reklamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reklamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şöyle böyle #38

6 Haziran 2010 Pazar

Nasılız sevgili okur? Böyle nasılız diye sormak da çok samimiyetsiz gibi gelir bana hep nedense ama yazmış bulundum bir kere. Yine uzun süredir yazamadım. Gelin görün ki finaller tez projeler derken bir yoğunum ki sormayın. Bir de şu Google'ın mahkeme kararıyla kapanma olayından sonra da internete de bir haller oldu. Açılmaya yeltenip açılamıyor falan siteler. Kısacası önümüzdeki bir haftadan sonra süpersonik yazılar ile tüm hızımla geri dönüyor olacağım.

  • Google yasağı demişken aklıma geldi. Olur da hakikaten Google'a Türkiyeden erişim bir şekilde komple engellenirse okuduğum okul 3-4 sene mezun veremez tahminimce. Ne kadar proje tez varsa hepsi Google'dan bulunup yapılıyor.
  • Gece ışığa gelen sevimsiz böcekler gündüz de ışığa gitmeye çalışıp güneşe uçarken ölseler falan çok güzel olmaz mı?
  • Okulumun öğrencilerden emdiği para az gelmiş olacak ki okulun her tarafına pano yerleştirip reklam almaya başladılar. Birkaç hafta sonunda öğrencilere yönelik reklamı da bulmayı başardı reklam verici şirketler. Okulun her yeri makarna reklamı artık.
  • Geçtiğimiz günlerde girdiğim finalde hayatımın en sıradışı diyaloglarından birisini yaşadım. Hayatımda girdiğim 2. ya da 3. kitap defter açık olan bu sınavda ben de bu neşe verici durumu bir şekilde kullanıp şaka yapayım dedim. Sınavın ortalarına doğru yanımdan geçen gözetmen terlediğimi görünce "sıcak olmuyor mu öyle üstündekini çıkarsana" dedi, üstümdeki polarımsı şeyi göstererek. Ben de anında "yok hocam kopya yazıp koydum onun cebine de ondan çıkarmıyorum" dedim. Bir an afallayıp bakıp sonra durumu anlamasıyla "ne? ... haa" diyerek uzaklaştı. Kitap defter açık sınavda kopya mı olur la?
  • Birşey satın almak istediğinizde "abicim bu sefer aldığım yerden kötü çıktı o, istersen sana onun yerine yarım kilo şundan vereyim" diyen esnaf benim gözümde eli öpülesi esnaftır.
  • Final haftası kılık kıyafeti diye birşey var. Genellikle bol ve rahat kıyafetler, ama renk olarak uyumsuz ve acilen seçilmiş olur genelde. Sıfatta birkaç günlük sakal (tabi bu erkekler için geçerli sadece) olur. Ben de bu dönem hocalara "bütün sene bu modda çalıştım hocam ben" diyebilmek için bütün sene böyle gezdim. Bir faydası olup olmadığını finallerden sonra göreceğiz.

Şöyle böyle #33

30 Mart 2010 Salı

Nihayet 33 numaralı şöyle böyle yazısı ile de karşınızdayım. Benim için yeri farklı olan bu sayıya eriştiğim için mağrurum gururluyum. Yok la yok şaka yapıyorum, ne önemi olucak 33'ün. Başlığı yazarken 33 yazarken aklıma o kalmış o yüzden böyle sığ bir insan gibi başladım yazıya. Neyse sevgili okur daha fazla okuma keyfini örselemeden hemen başlıyorum maddelere.

  • 118 reklamı görmekten o kadar sıkıldım ki bilmediğim bişeyler olsa da protesto için sırf aramam bu 118'leri artık.
  • Yeni bir ayakkabı alırken o deneme süreci ne kadar enteresandır. Ayakkabıyı giyip dikilince insan ne yapacağını bilemiyor bir anda. Birkaç ürkek adım atılır. Sonra aynaya bakılır. Sonrasında ya yapacak birşey bulamayıp kitlenir deneyen kişi ya da normal bir ayakkabı ile hiç yapmayacağı zıplama, tahtalara tekme atma ya da yan basma gibi eylemlere girişir.
  • Çay diye bir içecek var sevgili okur, kesin duymuşundur. Aslında bitki çay ama içecek hali de çay. Bu çay nası sihirli bir içecekse kışın içerken "insanın içini ısıtıyor" deniyor, yazın içerken de "harareti alır" deniyor. Klima gibi içecek adeta.
  • Nedense yabancı futbolculara hatta teknik direktörlere reklam filmlerinde yabancı dil konuşturma gibi bir tutkumuz var. Adam kendi dilinde söylese inanıp o ürünü almayacağız gibi bir durum var. Türkçesi de bozuk bu abilerin ne söylediği de anlaşılmıyor, yanlış duyup da gidip yanlış ürün alma (olur mu olur) riski de var.
  • Trafikte dönmeden önce sinyal veren bir şoför görünce yıldız kayması görmüş kadar şaşırıyorum.
  • Balyangoz.
  • Üstteki maddeyi açıklama gereği bile duymuyorum. O kelime tek başına kendini çok güzel ifade ediyor diye düşünüyorum.
  • Günümüzde kocaman kocaman ekranlı telefonlar popüler oldu şimdi. Hepsi de tuşsuz, dokunmatik dokunmatik ekranlı. Benim kafama takılan nokta ise şu. Türk milleti olarak kocaman kocaman yanaklı insanlarız. O telefonu sıfatına yapıştırıp konuşurken insanlar dokunmatik dokunmatik birşeyler olmuyor mu o telefonda? Yanak sensörü falan mı var acaba bu cihazlarda. Yanakla temas edince ciddiye almama gibi bir başarı sergileyebiliyor mu?
  • Atasözlerimizin bazıları birbiriyle çelişiyor sanki. Bir atamız "iti an çomağı hazırla" demiş bir diğeri de "iyi insan lafının üstüne gelir" demiş. Ben de bu iki ataya "bir karar verin la" demek istiyorum.

Şöyle böyle #32

27 Mart 2010 Cumartesi

Birkaç günlük bir aranın ardından yine nepneşeli çokçoşkulu bir şöyle böyle yazısı ile karşınızdayım sevgili okurlar. İşte huzurlarınızda son günlerde uykulu gözlerime takılanlar.

  • Ankaragücü takımını tutanlara Ankaragüçlü mü deniyor Ankaragücülü mü? Yıllardır cevabını bilemediğim bir sorudur.
  • Türkçe'de matematiğin çaresiz kaldığı bir durum keşfettim. "2. sınıf insan muamelesi" demekle "6. sınıf insan muamelesi" demek arasında hiçbir fark yok. 1 demediğiniz sürece hep en son sınıf anlaşılıyor o cümle.
  • Dokunulmazlık kelimesini duyduğum günden beri huzursuzum a dostlar. Milletvekillerinin dokunulmazlığı var ise benim de dokunulurluğum mu var demek oluyor bu durum. Dokunulurluk ne kötü şey la.
  • Dumankaya evlerinin reklamına dikkat etmişsinizdir. Mimarlar falan çıkıp konuşuyor. Ama herhalde yönetmen "anlatırken kaya gibi durmayın elinizi kolunuzu da kullanın" demiş ki hepsi de sakil ve yersiz ve hatta bir o kadar da saçma el hareketleri yaparak oraları nasıl tasarladıklarını anlatıyorlar.
  • Ayıptır söylemesi bu blogu yazmaya başladığımdan beri yeni yazılarımı Facebook'ta paylaşıyorum ki insanların haberi olsun, bilmeyenler de öğrensin falan. Ancak gelin görün ki çok enteresan bir duruma yol açtı bu. Okulda görenler "ya o yazıları kim yazıyor?" diye sorduklarında "ben yazıyorum" deyince böyle inanmaz, yadırgamış "hadi canım" der gibi bir surat ifadeleri oluyor bir anda. Beni yazı yazamaz bi angut mu bellemişlerdi de "ben yazıyorum" diyince bu kadar şaşırıyorlar anlamıyorum. Kırılıyorum sevgili okur.
  • Bir Türk'ün eline mıknatıslı birşey verince sıkılmadan saatlerce izlemek mümkün. Onu her yere yapıştır, farklı madenlerle dener, monitöre falan yaklaştırıp sonra panikler. Bu halleri kameraya çekip National Geographic'e göndersen yılın belgeseli ödülünü alırsın.
  • Nisan'ın gelmesine 3 gün kalmışken hala üşüyor olmam da beni derinden üzüyor sevgili okur. Ama bir yandan da o Temmuz Ağustos aylarının yakıcı sıcaklığını düşünerek tırsmıyor değilim. Bu mevsim olayı da iki ucu pisli (evet çok edepliyim) değnek gibi birşey.
  • Dün kesilen elektrik neticesinde teknolojinin ne kadar kölesi olduğumuzu bir kez daha görmüş bulunmaktayım. Koskoca evde yapacak aktivite kalmadı adeta bir anda. Kitap okuyayım bile desen onun yardımcı öğeleri olan ışıklandırma cihazları elektrikli. Kaya gibi oturdum kaldım evin içinde adeta.
  • Bu arada az önce okuduğum şu habere göre Cem Karaca ve Barış Manço kardeşmiş. Adeta şok oldum sevgili okur. Keşke onlar hayattayken bileydim bu bilgiyi diye hayıflandım bile. Bana göre Türkiye'nin en büyük 2 sanatçısı olan bu insanlara zaten yeterli değeri verememiş gibi hissederken bir de bu durumun bu kadar geç ortaya çıkması daha da bir enteresan oldu. Bu arada bilmeyenler için bu ikilinin şu düetini de tavsiye ederim.

Şöyle böyle #25

23 Şubat 2010 Salı

Yine bir şöyle böyle yazısıyla karşındayım sevgili okur. Kafamı verip uzun uzun ciddi bir konu yazamıyorum şu sıralar çünkü hala okula kayıt olabilmiş değilim. Otomasyon sistemi daha kendini otomante edemediği için benim kayıt işlemlerimi hayli hayli otomante edemedi. 2 haftadır bir kayıt olamadım lan. Bu ülkedeki öğrencilik mağduriyetinin somut bir kanıtıyım adeta. Fazla uzatmadan keyifle okuman dileğiyle başlıyorum.

  • Bazen tuvalet kağıdı reklamlarında çok iddialı sözler falan oluyor ya, komiğime gidiyor işte o sözler benim. Tuvalet kağıdı lan alt tarafı.
  • Kış olimpiyatları her zamanki gibi yine keyifsiz oluyor bence. Hele şu buz hokeyinden zerre hazzetmiyorum. Oynaması süper zevklidir belki ama izlerken pak nerde kale nerde derken hiçbirşey anlaşılmıyor. Amerikan futboluna laf yok ama, o süper zevklidir. Oynaması da izlemesi de.
  • Bilmem dikkatinizi çekti mi ama ülkede iki tane bilinmeyen numaralar hizmeti çıktı galba. Bir reklam 11880 diyor diğer reklam 11818 diyor. Bilinmeyen numaralar özelleşti mi ne oldu anlamadım.
  • Bir de hep yapmak istediğim birşey 118'i arayıp "pardon bilinmeyen numaraların telefon numarası kaçtı acaba?" diye sormaktır. Telefondaki kişi çok şaşırır diye umuyorum.
  • Geçen gün dikkatimi çekti şehirler arası otobüslerin ilk durağı gibi olan bir yerde Elazığlı Çiğköfteci var. Düşündüm de, İstanbul'a yeni gelmiş birisi 10 saatte memleket hasretiyle yanıp tutuşmaz. 10 saat sonra memleketinde olacak birisi de memleketinde en kralını yemek varken İstanbul'da yöresel yemeğini yemez. O dükkan nasıl bunca senedir iş yapıyor, kim gidip ordan yiyor çok merak ediyorum.
  • Televizyonda Çok Güzel Hareketler Bunlar diye bir televizyon programı var, birçoğunuz görmüşünüzdür. Sorun şu ki ne zaman bu programa denk gelsem seyirci namına ilkokul ya da ortaokul talebelerini görüyorum sadece. Bu programı yapanlar kıllanmıyolar mı acaba "biz bu programı bunlara mı yapıyoruz arkadaş?" diye.
  • İnsan okulu uzatınca etrafındaki herkesin askere gidip gelmesi çok pis bir psikolojik baskı. O günün geleceğini bilmek ve dinlenilen türlü çeşitli hikayelerle daha da gerilmek.
  • Bugün bir araştırma yapılsa mizah dergisi okuyan ergenlerin %87.77'sinden azı karikatürist olmak istiyorsa kendimi camdan atarım.
  • Birşey anlatırken küsuratlı bir oran söylediğinizde çok daha ciddiye alınırsınız, bu da benden size bir tavsiye olsun. Misal %58.48 derseniz "vay anasını kimbilir ne biçim bilimsel araştırmalar neticesinde bu rakamı söylüyor adam" der karşınızdaki kişi.

Şöyle böyle #23

17 Şubat 2010 Çarşamba

Sevgili okur, tatil yüzü görmeden yeni okul dönemine başlıyorum. Adeta konfor haram olmuş bana. Daha bir okul dönemi yeni bitmişken dinlenmeksizin kayıt kürek işlemleri ile uğraşarak uzatmalı öğrencilik hayatımın son dönemecine giriyorum.

  • Rio karnavalı çok ilginç gelmiyor mu size de. Binlerce abla giymişler bikinileri tangaları çakada çukada dans ederek geziyorlar. Seyirciler izledikleri yerden bir dans figürü falan da göremiyorlardır. Gidip sorsan Brezilya devlet başkanı da birşey anlamıyordur bu işten, hatta o devlet başkanı bunu okusa "sırf turistik olay olsun diye yapmıyosam adam değilim" diyordur.
  • Nefes filmi ilk defa gösterime girdiğinde dünyanın en enteresan şeyi oldu. Korsancılar çıkıp haber verdi "bu filme olan saygımızdan korsanını yapmama kararı almış bulunuyoruz" diye. Nasıl oluyor da korsan film yapanlar bu kadar rahat medyaya bunu iletebiliyor ki. Korsancıların direk halk ile böyle birebir iletişim halinde olabilmesi enteresan değil mi?
  • Geçen gün haberlerde izlediğim bir olay beni adeta beynimden vurulmuşa (yok la o kadar değil cümleyi toparlayamadığımdan böyle yazdım) çevirdi. Polisle eylemciler çatışırken dar sokaklarda bir grup polis koşuyor deri ceketli birini yakalıyorlar. Deri ceketli de sinirli bir ruh haliyle "ya abi napıyosunuz ya ben sizdenim kaçırdım herifleri, gizli polisim ben" dediği anda resmi polisler bir anda bıraktı bu adamı. Demek ki yarın öbürgün polisler aniden yakalasa beni bu yöntemi deneyerek kurtarabilirim. Hakeza ne kimlik sordular ne birine danıştılar.
  • Benim gözümde en başarılı defans oyuncusu topa abanıp rakip oyuncunun suratına çarptırdıktan sonra topu auta çıkartabilendir. Hem sıkışık durumdan topu kurtarır hem de psikolojik savaşta rakibi bir adım geriletir.
  • Bazı haber süsü verilmiş reklamlar türedi son zamanlarda. Ekranın altında kocaman kocaman "Son dakika" falan yazıyor bu reklamlarda. Kendimi o kadar kandırılmış hissediyorum ki bu reklamı yapan firmalardan bir ürün almayacağıma yemin ediyorum o anlarda. Bu firmaların aklı varsa isimlerini değiştirip adam gibi reklamlarla tekrar çıkarlar karşıma.
  • Bunca yıl sonra televizyonda yine Yasemince görmek bana hiç o eski tadı vermedi. Keşke o neşeli hali ile bitmiş ve bir daha dönmez olsaydı. Ayrıca bu kadın da nasıl birşey ise 10 sene önceki görünümünü birebir koruyabilmiş, aklım ermedi.
  • Sizlere tavsiyem sakın benim gibi "şu diziyi bu sezon izlemeyeyim de yeni sezon bitince toptan indirip izlerim" demeyin. Ne Lost'u hatırlıyorum şimdi ne How I Met Your Mother'ı. Hepsini unuttum gitti, izleyesim de gelmiyor şimdi.
  • Eğer ertesi gün İstanbul'un diğer yakasına geçeceksem adeta Everest'e tırmanacak olan dağcılar gibi hazırlıklar yaparım, türlü heyecanlar yaşarım bir gün önceden. Ertesi günün neler beklediğini kimse bilemez. Kolay değil, koskoca boğazı geçicem.
  • Otobüste minibüste son durağa yaklaşırken çok derin uyuyan insanlar benim içime dert olur hep. Ama hiçbir zaman da gidip uyandırmam son durağa gelince. Sonra adam bana "sanane kardeşim ben bu otobüse uyumak için bindim" falan der ben de türlü dövüş teknikleriyle otobüsün içinde kırarım bu terbiyesizin ağzını gözünü de sonra suçlu ben olurum.
  • Bir reklamda "şekerlerimiz artık gerçek meyve sulu, doya doya yiyin" diyor ya. Gidip bu şirketin de kapısına dayanasım var "artık meyve sulu ise bunca zaman ne yedirdiniz bu millete de artık diyebiliyorsunuz, utanılacak şeyi gerine gerine söylüyorsunuz terbiyesiz herifler" diye.
  • Ne bu agresiflik diye sormayın sevgili okur. Okulun kayıt işlerinde bazı saçmalıklar çıkıp uzadıkça bendeki önüme gelene sümsük tepik vurma isteği artıyor.

Şöyle böyle #9

23 Aralık 2009 Çarşamba

Sancılı okul sürecim arasında bloga zaman ayıramama ızdırabı içerisinde yanıp tutuşurken yine birikmiş ufak tefek mevzulardan bir şöyle böyle yazısı yazayım dedim.

  • Nicedir bir reklam görüyorum, diyor ki "Doritos'un yeni malzemelerini ve adını bulun %1 hisseyi alın". Ben pek öyle şirket olaylarından falan anlayan birisi değilim ama bu %1 hisseyi aldıktan sonra şirket devamlı zarar etmeye başlarsa bu adam kazandığı ödülle rezil olmaz mı? Zarara falan girmez mi mesela?
  • Bir çevirmen daha "çok süper" anlamına gelen fantastic kelimesini fantastik olarak çevirirse ya cinnet geçiririm ya da elime aldığım taşı bu çevirmenin ağzına vururum.
  • Hoplamalı zıplamalı ayran reklamları da çok saçma geliyor bana. Öyle delişmen delişmen dansedip saçını başını sallayarak dans eden insanlar hiç ayran içecekmiş gibi gelmiyor bana. Ayran ağır başlı insan içeceğidir biraz.
  • Ersan İlyasova'lı laptop reklamı da son yıllarda gördüğüm en kötü reklam sanırım. 4 çekirdekli diye Ersan da 4 tane oluyor, ama yetmiyor bir de kocaman oluyor, ama hepsi de ayrı telden çalıyor. Biri kenarda hava yapıyor diğeri basket atıyor falan. Dikkatli izleyince görünüyor bu olay.
  • Süpermarketlerden alınan ekmekler fırın ekmeklerine göre daha bir itici gelegelmiştir hep bana.
  • Çocuklar Duymasın'da ki o havuç velet büyüdükçe en antipatik insan oldu çıktı. Keşke dizi biter bitmez bu çocuğu alıp adını sanını duymadığımız bir ülkeye götürselerdi de o sempatik ufak tefek haliyle kalsaydı hafızalarda.
  • Bazı dizilerde görüyorum da zengin evi kahvaltı sofralarında portakal suyu ve çay yanyana durur. Bizimkiler dizisinden itibaren de hep böyle olagelmiştir bu durum. O nasıl bir samimiyetsizlik, nasıl bir görmemişliktir? İkisini de aynı anda içecek insan zaten midesizin önde gidenidir, bütün aile öyle midesiz olamaz. Birer birer içiyolar desem çay soğur portakal suyu ısınır bir güzelliği kalmaz. Kimse o sanat yönetmenleri sonradan zengin olan insanların bu diziye bakıp da saçma sapan bir kahvaltı etmesine vesile olmuştur belki de. Bunu öğrenmek hoşuna gider mi şimdi onların da? Bunu okuyunca hepsi çok pişman olacak biliyorum.
  • Bilet alırken "yarım" kelimesinin öğrenciyi temsil etmesine sonuna kadar karşıyım. Öğrenciysek de en az 1 insan kadar girip görücem ben de o biletle girilen şey neyse neden yarım insan gibi hissedeyim kendimi. Öğrenci olmayandan neyim eksik de yarım olarak adlandırılıyor benim alacağım bilet statüsü.
  • Uykusuz gecelerimin bir numaralı kurtarıcıları genelde NBA maçları oluyor. Ancak bir de şu var ki NBA maçlarını da böyle keyifle izlememin en önemli sebeplerinden birisi Kaan Kural'dır. Bilgisine falan zaten diyecek söz yok ancak bu kadar heyecanlı, işini hevesle yapan, ahlaki değerlere bağlı insan olması da kendisine olan sempatimi 3'e katlıyor. Hatta sırf Kaan Kural için gidip RTÜK'e başvurmayı düşünebilirim, çünkü maç izlerken arasıra gaza gelip bir "oha" nidası ile başlayıp sonra buna kahkaha süsü verip "ohahahahaha" diye devam ediyor. Gerçi yasak olmasa da saygısından söylemezmiş gibi geliyor bana ama neyse. Ha ayrıca ne zaman uyuyor ne zaman uyanıyor onu da bilemedim, ne zaman NTV Spor'a baksam (genellikle en olmadık saatlerde) canlı bir maç ya da programda bulunuyor.
  • Sanıyorum ki bir haber sitesinin kalitesi sağdan soldan fırlayan reklamların azlığı ile doğru orantılı.

Şöyle Böyle #4 (Bayram özel)

29 Kasım 2009 Pazar

Televizyondan ve kapıyı çalan çocuklardan anlaşılabileceği üzere yine bir bayram sürecini idrak etmekteyiz. Ben de boş durur muyum? Durmam tabi, oturdum bayram ile ilgili türlü çeşitli tesbitlerimi sıralayayım dedim. Ayrıca büyüklerimin (büyüklerim derken baya bi büyük olması gerek en az bi 15 yaş falan büyük olması gerek yani) ellerinden, akranlarımın yanaklarından küçüklerimin de gözlerinden öperim.

  • Eski bayramlar geyiği son bulsun. Madem o kadar özlüyorsunuz eski bayramları gidin bir zaman makinası icad edin gidin eski bayramlara. Biraz Carpe Diem olun.
  • Gittikçe kapıyı çalıp şeker isteyen çocuklar daha bir sevimsizleşmeye başladı sanki. Eskiden eli yüzü düzgün hatta papyonlu çocuklar gelirken giderek tinerciye benzemeye başladı bu kapı çalanlar.
  • Birden fazla şeker alan çocuğu bakışımla yerin dibine sokarım ama muhatap olmam.
  • Çocukların kapıyı hep en uyunulan saatte hunharca çalması yüreğimi burkar.
  • Bu çocuklara kapıyı açınca hepsi bir ağızdan "iyi bayramlar" diyorlar ya, siz de sırıtıp onların suratına bakarak "size de iyi bayramlar" dedikten sonra öyle durunca ne yapacaklarını bilemiyorlar. Eğer aralarında çok densiz bir tane varsa çıkıp "şeker yok mu" diye sorarsa onu sopaylan kovalarım.
  • Şeker bayramı (ya da ramazan bayramı) çok daha sempatik geliyor bana. Kurban bayramının içi dışı ticaret olmuş. Yok hayvan alıcan pazarlık edicen kesicek adama para vericen sonra belirli oranlarda bölüp dağıtıcan falan. Ayrıca o hayvan satanlar da paragözün önde gideni gibi geliyor bana. Sırf daha çok kazanabilmek için sığışmışlar kamyonlara bayramı eşinden dostundan uzakta geçirmeye İstanbul'lara gitmiş. Bir de bunlar hiç mutlu olmaz. Hangi sene sorsalar "vay hiç satamadık hayvanları geri götürücez halimiz perişan" diye ağlaşırlar.
  • Bir de şu hayvan kesme olayının bir standardı mı olsa ne. Önüne gelen kesiyo güzelim hayvanları.
  • Kesilen kurban kanlarının da derelerde birleşip boğaza akması ne pis bir durumdur. Çipil çipil mavi gözlü nice turistler şok olup kaldılar. Kendinizi onların yerine koyun, süper bir ülke İstanbul çok güzel boğaz falan diye gidiyorsunuz. Derelerden kan akıyor. "Noluyo lan" diyip ilk anda kaçarım o ülkeden ben.
  • Trafik canavarı olayı var bir de. Bayram olunca daha bir delişmen mi araba kullanıyor halkımız ya da kurban eti yedik birşey olmaz mı diyor nedir anlamadım ver ediyor gaz pedalına herhalde.
  • Ana haber bültenlerinde kaçan boğa ve kendini yaralayan kasap haberi görmediğim kurban bayramı yoktur olamaz da. Olur da öyle bir şüpheye düşersem ararım sorarım diyanet işlerini "La bugün bayram deil miydi nerde o haberler" diye.
  • Bu bayrama ufaktan küskünüm zaten. 4 günlük süper bayram tutup da haftasonuna mı denk gelir?
  • Sülalesi geniş insanların sülalesinde yaş olarak ikilemli insanlar olur hep. Misafirliğe gidilince kapıda bakarsın "lan 3 yaş daha büyük olsa öperim elini lakin 2 yaş küçük olsa kesin yanağını öperdim şimdi neyleyeyim" diye kararsızlıkta kalırsın. İnsanın öyle anlarda "ben bayram etmeyeyim de şu ızdırabı yaşamayayım" diyeceğini tahmin ederim.
  • Bayramdan bayrama gidilen akrabalar için yanına muhabbet açacağı almak en akıllıca çözümdür. Yoksa bir salonda (genellikle yaşça küçükler de o oturma takımına sığdırılamaz da taburelerde sandalyelerde oturtulur) konuşamayan, konu bulamayan, halının desenlerini irdeleyen bir grup insan kalır. Orda biraz densiz, sebepsizce neşeli denyo bir akraba çıkıp yersiz yersiz konu açmazsa bitmez o misafirlik. Bir de yenen tatlının tabağı elinde kalan insan gerilimi vardır. Sehpaya uzak olan insanların en büyük çilesidir.
  • Ne zaman ki çoluğu çocuğu ziyarete gelmemiş ağlayan yaşlılar konulu bir şeker ya da kolonya reklamı görürsem hemen not alırım o markayı ömrümün sonuna kadar da o marka birşey almam. Hatta hakkında kötü kötü söylentiler yayarım.
  • Ortaklaşa büyükbaş hayvana girmek neden bazı insanlar için çok büyük mutluluk olur bilmem. Televizyonda görünce 4 tane yakışıklı abiyi bir büyükbaşın iplerine asılmış sırıta sırıta bir yere giderken görünce çok pis merak ederim neye bu kadar mutlular diye.
  • Bayramlık almak da ne zaman neşe olmaktan gerilim olmaya geçerse işte o an ergenlik çağının başlangıcıdır. Büyümenin hissedildiği anların başında gelir bayramlık almaya heves duyulmadığı an.

Bir pazarlama taktiği olarak gece üretimi

29 Ekim 2009 Perşembe


İnternet alemlerine girip çıkmışlığı olan neredeyse herkesin bir kere girip baktığı bir site olan sahibinden.com'da öyle bir ilan gördüm ki öğlen öğlen kafam karıştı. Satılmaya çalışılan ürün bir motorsiklet. Ancak o kadar ilginç özellikleri ile tanıtılmış ki bunun nasıl bir reklamcılık mantığı olduğunu ben anlayamadım. Satılan ürünün başlığı "Gece Yarısı Takıntısı", gerçekten de satmaya çalışan arkadaşın bir gece takıntısı olduğu doğru. "BU GÖRDÜĞÜNÜZ MOTORSİKLETİN TEK BİR VİDASI BİLE GÜNDÜZ ELLENİLMEMİŞ OLUP SADECE GECE TASARLANMIŞ BİR MAKİNADIR." tanıtım kısmının ilk cümlesi de bu. Ben bunu okuduktan sonra bu motorsikleti alır mıyım peki? Tabi ki almam. Gece kör karanlıklarda uykulu gözlerle yapılan motorsikletten ne hayır gelir. Ayrıca atasözü de var "gece yapılan işe şeytan karışır" diye. Ama satan arkadaş bunu meziyet sanmış yazmış. Bir de resim koymuş ama o resimde de kafasını motorsikletin önüne (en azından bir kısmına) getirerek, kendisini üründen daha çok ön plana çıkarmaya çalışmış. Ürünün ve tanıtımının devamını da görmek isteyenler buraya tıklayabilirler.

Bunları bilir miydiniz? #1

9 Ekim 2009 Cuma

Bir köşesi boş kalan her gazete genelde "Bunları biliyor musunuz?" başlığı altında 10 yıldır yazılan sıradışı bilgileri tekrar tekrar sıralarlar. Ben de "benim neyim eksik" diyerekten bunu benim blogumda yapmaya kadar vermiş bulunmaktayım. İlk anlatacağım hadise de yurdumun en popüler mekanlarından birisi olan Taksim ile ilgili. Taksim'de herkesin bildiği, biriyle buluşacağında ilk akla gelen, her sıkışanın müşteri gibi girip hacet giderdiği devasa (diğer şubelerine göre devasa en azından) bir Burger King vardır. Her giden de görmüştür. Tam Taksim Meydanı ile İstiklal Caddesinin arasındaki en büyük köşede. Sıradışı olan olay ise şu. O en popüler Burger King yıllar yılı zarar edermiş. Bunun sebebi de iş yapmaması değil astronomik kira bedeliymiş. İlk anda akıllara "madem zarar ediyorlar neden kapatmamışlar bunca süre" gibi bir soru gelebilir. Gelin görün ki Burger King o şubeyi normal bir şube olarak saymıyor, reklam gideri olarak görüyormuş. Yani ordaki o şubenin ordaki varlığı başlı başına bir reklam. Bu arada İstiklal Caddesi'nin girişindeki o yanyana devasa dükkanların birçoğu da aynı aileye sahipmiş, kendilerine burdan sevgilerimi saygılarımı gönderiyorum.

Blog Widget by LinkWithin