Şöyle böyle #43

30 Ekim 2010 Cumartesi

Bu sefer de zırt diye tesbitsel maddelerime geçmek istiyorum. Zırt.

  • Bu geçtiğimiz aylarda İsrail'in Filistin'e yaptığı terbiyesizlik sonrasında duyarlı vatandaşlarımız da hemen profillerine falan Filistin bayrağı koymuştu hatırlarsınız. Şimdi iyi güzel de ben ne zaman bu insanlarla sanal bir ortamda konuşsam sanki bütün Filistin halkına sesleniyomuş gibi hissediyorum. Hemen bir dik oturup ulusa sesleniş moduna geçiyorum.
  • 80'li yılların ortalarında doğmuş kime sorsanız "2010 yılında ne olur" diye hepsi benim gibi "uçan arabalar falan işte" der sanırım. Peki şuan ne düşünüyorum derseniz 20 yıldır şu televizyondaki canlı yayın esnasındaki diyalogtaki gecikmelere ve gereksiz sessizliklere bile çözüm bulunamamış olmasından dolayı 2010 yılı da aynen 1993 ya da nebileyim 1991 gibi bir yılmış derim.
  • Türkiye'de iş aramanın bütün sevimsizliğini yaşıyorum şuan. Kariyer.net diye bir site var oraya bile üye oldum. Ancak sevimsiz durum şudur ki başvurduğum birkaç yerin hiçbiri "yok istemeyiz" bile demediler. Adamlar görmezden geliyo sanırım herkesi. Bakınca kriterlerine falan da uygunum baya. Anlayamadım bir türlü amaçlarını.
  • Bu arada bir insanın kendisinden 6 yaş küçükler üniversiteye girmeye başlamışsa ve henüz bir işte çalışmıyorsa sosyal hayatı da sıfıra yakın oluyor sanırım.
  • Akıllı tv diye birşey varmış. İlk defa geçen hafta izledim ben bu kanalı. Bütün gün bisikletten düşenler ya da araba kazaları falan veriyo. Hayatımda ilk defa birşey izlerken bu kadar az şey düşünerek bu kadar çok sırıttım sanırım.
  • Hayatımdaki en başarılı şarkı sözü yanlış anlama "smoke on the water, fire in disguise" olmalıdır sanırım.
  • "Johnny got his gun" diye bir film var. Olur da bir gün neşeniz mutluluğunuz çok gelirse oturun izleyin. Bütün hayat neşenizi, yaşam enerjinizi emer gider bu film. Ama güzel de filmdir yani hakkını yemeyeyim.

Starbucks ve kriptoloji

26 Ekim 2010 Salı

Efendim şimdi öncelikle bilmeyenler için kısaca kriptolojiden bahsedip sonra da bir derdimi, bir meramımı anlatmak istiyorum sizlere. Kriptoloji denen şey yazılan bir mesajın şifrelenmesi ve diğer şahıslar anlamadan bir yere iletilmesi olayıdır. Türlü çeşitli matematiksel olaylar yordamıyla yapılır bu şifreleme işlemi. "Peki o zaman Starbucks'la alakası nedir sevgili süper ötesi blog yazarı parahuman?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim sevgili okur. Anlatayım da dinleyin.

Özel bir üniversitede okuyan bir yağız delikanlı olmam hasebiyle etrafımdaki insanlar her zaman sempatik pilavcılara gitmeyi tercih etmeyebiliyor. Haliyle ben de ortamın uygunsuz insanı olmamak için bu Starbucks denen kahveciye gitmek zorunda kaldım nice kereler. Starbucks dediğimiz de bildiğin kahve yapıp satan, oturup kahveni içtiğin (ya da eline alıp sokakta içe içe gezdiğin) bir kahve yapıp satan yerdir en nihayetinde. "Peki o zaman senin gibi şahanelikte sınır tanımayan bir insanın bir kahve yapıp satan yer ile ne alıp veremediğin olabilir sayın parahuman?" dediğinizi de duyar gibiyim. Onu da anlatayım.

Ben bu Starbucks'ta sipariş veremiyorum arkadaş. O kasanın önüne gelince kitlenip kalıyorum. Arkadaki tahtaya bakıyorum neler var falan diye, hiçbiri hakkında en ufak bir fikrim bile olmayan bir takım yabancı kelimeler yazmakta. Bir yandan da "şurdan rastgele birşey söylesem mi acaba, ulan ya mal gibi gidip bardağı 20 lira falan olan birşey söylersem" diye gerim gerim gerilmekteyim. O esnada hep biri gelir ben aval aval bakarken A4 kağıda yazsan 4 satır sürecek birşey söylüyor. Kasadaki abla da (genelde abla olur) hayhay deyip başlıyor birşeyler yapmaya falan. Ben de tahtaya bakıyomuş gibi yaparken "ulan bu herif bir orhun yazıtları kadar şey söyledi, bunun hepsi bir kahveye mi tekabül ediyor" diye düşünüyorum.

İşte böyle bir gün yine tahtaya bakarken 2 gün sonra sınavına gireceğim bir konu olan Java kelimesini tahtada görünce gayri ihtiyarı "java" dedim. Demişim daha doğrusu pek hatırlamıyorum. Kasiyer ablada da nasıl bir işitme yetisi varsa "Java Chip mi?" dedi. Ben de ne olduğunu anlamadığım için adeta bir angut gibi sırıtarak "evet" dedim. Söyledikten 2 saniye sonra o anda bir sipariş vermiş olduğumu anladım. "Hangi boy olsun?" sorusuna da "burdan sonra dönmek olmaz artık" diyerekten "büyük boy" dememle Starbucks'ın o şifreli iletişim dünyasından bir tesadüf eseri sıyrılmış ve siparişimi vermiş oldum. Yalnız nasıl gerildiysem o anda kasiyer abla bardağın üstüne yazıp sonrasında seslenebilmek üzere adımı sorduğunda bile 2-3 saniye duraksadım. "Peki o zaman artık sıkıntın kalmadı dimi ulular ulusu parahuman?" der dediğinizi duyar gibiyim. Dur onu da anlatayım da neşenize neşe katayım.

Bu Java Chip denen tüketim mamülü içi buzlu falan bir içecek. Baya soğuk yani. Ama ben bu sipariş verme stresine gelemediğim için yaz kış demeden ne zaman zorla Starbucks'a götürülsem bu Java Chip'i içtim, kah boğazım ağrıdı kah öksürdüm kah yadırgandım. Birkaç senedir gitmediğim için mutlu olduğum Starbucks'ın bugünki neşeli muhabbet ortamında lafı açılınca gerildim ben de haliyle. Hemen bir çakal gibi ortamdaki insanların favori içeceklerini sordum hafızama kazıyayım da gidince ben de 5 sayfalık sipariş verebileyim diye. Gelin görün ki şuan aklımda yine sadece Java Chip var.

Şöyle böyle #42

17 Ekim 2010 Pazar

Geçen sefer lafı uzatmadan direk yazıya geçmem çok hoşuma gitmiş olacak ki bu sefer de aynısını yapıyorum. Aha da yaptım bile.

  • Radyolarda falan şey modaydı bir vakitler, "bu şarkı da tüm sevenlere gelsin" denirdi. Ne zaman "a song for the lovers"ı duysam işte aklıma bu anons gelir.
  • Yeni meskenimden okula taksiyle de minibüsle de gitsem aynı meblağ tutuyor yaklaşık. Ben de konforuma bir zeval gelmesin diye taksiyi tercih ediyorum. Eskiden taksimetre denen alet vitesin oralarda olurdu bakınca görülürdü. Teknolojiyle birlikte taksimetreler de yer değiştirmiş. Şimdi tavşan gibi etrafa ürkek bakışlar atıyorum taksinin içinde taksimetreyi bulayım diye.
  • Eti cin diye bir tüketim maddesi var. Yemek için. Şimdi onun ufak versiyonunu çıkartmışlar. Reklamına denk geldiğimde de "tek lokmalık ufak eti cin" gibi birşeyler söyledi. Bir an aklıma benim o eski büyük eti cinleri de tek lokmada yiyişim gelince "lan" dedim "acaba ben mi yanlış yaptım bunca sene" dedim.
  • Bakkallara televizyon koyulmasının sebebi para üstü beklerken ki o tırt duyguyu bertaraf etmek için midir acaba?
  • Geçtiğimiz günlerde deprem oldu İstanbul çevresinde malum. Deprem olunca Facebook bir enteresan oldu. Herkes "vay efendim deprem oldu çok korktuk" tandanslı yazılar yazmaya başladı. Korkmuş insan Facebook'a ileti mi yazar lan? Çok saçma değil mi?
  • Sonunda HD televizyon satan firmalardan birisi uyarıma dikkat çekti ve "biz burda size çok süper kaliteli HD görüntüler şeediyoruz ama siz eski dandik televizyonunuzdan baktığınız için birşey anlamıyorsunuz" demeyi akıl etti.
  • Başka bir televizyon şeysi de reklamında ekranı ikiye bölmüş bir tarafın renklerini kısmış bir tarafın renklerini açmış gösteriyo. Nasıl bir çakallıktır bu? Hem ayrıca renkli hali de bu televizyondan görünüyormuş diyip televizyon falan almaz ki millet.

Şöyle böyle #41

10 Ekim 2010 Pazar

Belki de ilk defa lafı hiç uzatmadan zart diye maddelere geçiyorum bu sefer.

  • Siz de çocukken 2010 yılında uçan araba falan olucak zannetmiyor muydunuz?
  • Geçen gün birisi geldi "abi ekim ayı geldi" dedi bana. Ben de bunun üzerine oturup bir müddet düşündüm ekim ayı bana ne çağrıştırıyor diye. Dandirikten üniversitem akademik takvim olayını kısaltabildiğince kısatlmaya çalıştığı (sanırım daha az maaş ödemek için) için diğer okullara nazaran biraz daha geç açılıyor. Özet olarak ekim ayı da artık bana okul açılması ve kayıt olayları gibi sevimsiz şeyler çağrıştırıyor artık son 7 yıldır. (Evet veteran öğrenciyim)
  • Eğer ki bir evin en değerli eşyası kanepe ise o evde yaşayan insanlar tembel demektir.
  • Yakın bir vakte kadar lise sonda bana hediye alınmış olan bir cep telefonunu kullanıyordum. Yaklaşık 7 sene falan yani. (öğrenim hayatımla ilgili herşeyi de afişe ettim ama hadi hayırlısı (ulan şüphelendim şimdi yarın öbürgün bir kariyer falan yapayım diye işe girecek olursam bu blogu okursa adamlar mülakatta çıngar çıkarmasınlar sakın)) Eski telefonun binbir saçmalığından sonra aile bireyleri bu ızdırabıma kayıtsız kalamayıp doğumgünümü vesile ederekten yeni bir telefon hediye vermeyi uygun gördüler. Ama telefon da benden zeki arkadaş. Söz geçiremiyorum. "Bana şunu bunu yap" diyorum bir dizi tuşa basmak suretiyle "şuna buna başlamakla ilgili bilgi almacalı eğitimsel şeyimize bi gel sen hele" diyor. Bacak kadar telefon ders vermeye çalışıyor bana. Telefonun telefonluğundan haberi yok.
  • Telefon diyince de aklıma geldi. Ben anlamıyorum galiba bu işten. Benim için telefonla arayıp konuşmak bir de mesaj atmak yeterli hadiselerdi. Sonradan bu kriterlerime "etrafta kaza falan olacağını sezersem videoya çekeyim de Show ana habere satarım" düşüncesi ile video ve resim çekme olayı eklendi. Sonra da "madem okula bedava internet var bir de ona girebileyim bari" eklendi. Toplam 4 beklentim var yani bir telefondan. Gelin görün ki internetten telefonların özelliklerine bakıyorum, benim cv'nin 3-4 katı özelliği var telefonların. İnsanlar ne bekliyor ki telefonlardan böyle?
  • Bak telefon diyince hatıralar canlandı. İlk telefonum çok kıymetliydi benim için. Yılan oyunu vardı mesela. Ama yılana değil kütüğe benziyordu yılan. Hatta işi gücü bırakıp modifiye ettiydim bir de telefonu. Alien temalı bir kapak aldıydım. Yetmezmiş gibi bir de tuş takımını sprey boya ile siyaha boyadıydım. Bir de nasıl olduğunu hala çözemediğim titreşimli bir pil aldıydım. Titremesinden çok ses çıkarıyordu ama olsun yine de güzeldi. Burdan o güzelim telefonu lisede beden dersi esnasında soyunma odasındaki çantamdan çalan hırsıza sesleniyorum: getir ulan o telefonu şuanki piyasa değeri 10 lira bile değildir ben 20 teklif ediyorum sana.
  • Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim, bu yeni telefon beni sabah uyandırsın diye alarm kuruyorum. Ancak öyle bir alarmı var ki uyanık insanı uyutuyor arkadaş.
  • Çanakkale'de geyikli diye bir belde var. Nasıl olmuş da bu isim konulmuş diye düşünürüm hep. Türkiye öyle çok geyikli bir yer değil. Olsa bile sanmam ki Çanakkale'nin iklimi geyik yaşamasına elverişli bir yer olsun.
  • Kayıt işleri için okulda elimle kağıt kürekle koştururken gördüm ki 1. sınıflar hala grup halinde geziyorlar. Bütün 1. sınıfların okula gelmeden önce adeta sözlemiş gibi böyle davranmalarının sosyolojik ya da psikolojik açılımını yapabilecek olan şanslı kişiye bir adet çorap armağan etmek istiyorum.
  • Entellektüel bir ortamda birileriyle konuşurken ciddiye alınmak istiyorsanız herkesten önce herhangi bir cümlenizin içinde "içselleştirmek" fiilin kullanın, ortamın şahı olursunuz bir anda.
  • "Havalar soğuyacak" dediler, sevincimden gerdan kırdım. Ama bu kadar ayarsız bir soğuma da beklemiyordum. Baya baya kar yağacak falan dedi birileri. Ve tabi yine son 10 yıldır olduğu gibi "son 1000 yılın en soğuk kışı bekleniyor" haberleri de yapıldı.

Demokles'in kılıcı ve şekilcilik

8 Ekim 2010 Cuma

Zamanın ötesinde bir karakter olan mutsuz süper kahraman Tosmanadam'ın yolu milattan öncesinin antik Yunanistan'dan da geçmiş. Zaman haricindeki 3 boyuttan da istediği zaman muaf olabilen Tosmanadam "bu dönemin kralları ne yer ne içer" diye düşünerek dönemin kralı olan Dionysios'un mekanına düşer.

Dionysios'un çok yakın bir ahbabı olan Demokles de ortamda yağcılıktan güzel örnekler sunmaktadır. Tosmanadam da bu Demokles karaktersizinin "Ya Dionysios abi sen süper kralsın ya, senin gibi kral bi kral daha görmedim abi ben bu antik Yunan'da" tandanslı tümceleri sonrasında Kral da dayanamaz:
-Demokles senin derdin ne koçum?
-Ya Dionysios abi biz senin gibi kral değiliz tabi, bizim dertlerimiz var.
-Kralların derdi olmaz mı sanıyosun oğlum?
-Hiç olur mu abi kocaman kralsın işte. Höt dedin mi oluyo herşey.
-Ha öyle mi? Gel ulan buraya.
diyerek Demokles'i alır kendi tahtına oturtur ve "Al ulan kral yaptım seni" der. Demokles de hemen abartılı hareketlerle tahta yayılıp "keh keh" diyerek etrafı süzmeye başlar. Birkaç saat sonrasında tahta bir beden küçük gelen Demokles kafasını yaslayacak yer bulamayan ve her uyuklayan insan gibi boyun eklemlerinin kontrolünü yitirir ve kafası hızlıca arkaya savrulur. O esnada tepesinde bir kıla bağlı olarak duran devasa kılıcı görür. Sonrasında da bu saçma olayı mitolojik bir hikayeye çevirecek bir şekilde hemen durumu anlar ve Dionysios'a gidip "anladım ki krallık çok riskli birşeymiş, hiç öyle süper neşeli birşey değilmiş" diyerek ana konuyu anladığını belirtir.

Bu olayları asasının ucuyla kuma şekiller çizerek ve "ulan sarayda kum niye var ki? kedi mi besliyorlar acaba?" düşünerek izleyen Tosmanadam dayanamaz ve eliyle Dionysios'a gel eder. Tarihin en büyük kıssadan hisseli hikayesinde başrollerden birini oynamış bir kral olmanın verdiği gazla Dionysios da hiddetlenerek Tosmanadam'ın karşısına gelir.
-Sen kim oluyosun da krala öyle el ediyosun asalı kıllı enteresan adam?
-Bu mu evladım senin krallığın?
-Niye lan nesi var kocaman şahane krallık işte daha ne olsun?
-Ölye krallık değil, senin yapacağın krallık bu kadar mı?
-Niye nesi var?
-Sen şimdi aldın Demokles'i oturttun oraya, çok büyük ders verdin öyle mi?
-Öyle tabi, olur da bundan 2300 yıl sonra televizyon internet falan icat olursa orda dolaşır bu hikaye. Televizyonlardan pek ümitli değilim de internette kesin yazar birileri.
-Lan sen ne dandik bir kralmışsın da "yarın öbürgün biri bana böyle derse" diye önceden hesap yapıp tahtının üstüne kılla kılıç astırmışsın önceden? Allah bilir gidip para da vermişsindir Demokles'e "gel böyle böyle de" diye.
-Yani şimdi kılıcı astırmış olabilirim önceden tabi de...
-Ayrıca sen bütün gün orda oturduğuna göre ya kafanın üstüne kılla kılıç asacak kadar malsın ya da o kıl diye yutturduğun sağlam birşeydir, sen de küçük hesaplar peşinde koşup binbir katakulliyle insanlara ders verme hatta ve hatta böyle yalan bir hikayeyle tarihe geçme çabasındasın.
-Ohoo ben istesem tarihe geçmekle kalmam yazarım tarihi.
-Var mı bugüne kadar kazandığın büyük bir savaş?
-Yok
-Yaptığın büyük bir icat falan var mı?
-Yok
-Olmaz olsun senin gibi kral.
-Olmaz olsun diyosun da bak yerimde birgün oturamadı adam işte.
-Saf mısın evladım sen? Ya Demokles deseydi "ben bu krallık işini çok sevdim kılıç falan da umrumda değil" diye, o zaman bir saçma ders verme uğruna koskoca tahtı mı bırakıcaktın karaktersiz herif.

Bu zamandan ve mekandan kopuk gezen süper kahraman karşısında acizliğini anlayan Kral Dionysios gerek yaptığı mallığı anladığı için gerek de vereceği cevabı olmadığı için sessizce boynunu büker ve babasından azar işiten bir ergen gibi halının desenlerini incelemeye başlar. Tosmanadam ise sessizce arkasını döner ve asasını yere vurarak ilerlemeye başlar. O esnada Tosmanadam'ın gittiğini gören Dionysios da kafasını kaldırırken Tosmanadam'ın aniden arkasını dönmesi ile hızlıca kafasını öne eğer. Bunu farkeden Tosmanadam "ya sabır" dermişcesine kafasını sola yatırdıktan sonra:
-Bir de şu kum çok dikkatimi çekti. Ne işi var lan sarayın ortasında kumun.
-Şimdi o şöyle oluyor ben yüzmeyi ve plaj ortamını çok seviyorum.
-Ee?
-Ama küçükken öğrenememişim yüzmeyi şimdi de inceden tırsıyorum, buraların vatozu denizanası falan zehirlidir hep.
-Ee?
-Ama plaja gidince de insanlar "vay efendim kralımız neden yüzmüyor acaba?" diye de merak eder.
-Ee?
-İşte o yüzden ben de böyle sarayda bir plaj ortamı yaratayım dedim.
-Püh lan senin gibi krala.
dedikten sonra sessizce sarayın kapısından çıkarak uzaklaşır, ve gözden kaybolur.

Şöyle böyle #40

15 Eylül 2010 Çarşamba

Göz açıp kapayıncaya kadar gelmişiz 40 numaralı şöyle böyle yazısına. Aslında hiç de göz açıp kapayıncaya kadar falan değil bence. Kaç zamandır yazıyorum işte baya baya. Parmaklarıma kramplar girdi klavye başında size güzel yazılar sunayım diye sevgili okurlar. Bir müddet daha abartırsam inanmayacağınızı düşünerek hemen ilk madde ile başlıyorum sevgili okur.

  • Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem ama yaz mevsimi sonlarına doğru MSN'deki kişi sayısında patlama oluyor. Tatilden dönmenin verdiği teknoloji açlığı ile demek ki insanlar veriyor kendini sanal ortamlara.
  • Yıllar yılı böceklerden çekmiş birisi olarak çözüm çok yakınımdaymış. 90'lı yılların sonunda popüler olmuş ayaklı lambalar vardı, acımasızca bir ışık saçan. Halojen lambalı. Gözlemlediğim kadarıyla ilk temas anında böceği simsiyah edip atıyor bir köşeye. Böcekler de ışığa gittiği için bana da bu neşeli çekişmeyi izlemek kalıyor.
  • Wii diye bir oyun aleti var, televizyona falan takılan. Yanlız şöyle bir durum var ki, elinize bir zımbırtı alıp onu sallıyorsunuz, ekrandaki herifçik de ona göre elini kolunu falan sallıyor. Siz siz olun bu Wii'yi çok ciddiye almayın canlar. Bir anda evin ortasında hoplaya zıplaya tepişen, elini kolunu sallayan 2 tane adam oluyo bir anda. Sakin sakin oturduğunuz yerden oynayın.
  • Okulda yıllar yılı gidip okey batak oynadığım adamların 5-6 sayfa CV'si olması çok enteresan. Bakınca birşey de yazmıyor aslında "üniversite boyunca profesyonel ödev yapıcılığı ve hocalara saygı gösterisinde bulunuculuğu" gibi saçma saçma şeyler ama ilk bakışta "lan bu adam bu kadar şeyi nasıl yapmış" dedirtiyor insana.
  • Yemeksepeti sağolsun Pavlov'un köpeği oldum adeta. Ne zaman dışardan bir scooter sesi gelse ağzım falan sulanmaya başlıyor.
  • Bir insan kıyafet alışverişinden tırsar mı? Ben tırsıyorum işte. Çok büyük bi eziyet yahu, dükkana gidilecek, modellere falan bakılaca, üste denenecek. Kış mevsiminin gelmesinden de mütevellit geleneksellemiş 4 yılda bir yaptığım kıyafet alışverişine girecek olmak şimdiden ürkütüyor beni. Bir dükkanda kazaklarla polarların arasına yığılmış kalmış bi şekilde görüyorum kendimi şimdiden. Düşünmesi bile kabir azabı gibi adeta.
  • İlkokuldaki elimize kramplar girmesini sağlayan güzel yazı dersi şimdiye kadar işine yaramış birisi var mı acaba?
  • İlkokul diyince de bir de yerli malı haftası geliyor aklıma. Hiçbişey anlamamıştım ben ondan. Her zaman yediğimiz elmayı muzu daha bir kıymetli gibi okula getirip yiyorduk o haftada galba. Ben ise millete şaka yapmakla meşguldum "naber len yerli malı" gibisinden.
  • Moment of truth diye bi program var Amerikan televizyonlarında. Birini yalan makinasına oturtup sorular soruyolar, sonra eşinin dostunun önünde bi daha soruyolar, doğru cevap verince para kazanıyo. Bu yarışmayı Türkiye'de de denediler nasıl tutmadı anlamadım. Sunucusu da Reha Muhtar'dı hatta.

Üniversiteye yeni başlayacaklara tavsiyeler

6 Eylül 2010 Pazartesi

Yine yepyeni cin fikirli bir yazı dizisiyle karşındayım sevgili okur. Aynı zamanda dev bir hizmetle üniversiteye yeni başlayanlara adeta bir kullanım kılavuzu niteliğindeki bu yazıyla büyük kolaylık sağlamayı planlıyorum. Bu yazıyı da benim gibi bir veteran öğrenci yazmasın da kim yazsın diye içimden geçirmedim desem yalan olur.

  • Öğrencilik sürecinin en sosyal, neşeli ve rahat süreci olan üniversitede en dikkat edilmesi gereken hususlardan biri bir yandan da okul okunduğunun farkına varılmasıdır. Bunun en kolay yolu da hocalarla arayı iyi tutmaktır. Ancak bu sürecin en önemli adımı yalakalıkla, hocalarla arayı iyi tutmanın arasındaki o ince çizginin farkına varılıp yalakalığa kaymamaktır.
  • Üniversite başka bir şehirdeyse hayatı kolaylaştıracak birkaç önemli noktadan biri olabildiğinde çabuk eve çıkılıp yurt olayından kurtulmaktır. Bu noktada da seçilen arkadaşlar önemli olduğu için kısa sürede sosyalleşebilmek gerekir. Bunun dışında diğer önemli noktalar bulaşık yıkamaya kolay bir çözüm bulmak ve etrafta yemek yenilebilecek ucuz ve sağlıklı (öğrenci standartlarına göre) yerler bulabilmektir. Bu yemek yenebilecek ucuz yerler bulma kısmı sosyal haftasonu etkinliklerine katılırken cepte yeterli para kalmasını sağladığı için büyük öneme sahiptir.
  • Okula yeni girenler için gözlem yapmak kritik öneme sahiptir. Okul içindeki insanların yürüyüş güzergahları (genelde geç kalınan derslerde en kısa sürede derse ulaşmaya yardımcı olur), oturulabilecek yerler, hangi grupların neler yaptığı, kampüsün neresinde ne olduğu gibi hususlarda bilgi edinmeyi sağlar.
  • Öğrencilik hayatını kolaylaştırabilecek en önemli insanlar üst dönemlerde bulunabilir. Eski ödevlerin elde edilmesi ve olası sınav sorusu konusunda bilgi sahibi olan bu insanlara en kolay ulaşım şekli girilen bir dersi alttan alan bir üst dönem görülmesiyle olur. Ancak bölüme göre bu durum da risk taşıyabilir.
  • Üniversitelerin öğrenciyi öğrenciye kırdırmak adına icat ettiği en büyük sistem olan çan eğrisi, öğrencilerin birbirlerine şüpheyle yaklaşmalarına sebep olur. Bilmeyenler için bahsetmek gerekirse çan eğrisi (genellikle mühendislik derslerinde olur) sınıftaki öğrencilerin en düşük not alan belli bir yüzdelik kısmın kalmasını sağlayan sistemdir. Bu yüzden diğer öğrenciler de bazen bir potansiyel düşman olabilir. Bunun çözümü de 5-6 kişiden kalabalık olmayan bir arkadaş grubu içerisinde ders olaylarını halletmek ve daha ziyade iş bölüşümlü kopya çekmektir.
  • Çan eğrisindeki öğrencilerin birbirine olan bu sevimsiz yaklaşımında dikkat edilmesi gereken tek bir önemli husus vardır. Sınavlardan sonra "hiçbirşey yapamadım kesin 0 alıyorum" dedikten sonra iyi bir not almak sınıfın en antipatik insanı yapacağı için sizi bu sözden öldüresiye kaçmak lazım. Sınav çok kötü geçmiş olsa bile "ya yaptım bişeyler de bu hoca not vermez kesin" gibi nispeten yuvarlak cümlelere başvurmak, bu hoca öğrenci çatışmasındaki tarafınızın öğrencilerden yana olduğunu hissettirecektir sınıfdaşlarınıza.
  • Bu çan eğrisi konusu olsa da olmasa da üniversitede sınıfdaşlarla yapılan sosyalleşme belirli çizgilerle sınırlanmıştır. Zaten süreyle olacak gruplaşmalar olacağı için sosyalleşmek adına okulun diğer nimetlerine sarılmak gerekebilir. Bu konuda da okulun gruplarına göz gezdirmeye gelir sıra. Hobiler doğrultusunda bir grup seçilip (tercihen hobidaş bir arkadaşla (çünkü tek gitmek sıkıcı ve muhabbete girmekte zorlayıcı bir faktör olabiliyor bazen)) ilk toplantısına katılmak gerekir. İlk gidilen toplantının önemli noktası da heyecanlı idealist genç imajı çizip her şeye atlamaktansa biraz daha pasif kalıp gözlem yapmaktır.
  • Okul çevresindeki cafe gibi güzel mekanları bilmek her zaman için olumlu sonuçlar doğurur. Bu konuda da okulun eskilerinden tavsiye alınabilir.
  • Geniş çevre okul hayatını kolaylaştırır. Ancak herkesle abartılı samimiyete gerek yok. Staj yeri sorabilecek kadar samimi olduğunuz bir grup olsun, kopya isteyebileceğiniz samimiyette bir grup olsun, bir de sadece selamlaşacağınız samimiyette bir grup olsun yeter. İhtiyaçlara göre bu gruplar çoğaltılabilir.
  • Üniversitenin hobilerinizle ilgili birşeyler yapabileceğiniz son fırsat olduğu ihtimalini göz ardı etmeden bunların üzerine yoğunlaşın. Okul bittikten sonra ne olduğunu anlamadan bir süre "yaylalar yaylalar" diye koştuktan sonra sabah 9 akşam 6 çalışmaya başlayan birçok insan bu konuda güzel birer örnek teşkil ediyorlar.
  • Genellikle üniversite gençlerin hayatta ne yapmak istediğine karar verdikleri yer olduğu için yatay dikey çapraz her türlü geçişi yapmaktan çekinmeyin. İstemediğiniz birşeyi yapmak için çabalamak, 1 sene kaybetmiş olmaktan çok daha kötü bir durumdur.
  • Bilmediğiniz durumlarda (projeler ya da staj olayları gibi) grupla birlikte hareket edin. Staj gibi sevimsiz olayların bürokratik işlerini herkesle aynı anda halletmek her zaman faydalı olmuştur. Bazı şeyler eksik ya da yanlış olsa bile kalabalığın içinde kaynar gider.
  • "Şimdi uyuyayım sabah erken kalkar çalışırım" yalanına inandırmayın kendinizi. Son gece oturun paşalar gibi çalışın sabah da finale girin.
  • Okulların genellikle 14 haftalık 2 dönemden oluştuğu ve vizelerin 7. finallerin 14. haftaya tekabül ettiği düşünülürse 6. ve 13. haftalar dışında ders çalışmayın. Hocalar ders saatlerini doldurabilmek adına sınavda sormayacakları şeyleri anlatmayı severler. Buna hazırlıklı olmak lazım. Ayrıca zaten 3 haftadan önce çalışılmış şeyler genellikle unutulur.
  • Derslere gidin ama derse gitmek için hayatınızdan birşeyleri eksiltmeyin. Derse gidince de "madem geldik bari dinleyelim" diyip dinliyor insan bir şekilde. Yeter ki "nan derse geldik de acaba girmeyip bilmemkimlerle bilmemnereye gitsem ne pis eğleniyor olacaktım" diye düşünüyorsanız o dersten de pek birşey anlaşılmaz zaten.
  • Ders notu isteyecek insanları sene başında gözünüze kestirin ve iyi bir iletişim içinde olun.
  • Gireceğiniz sınavda kitap defter kapalı olsa bile son ana kadar elinizden düşürmeyin bu hayat kurtarıcı kağıtları.
  • Kopya çekin ama kopyayla yakalanmayın. Bunun için en güzel yöntemlerden birisi (özellikle mühendislik dersleri için) hafızası olan hesap makinasıdır. Okula girerken 100 tl verip alacağınız bir hesap makinası size birçok dersi geçirecektir.
  • Akademisyen olmayı düşünmüyorsanız mümkün olduğunda okul dışında hocalarla görüşmemeye çalışın.
  • Olur da hocalardan iyi bildiğiniz birşeyler varsa hiç çaktırmayın. Tez gıcık olurlar, gıcık oldular mı acımazlar.
  • Karşı cinse tepkisiz durmayın ama aşık da olmayın. Neler olacağı belli olmayabiliyor.
  • Finallere girmeden önce ortalama hesaplıyıp hangi nota ihtiyacınız olduğunu belirleyin. Önemli bir durumunuz varsa bu konuda hocayla konuşmaktan çekinmeyin. Ancak eğer öğrencilerin 9/10'u "sakın konuşma o hocayla" diyorsa bulaşmayın. Konuşacaksanız da final günü konuşmayın sinirli olurlar. Sonraki gün konuşun.
  • Okula girince verilen yönetmeliğe göz gezdirmekte fayda var.
  • Tek ders sınavına o kadar da güvenmeyin. Fırsatınız varken alın bütün alttan olan derslerinizi.
  • Özel bir okuldaysanız sizden para koparmak için birçok yolu deneyebilirler hazırlıklı olun.
  • Bahar şenlikleri diye bir olay var. Maksat şenlikse kaçırmamak lazım. Hakeza beleş içki yeme içme olunca şenlik de kendiliğinden oluyor zaten.
  • Dersleri geçmenin kilit noktalarından birisi fotokopicilerle arayı iyi tutmaktır. Hatta hele bir de bu fotokopicilerin telefon numarasını falan alırsanız büyük zaman kaybından kurtulursunuz.
  • Gitmeden önce batak okey gibi oyunları öğrenin. Her boş dersin vazgeçilmezleridir bu kısa süreli oyunlar.
  • Sınav tarihlerini internette gördüğünüz anda bir kağıda yazın cüzdana atın. Hem unutmazsınız hem de sizi keklemeye çalışan yumurcaklara karşı hazırlıklı olursunuz.
  • Ders kitaplarına bir ton para vermek yerine önce bir sahaflara bakın. Hatta daha da önce üst dönemlere bir sorun.
  • Seçmeli derslerdeki iki önemli kriter dersi veren hoca ve o dersi alan yakın arkadaşlardır. Dersin içeriğine dikkat etmeye çok gerek olmaz genelde.
  • Siyasi bir fikriniz varsa da çok belli etmemeye çalışın. Belli edince genelde dayakla sonuçlanıyor bu gibi durumlar.
  • Olur da hazırlık okumaya karar verirseniz derecelendirme sınavında mümkün olan en düşük notu alın ki en dandik sınıfa koysunlar sizi. Rahat rahat uğraşmadan geçersiniz hazırlığı.
  • 3. 4. sınıflara geldiğinizde kolay para için yörenin lise talebelerine özel ders vermeyi deneyin.
  • Adettir girilmeyen derslerde başkasına imza attırmak. Bu yüzden basit bir imza tercih etmekte fayda var.
  • Asistanları iyi tanımak ve iletişim içinde olmak fayda sağlayabilir. Genellikle asistanlar hocalar tarafından öğrenci, öğrenciler tarafından da hoca olarak görüldükleri için sosyal ortamları yok denecek kadar azdır. Bu sebeple onlara yaklaşım nispeten daha kolay olabilir.
  • Gideceğiniz şehrin yöresel yemeklerini en az bir kere deneyin. Böylelikle o şehre yeni gelenleri götürebileceğiniz, gezdirebileceğiniz yerler olsun. Ayrıca şehrin yöresel adetlerini ve yasaklarını da öğrenmekte fayda var.
  • Yeni bir şehirde öğrencilik durumlarında bayram gibi tatil fırsatları önceden takip etmekte fayda var. Erken alınan bir uçak bileti son anda alınan bir otobüs biletiyle aynı paraya gelebilmekte.
İlk etapta aklıma gelen bu naçizane önerilerimden gayrı aklına birşey takılan olursa her türlü soru ve cevaplarınız için yorum butonu emrinize amadedir.

Blog Widget by LinkWithin