın harman olduğu ülkeye gidip Anderlecht takımına 5-0 yenilerek yerin dibine geçerken de aklına bu söz geldi mi acaba. Hadi bunu da geçtim Sivasspor'un kadrosunda her Süper Lig takımında olduğu kadar yabancı oyuncu bulunmakta bunların da hiçbiri Müslüman değil bildiğim kadarıyla. Madem Sivasspor'un başarısının olayı La ilahe illallah'mış ya bu oyuncuların hiçbir katkısı yok demek oluyor ya da Bülent Uygun gayri müslim oyuncuların dinsel tercihlerine zerre kadar saygı göstermiyor demektir. Daha büyük rezillik de bu sene başında transfer ettikleri yabancı oyuncunun "ben gece hayatını severim burda Laila yok durmam ben burda" diyerek Sivasspor'dan gitmesi ile oldu. Demek ki insan demeç verirken biraz dikkatli olmalı da değer verdiği şeyleri yücelticem diye yerin dibine sokmamalı. Ha ayrıca Laila'nın harman olduğu şehir olan İstanbul'da gittiğim maçta Fenerbahçe'nin çıkıp çirkef futbol anlayışı ile sahaya çıkıp futbolu çirkinleştirmek adına herşeyi yapan Sivasspor'a 3 gol atıp 3-0 kazanması da son derece keyif vericiydi. Duydum ki bu hafta da yenilmişler, sırf bu Bülent Uygun yüzünden 4 gözle bekliyorum artık Sivasspor'un başarısızlık haberlerini.

Bir başlama vuruşçusu olarak Usain Bolt

28 Ağustos 2009 Cuma

Gün geçmiyor ki dünya yıldızı bir insan alanı dışında birşeyde kullanılmasın. Az önce okuduğum habere göre La Liga'nın açılış maçı olan Real Madrid maçının başlangıç vuruşunu Usain Bolt yapacakmış. Bu adam atletizm tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı adamı bile olsa niye ben bu adamı futbol sahalarında görmek istiyeyim ki. Zaten vızır vızır devamlı sağa sola koşarken görüyorum televizyonda. Yarın öbürgün hastane açılışlarına da mı çağıracaklar dünyalar yeteneklisi diye. Açıkcası beğenmedim bu kararı, isterdim ki bu sene emekli olmuş büyük bir futbolcu ya da yıllar önce emekli olmuş gönüllere efendiliğiyle taht kurmuş bir futbolcu yapsaymış o başlangıç vuruşunu.

Bursaspor Ankaragücü kardeşliği

20 Ağustos 2009 Perşembe

Ligi yıllar yılı takip eden birisi olarak sebebini bilmediğim bir dayanışma vardı iki takım arasında. Ligin köklü bu iki takımının arasındaki dostluğun sebebini de yeni öğrendiğim için bir nebze kendimden utanmadım değil. Fazla uzatmadan kısaca hikayeyi anlatmak gerekirse olay şöyle.

Almanya doğumlu Abdülkadir Bayraktar 4 yaşında babası vefat edince ikiz kardeşi ve ailesiyle birlikte Bursa'ya yerleşirler. Burda Bursaspor'un bir taraftarı olan Abdülkadir birkaç yıl sonra okumak için Ankara'ya gider. Burda da içindeki futbol sevgisi ile Ankaragücü'nün maçlarına gitmeye başlar, şarkılar besteler ve tribünde sevilen birisi olur. Vatani görevini yapmak için Mardin'e giden Abdülkadir 1993 yılında şehit olur. Bursaspor'un Teksas taraftar derneğinin kurucularından olan Abdülkadir için Bursaspor'un maçında bir tören düzenlenir ve bu esnada sahaya giren bir grup Ankaragücü formalı taraftar "Abdül ölmedi kalbimizde yaşıyor" yazılır bir pankart açarlar ve birkaç gün sonraki cenaze törenine de yüzlerce Ankaragücü taraftarı katılır. Böylelikle de üzücü bir olay Türkiye'nin iki köklü takımının aralarında böyle güzel bir dostluğa vesile olur. Bu iki takım taraftarları da birbirlerine olan sevgilerini göstermek için maçlarda birbirlerinin plaka numarası olan 6. dakikada Ankaragücü, 16. dakikada da Bursaspor tezahüratı yaparlar.

Bizim buraların Rambosu

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Futbolseverler (hatta magazinseverler) hatırlayacaktır bir Rambo vardı Fenerbahçe'nin amigosu. Kısamsı boylu uzunumsu ilginç saçlı kirli sakallı. Babası Galatasaray taraftarı diye evini yakan, akıl hastanesinde yastığa not bırakıp maça giden ve maçtan sonra akıl hastanesine dönen, Avraysa Maratonunu hile ile kazanıp madalyayı alıp kayıplara karıştıktan sonra yetkililerin başvuru formundaki adres kısmında "kadıköyde herhangi bir meyhane" yazması üzerine bir türlü bulup madalyayı geri alamadıkları, 1 gün boyunca reklam panosunda yatıp Ali Sami Yen'e Fenerbahçe bayrağı dikip üzerine doğru gelen Bülent Korkmaz'a irice bir bıçak sallıyıp tırıs tırıs kaçırtan, bir ara magazincilerin ünlülerin üzerine salıp kameraya çekip eğlendikleri, birçok maçta sahaya atlayıp koşa koşa gidip Uche'ye (Deniz Uygar) sarılıp sonra da ayrılmayan, bir maçtan önce Moldovan'ın posterini yemesinden sonra o maçta Moldovan gol atınca sonraki hafta üşenmeyip bütün bir takımın oyuncuların posterini ayrı ayrı yiyen bir adamdır bu.

Dün de maça girerken maraton tribünü önünde birileriyle birşeyler konuşurken gördüğüm bu ilginç insan tosundan hallice cüssemden ve sıradışı tipimden etkilenmiş olacak ki Fatih Terim ile ilgili bir takım temennilerini benim vasıtamla dile getirdi, ben de hayhay dedim geçtim. Sonrasında da bu sıradışı adamı yıllar yıllar önce gördüğüm bir olay aklıma geldi ve belki de olabilecek en sıradışı atlayışlardan birisini yapıp Rambo üzerinden felsefeye geçiş yaptım, ki bu geçiş de blog tarihinde çığır açar.

Yanılmıyorsam Daum'un ilk geldiği seneydi, hatta kaleye de Enke diye bir oyuncu transfer edip koymuşlardı. Ben de bir samimi arkadaşımla sezonun açılış maçıdır okul falan da yok bari maça gidelim diyip İstanbulspor'a 3-0 yenildiğimiz o talihsiz maçta Migros tribününden biletimi almıştım. Maça bir saatten biraz fazla bir süre kalmasına rağmen dış kapıları açmayan polis neticesinde kapının önü gittikçe kalabalıklaşıyor insanlar daraldıkça daralıyordu. İşte o esnada Rambo sahneye çıkıp kedi gibi tırmandı 3 metrelik tellerin üzerine ve ordaki birçok taraftarın içindeki bastırılmış duyguları polislere bir güzel söverek dışavurmaya başladı. Bunu gören polisler durur mu toplandı 5-10 tanesi elinde coplarla başladılar Rambo'nun üzerinde durduğu tellere yürümeye. Beni benden alan olay ise bundan sonra oldu. Rambo bir anda ayağa fırladı tellerin üstünde, esas duruşa geçti, başladı İstiklâl Marşı'nı söylemeye. Arkasından 2000-3000 civarındaki taraftar olarak biz de başladık eşlik etmeye. Bunu gören polisler de mal oldu kaldılar onlar da geçtiler mecburen esas duruşa. Rambo tepede sırıta sırıta esas duruşa, biz taraftarlar tellerin arkasında polislere baka baka, polisler bir elleri şapkalarının ucunda bir elleri coplarında baştan sona okundu İstiklâl Marşı, bunu gören polis amirlerinden birisi de kapıların açılma talimatını verdi ve kapılar açılırken Rambo sakince inip tellerden girdik staddan içeri.

Burdan da felsefeye atlamak gerekirse Rambo'yu yolda sokakta görenler "bu ne lan deli manyak galba" diyebilir, hatta belki zamanında ben de demişimdir. Ama bu olayda gördüm anladım ki zeka kullanıldığı yere göre değer ve anlam kazanan bir şeymiş. Deli manyak dediğimiz adam orda 3000 kişinin yapamadığını yapıp önce polislere küfürünü etti, sonra bir güzel dalgasını geçti sonunda da kapıları açtırarak bütün taraftarların saygısını kazandı. Dün gittiğim maçta da sahaya fırlıyıp Emre Belözoğlu'na sarıldığını görünce kendi kendime "Ulan Rambo ne adamsın nan" demekten başka birşey yapamadım.

2009-2010 sezonu süper lig formaları

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicedir bir futbol sever olarak takip etmekte olduğum süper ligde böyle saçma birşeyi dert edeceğim (hakeza dert edicek çok fazla şey var ligimizde) aklımın ucundan bile geçmezdi ancak bu sezon formaları görünce kalbim kırıldı gözlerim doldu. Yıllar yılı avrupanın dandik liglerindeki formaları görürdüm, her yeri reklamlarla dolu, oyuncu ismi nerede yazıyor belli değil. Bu sene bir de ne göreyim Fenerbahçe, Galatasaray sahaya çıkıyor bütün futbolcuların isimleri Ülker. Ne oluyo demeye kalmadan gördüm ki formalarda büyük değişiklik olmuş oyuncu isimleri (ayıptır söylemesi) kıç bölgesinin biraz üzerinde yazıyor. Ligimizdeki bütün futbolcular iskandinav abiler gibi 1.90 boyunda olmadığından ve kurallara göre futbolcuların da formalarını şortlarının içine sokmaları gerektiğinden sahada isimsiz kısa boylu kahramanlar dolaşıyor adeta. Tez vakitte eski formalara dönülmesi dileğiyle.

Peki bu neyin süper kupası

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Efendim malumunuz geçtiğimiz günlerde son yıllarda liglerin yeni adeti olunduğu üzere süper kupa maçı oynanarak lig öncesi futbol severler biraz moda girdi. Şifresiz bir kanalda olduğundan kelli de herkes izledi neşelendi diye tahmin ediyorum. Gelin görün ki yine beni rahatsız eden bir durum var. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bir sezonda aynı derece başarısız olması üzerine Beşiktaş geçen sezonlara göre hayli az bir puan ile şampiyon oldu. Bu yetmezmiş gibi Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe'nin kalesini korumaya çalışıp başarısız olan genç kaleci Volkan Babacan sayesinde bu kupayı da aldılar.

Normalde Süper Kupa maçı denen maç çeşidi Şampiyonlar Ligi şampiyonu ile UEFA Kupası sahibi arasında ya da ülkesinde kupa alanlar şampiyon olan arasında oynanır. Duruma bakınca Beşiktaş ikisini de yapmış o zaman bu neyin Süper Kupa'sı diye düşünenlere hak veriyorum. Kupa finalisti ile Kupa galibi arasında bir maç oldu ama bir Fenerbahçe'li olarak o Süper Kupa benim içime hiç sinmedi. Ancak Beşiktaş'ı yenmek son derece güzel bir duygu bunu da kabul etmek gerek. Kupayı onlara verelim de 3 gol daha atalım keşke diye düşünmedim değil.

Bunların dışında birkaç aklımda kalan noktayı aktarmak gerekirse:
-Türkiye'de hakemlerin konuşulmasından herkes sıkıldı ama konuşmadan da olmuyor. Bu konuda en güzel açıklamayı sanırım Mustafa Denizli maçtan sonra "benim oyuncularım nasıl hata yapabiliyorsa hakemler de yapabilir" diyerek yaptı.

-Alex tecrübeli ve soğukkanlı bir adam ancak maçın yıldızı seçilmeyi hakedip haketmediği konusunda şüpheliyim. 3 tane karşı karşıya top çıkartan Rüştü de bu ödülü hakedebilirdi ama skorboard'da Alex'in ismi 2 kere yazıldığı için ödül de yazılı olmayan kurallar çerçevesinde onun oldu.

-2 büyük takım da lig için yeterince hazır olmadığını gösterdi. Bunda kamp döneminden yeni çıkmış olmanın ve yaz sıcağının da etkisini düşününce normal karşılanabilir.

-Beşiktaş'ın Türkiye'deki en etkili hücum oyuncularına sahip olduğunu düşünsem de Mustafa Denizli'nin bu oyuncuları yeterince etkili kullanamadığı kanaatindeyim. Özellikle 2. yarıda Yusuf'un oyundan çıkmış olması Beşiktaş'ı hücumda olumsuz etkiledi.

-Sanırım ilk defa taraftarlar Olimpiyat Stadı'na sorunsuz bir şekilde (tıklım tıklım otobüslerle de olsa) gidip gelebildiler. Ancak ısrarla o stadın futbol için uygun bir stad olmadığını düşünüyorum.

-Mehmet Topuz'un olası gerginliklerin önüne geçilmesi için takım kadrosunda olmamasını da profesyonelce bir hamle olarak değerlendirmek gerekir.

-Teknik direktörlerin samimiyeti herkese yansımış gibiydi. Birkaç ufak tefek sorun dışında fair play çerçevesinde bir maç oldu demek mümkün. Lig boyunca böyle devam etmesi dileğiyle.

30 Temmuz 2009 Fenerbahçe Honved Maçı

31 Temmuz 2009 Cuma

Uzunca gelen bir sezonluk aranın ardındna yine kombinemi alıp tribünlerdeki yerime sağımda solumda 2 (hatta bu maç için üçtü) yakın dostla geçtim. Daha önceden de yazdığım maç öncesi programına olabildiğince sadık kalarak erkenden stada girip yerimizi aldık ve türlü geyiklerle maçı beklemeye başladık. Maçtan aklımda kalan noktaları da sıralamam gerekirse şöyle olur tahminimce.

-Yanlış hatırlamıyorsam eskiden futbolcular 1 saate yakın ısınırdı sahada, artık 45 dakikadan az sürüyor onun da büyük bir kısmı tribünlerin çağırmasıyla geçiyor.
-Tribünlerde değişen bişey yok taraftar grupları bağıranlar oturanlar hiç değişmemiş.
-Maraton alt tribünden kombine bilet alıp (min. 4 milyar civarında bir bedel ile) maça gelmeyenlerin ne kadar zengin olduğunu aklım almıyor.
-Roberto Carlosun golünde adamceğizi gol sevincinde sakatladılar zannedip üzüldüydüm ancak tvden bakınca vuruşta sakatlandığını anladım, bir nebze rahatladım.
-Güiza doğru yerlere koşu yapabilen bir adam olma özelliğini iyi kullandı.
-Sahada bu kadar çok Brezilyalı görmek son derece güzel bir olaymış.
-Honved'in ilerdeki tek oyuncusu olan Abraham'a maçtan önce macunlar baklavalar yedirmişler thaminimce, böyle bir enerji görmedim ben başka oyuncuda, maç biterken de haala sağa sola koşmaya çalışıyordu adam.
-Stadın içinde satılan ufak bardak suların tanesinin 2 ytl olması yüreğimi burkar.
-50 civarındaki Honved taraftarını hayretle farkettim bir o kadar da takdir ettim.
-Takım, takım olma yolunda önemli adımlar atmış. Takım oyununa önem vermişler ve herkes birbirinin yardımına gidiyor savunma esnasında.
-Yeni transferlerin başarılı olduğunu düşündüm.
-Maçın 21:45 olması dert oldu çıkışta toplu taşıma aracı bulmak dertti eve gidilen saat ertesi sabah kara kara düşünüldü. Daha erken olabilseydi süper olurdu.
-Stada konulan yeni ekranlar da öncekilere göre son derece başarılıydı.
-Elektronik reklam panoları değişiyordu tahminimce oralara çarşaf çarşaf reklamlar germişler.
-Maç biter bitmez görevlilerin gelip kaleleri söküp götürmesine de bir anlam veremedim merak uyandırdı bende.

Evet uzun süre sonra gittiğim maçta gözüme çarpan ilk şeyler bunlardı. Önümüzdeki nice maçlarda yine yorumlarımla karşınızda olmaya çalışıcam. Beni izleyin anacım. Baay

Futbol vs. Din

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sevgili okur "içimiz dışımız futbol oldu" demezsen bu yazımı da oku ha ama eğer "bu ne lan futbol futbol gına geldi" dersen okuma, zaten sen bunu okurken ben çoktan yazıp bitirmiş olucam.

Bundan yıllar yıllar önce kıllı sakallı bir amca olan Karl Marx çıkmış "Din toplumun afyonudur" diye bir söz etmiş. Bundan yıllar yıllar sonra futbol sahasının her köşede belirdiği, elini salladın mı 5 oyun kurucuya 2 santrfora çarptığı dünyanın güzide bir köşesi olan Güney Amerika'dan bir amca çıkmış o da onu öyle demezler böyle derler edasıyla demiş ki "Futbol toplumun afyonudur". Şimdi bu resmi görünce kendi kendime "ulan acaba benzer de benzer yoksa böyle mi tesadüf olur" dedim. Sonra baktım bu kafamı kurcalıycak gibi gittim bir elmalı soda içtim geçti.

Blog Widget by LinkWithin