mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Demokles'in kılıcı ve şekilcilik

8 Ekim 2010 Cuma

Zamanın ötesinde bir karakter olan mutsuz süper kahraman Tosmanadam'ın yolu milattan öncesinin antik Yunanistan'dan da geçmiş. Zaman haricindeki 3 boyuttan da istediği zaman muaf olabilen Tosmanadam "bu dönemin kralları ne yer ne içer" diye düşünerek dönemin kralı olan Dionysios'un mekanına düşer.

Dionysios'un çok yakın bir ahbabı olan Demokles de ortamda yağcılıktan güzel örnekler sunmaktadır. Tosmanadam da bu Demokles karaktersizinin "Ya Dionysios abi sen süper kralsın ya, senin gibi kral bi kral daha görmedim abi ben bu antik Yunan'da" tandanslı tümceleri sonrasında Kral da dayanamaz:
-Demokles senin derdin ne koçum?
-Ya Dionysios abi biz senin gibi kral değiliz tabi, bizim dertlerimiz var.
-Kralların derdi olmaz mı sanıyosun oğlum?
-Hiç olur mu abi kocaman kralsın işte. Höt dedin mi oluyo herşey.
-Ha öyle mi? Gel ulan buraya.
diyerek Demokles'i alır kendi tahtına oturtur ve "Al ulan kral yaptım seni" der. Demokles de hemen abartılı hareketlerle tahta yayılıp "keh keh" diyerek etrafı süzmeye başlar. Birkaç saat sonrasında tahta bir beden küçük gelen Demokles kafasını yaslayacak yer bulamayan ve her uyuklayan insan gibi boyun eklemlerinin kontrolünü yitirir ve kafası hızlıca arkaya savrulur. O esnada tepesinde bir kıla bağlı olarak duran devasa kılıcı görür. Sonrasında da bu saçma olayı mitolojik bir hikayeye çevirecek bir şekilde hemen durumu anlar ve Dionysios'a gidip "anladım ki krallık çok riskli birşeymiş, hiç öyle süper neşeli birşey değilmiş" diyerek ana konuyu anladığını belirtir.

Bu olayları asasının ucuyla kuma şekiller çizerek ve "ulan sarayda kum niye var ki? kedi mi besliyorlar acaba?" düşünerek izleyen Tosmanadam dayanamaz ve eliyle Dionysios'a gel eder. Tarihin en büyük kıssadan hisseli hikayesinde başrollerden birini oynamış bir kral olmanın verdiği gazla Dionysios da hiddetlenerek Tosmanadam'ın karşısına gelir.
-Sen kim oluyosun da krala öyle el ediyosun asalı kıllı enteresan adam?
-Bu mu evladım senin krallığın?
-Niye lan nesi var kocaman şahane krallık işte daha ne olsun?
-Ölye krallık değil, senin yapacağın krallık bu kadar mı?
-Niye nesi var?
-Sen şimdi aldın Demokles'i oturttun oraya, çok büyük ders verdin öyle mi?
-Öyle tabi, olur da bundan 2300 yıl sonra televizyon internet falan icat olursa orda dolaşır bu hikaye. Televizyonlardan pek ümitli değilim de internette kesin yazar birileri.
-Lan sen ne dandik bir kralmışsın da "yarın öbürgün biri bana böyle derse" diye önceden hesap yapıp tahtının üstüne kılla kılıç astırmışsın önceden? Allah bilir gidip para da vermişsindir Demokles'e "gel böyle böyle de" diye.
-Yani şimdi kılıcı astırmış olabilirim önceden tabi de...
-Ayrıca sen bütün gün orda oturduğuna göre ya kafanın üstüne kılla kılıç asacak kadar malsın ya da o kıl diye yutturduğun sağlam birşeydir, sen de küçük hesaplar peşinde koşup binbir katakulliyle insanlara ders verme hatta ve hatta böyle yalan bir hikayeyle tarihe geçme çabasındasın.
-Ohoo ben istesem tarihe geçmekle kalmam yazarım tarihi.
-Var mı bugüne kadar kazandığın büyük bir savaş?
-Yok
-Yaptığın büyük bir icat falan var mı?
-Yok
-Olmaz olsun senin gibi kral.
-Olmaz olsun diyosun da bak yerimde birgün oturamadı adam işte.
-Saf mısın evladım sen? Ya Demokles deseydi "ben bu krallık işini çok sevdim kılıç falan da umrumda değil" diye, o zaman bir saçma ders verme uğruna koskoca tahtı mı bırakıcaktın karaktersiz herif.

Bu zamandan ve mekandan kopuk gezen süper kahraman karşısında acizliğini anlayan Kral Dionysios gerek yaptığı mallığı anladığı için gerek de vereceği cevabı olmadığı için sessizce boynunu büker ve babasından azar işiten bir ergen gibi halının desenlerini incelemeye başlar. Tosmanadam ise sessizce arkasını döner ve asasını yere vurarak ilerlemeye başlar. O esnada Tosmanadam'ın gittiğini gören Dionysios da kafasını kaldırırken Tosmanadam'ın aniden arkasını dönmesi ile hızlıca kafasını öne eğer. Bunu farkeden Tosmanadam "ya sabır" dermişcesine kafasını sola yatırdıktan sonra:
-Bir de şu kum çok dikkatimi çekti. Ne işi var lan sarayın ortasında kumun.
-Şimdi o şöyle oluyor ben yüzmeyi ve plaj ortamını çok seviyorum.
-Ee?
-Ama küçükken öğrenememişim yüzmeyi şimdi de inceden tırsıyorum, buraların vatozu denizanası falan zehirlidir hep.
-Ee?
-Ama plaja gidince de insanlar "vay efendim kralımız neden yüzmüyor acaba?" diye de merak eder.
-Ee?
-İşte o yüzden ben de böyle sarayda bir plaj ortamı yaratayım dedim.
-Püh lan senin gibi krala.
dedikten sonra sessizce sarayın kapısından çıkarak uzaklaşır, ve gözden kaybolur.

Japon gençlik pınarı masalı

16 Ocak 2010 Cumartesi

Merakım olduğundan kelli japon hikayelerini masallarını mitolojisini bilirim az çok. Bilmekle de kalmam şunu da anlarım ki bizimle onların bakış açıları çok farklı. Bizim en basit hikayelerimizde bile hem ders verme çabası hem de herşeyi tatlıya bağlayalım çabası olur. Japonlar ise "ben en gerçekçi şekilde hikayemi anlatırım isteyen dersi kendi çıkarır" mantığıyla anlatmışlar hikayelerini. Anlatmışlar anlatmasına da bunları dinleyerek büyüyen çocuklar manyak olur. İşte en son okuduğum hikayenin kısa bir özeti.

Japonya'da Miya Jima adında kutsal bir adada yaşayan Yoşida ve Fumi isminde çok yaşlı bir çift bulunmaktadır. Yaşları son derece ilerlemiş olan bu çift, balıkçılık yaparken ölen 3 erkek çocuklarından sonra birbirlerini daha çok sevmeye başlarlar. Birgün Yoşida sebepsizcesine evinden çıkıp ormana gider ve sıradışı görünümlü bir ağacın altında yine sıradışı görünümlü bir su kaynağı bulur. Sudan içtikten sonra sudaki yansımasının siyah gür saçlı, suratındaki yaşlılık çizgilerinden arınmış halini görünce sevinç ile koşa koşa evine giderken karısı Fumi'nin de yarın gidip gençleşeceğini düşünür. Eve girince Fumi'nin şaşırma evresinden sonra ertesi gün de bu pınardan su içmek için Fumi çıkar aynı yola. Ancak uzun bir süre geri gelmez. En sonunda Yoşida dayanamayıp bu gençlik pınarına koşarak gittiğinde pınarın yanında birkaç aylık bir bebek görür. Karısı Fumi içtikçe gençleşmeye doyamadığı için çok fazla içmiş ve bebek haline dönmüştür. Yoşida da karısının bebeklik halini kundaklar sırtına alır ve bunca yıllık karısına artık bir baba gibi bakacak olmanın verdiği derin ızdıraplar eşliğinde evlerinin yolunu tutar.

Yahu bu kadar acımasız hikaye mi olur. Şimdi okuyunca bu hikayeden "her yaşın kıymetini bilmeli, gençleşicem diye saçmamalı" ya da "doyumsuzluğun neticesinde insan etrafındakileri üzer" gibi anlamlar çıkabilir ama bu hikaye Japon'ların çocuk masalı olarak geçiyor. Bizim masallara göre gerçekçiliğine (en azından ormanda yaşayan 7 cüce ya da kurdun bi kızı yedikten sonra kızın mideden çıkıp mideyi taşla doldurması gibi saçma olaylar yok (bu arada bizden kastım avrupa kültürü)) diyecek laf yok. Adamlar kendi mitolojilerine geçmişlerine göre son derece gerçekçi mantıklı hikayeler yazmışlar. Burdan bütün Japon ahbaplarıma selam ederim bu güzel hikaye için ama çoluk çocuğa da bu kadar acımasız şeyler anlatmayın yazıktır derim.

Hedeften şaşmak

19 Eylül 2009 Cumartesi

Son yazılarımda mitolojiye girişmişken yine eski zamanlardan yaşanmış bir olay ile devam etmek isterim. Ninjanın samurayın harman olduğu dönemlerde Japonya'da feodal lordlardan birinin sınır kalelerinden birinde geçiyor olayımız. Sinsiler sinsisi ninjalar kaleye bir saldırı gerçekleştiriyor ancak kısmen başarısız oluyorlar. Bu esnada da kalenin başındaki samuray abi boş durmuyor tabi ensesinden kaptığı gibi bir ninjayı getiriyor kalenin meydanına. Kaledeki diğer askerler de toplaşıyorlar izlemek için. O esnada ninja durduğu yerde duramayıp açıyor ağzını ve "beni öldürürseniz ruhumla bütün bu kaleyi lanetlerim hiçbirinizin işi gücü rast gitmez bir daha" deyince alıyor kale ahalisini bir korku. Burda da belirtmekte fayda görüyorum Japon milletinin inancına göre eğer bir insan ölürken tüm zihnini öldüğü mekanı lanetlemeye odaklayabilirse o mekan lanetlenir hayaleti metafiziği eksik olmazmış.

Ninja bunu söyleyince kale ahalisini almış bir düşünce. "Aman samuray efendi yaman samuray efendi gel yapma vazgeçelim bu işten başımıza iş açılır" diyerekten samurayı bu infazdan vazgeçirmeye çalışmışlar. "Kesmeyelim de besleyelim mi" diye askerleri sakinleştirmeye çalıştıysa da samuray bunu becerememiş. Dönmüş ninjaya. "Madem burayı lanetleyebileceğini iddia ediyorsun bunu kanıtla o zaman. Birazdan kafanı kesicem, eğer kesik kafanla şu yerdeki taşı ısırmayı başarabilirsen o zaman inanırım demiş" akabinde de ne oluyor demeye kalmadan sallamış katanasını ayırmış adamın kellesini gövdeden. Kelle de yerde tıngır mıngır kesip yuvarlandıktan sonra gidip taşı ısırmış.

İlerleyen günlerde haliyle almış askerleri bir düşünce. "Vay biz ne yapacağız şimdi, kaldık mı lanetli kalelerde" diye hayıflanarak dolaşmaya başlamışlar. Ancak samuray abimizin neşesi yerindeymiş. Hiç istifini bozmadan günlük işlerini yapmaya devam etmiş. En sonunda birkaç gün sonra dayanamamış askerler toplaşmışlar çıkmışlar samuray abinin karşısına. "Efendi efendi, rahat mısın sen adam kaleyi lanetledi sen gelmişsin hiçbirşey olmamış gibi geziyorsun kalenin içinde" diyince samuray da "zaten hiçbirşey olmadı" demiş. Bakmış ki ahalinin anlamayan bakışları bitmek bilmiyor hemen ardından açıklamış, "ben o ninjanın kafasını kestiğim sırada tüm benliğiyle yerdeki taşı ısırmaya odaklanmıştı, kaleyi lanetlemeye değil" deyince huzura kavuşmuş yine kale ahalisi.

Kıssadan hissesi nedir derseniz, insanoğlu bazen kendini kanıtlamaya o kadar fazla kasıyor ki esas yapması gerektiği şeyi unutuyor, hedefinden çıkıp bambaşka bir yöne gidiyor. Hedefinizden şaşmadan düşünerek ilerleyebileceğiniz bir hayat yaşamanız dileklerime, iyi düşünmeler...

Mitolojik olmuşsun ama...

18 Eylül 2009 Cuma

Bugün, monitörleri karşısında oturan siz sevgili okurlarım için Yunan Mitolojisinden bir hikaye ile başlamak istiyorum. Detaylara girip okurları yormadan sıkmadan ilginç bir yere bağlayacağım bu mitolojik olayı. Evvel zaman için İkarus denen bir kendini bilmez henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Giritli bir mimar olan Daidalosktal'a küfür eder. Sonra da Kral Minos'tan tırsıp "vay ben ne yaptım" diye kaçmaya niyetlenir. Bu esnada da yine bir Giritli mimar olan babası Daidalos devreye girer ve bu İkarus'a balmumundan bir çift kanat yapıp verir ve "bak benim aklı evvel evladım var burdan kaç git diye sana kanat yaptık ama uçuyorum diye öyle coşup da denize yaklaşıp nemlendirme güneşe yaklaşıp erittirme bu kanatları" diye tembihleyip oğlunu gönderir. Gelin görün ki rahat duramayan İkarus fıtı fıtı diye heyecanla kanat çırparak güneşe fazlaca yaklaşır ve kanatlarının erimesi sonucunda Ege Denizine düşüp ölür. Bu durumun içine dert olması neticesinde babası da onu aramak için denize açılıp ölür.

Şimdi bunları niye okudum diye düşünmeniz normaldir ey okur. Anlamadığım şey şu ki nasıl bir zihniyet hayatında en ufak bir başarısı, en ufak bir hayırlı hareketi olmayan böyle bir ismi araba markası yapar. Evet İkarus aynı zamanda İstanbul'da sıkça görülebilen o koltukları rahatsız, motoru gürültülü, şoför kısmında "yeni motor rotajdadır" yazan sevimsiz otobüslerin markası. Hadi sevimli sevimsiz kısmını geçelim 1986 - 1994 yılları arasında yurduma alınan bu Macar markası araçlar bozuldu mu ben durup da sitem etmez miyim? Sen markanın ismine böyle başarısızlıklarla dolu birinin ismini seçersen o otobüs bozulur da yanar da diye içimden geçirip bu ismi koyanın kulaklarını çınlatmışımdır nice senedir.

Blog Widget by LinkWithin