Koltuksuz kaldırım sahası

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Geçtiğimiz ay gelen kapalı mekanlarda sigara içme yasağı üzerine cin fikirli esnafımız sonunda korktuğumu yaptı ve kaldırımları sokakları masalarla doldurdu. Tamam içerdekiler pırıl pırıl ciğerlerle oturuyor da hem sokaklar dumanlı hava sahası oluyor artık hem de daha korkuncu sokaklarda yürünecek yol kalmadı. Hatta çok bariz bir şekilde gördüm ki birçok mekan içerisinden çok dışında masa koltuk barındırmakta. Buna da çözüm bulunmasını şimdi dört gözle bekliyorum.

Yerle yeksan bir mazlum mekan

Hayata gözlerimi açtığım ev 5 katlı eskice bir apartmandı ve ailecek yaşadığımız daire girişin bir üst katındaydı, hayli geniş bir odam bir de geniş balkonu vardı. Çocukluk yıllarımın sonlarına doğru kısa süreliğine kirada yaşadığımız başka bir apartman da 6-7 katlıydı biz de 4. katında oturduk, benim de orta büyüklükte bir odam ve salonla ortak olan bir balkona açılan kapısı bulunmaktaydı. Hayatımın en uzun döneminde ikamet ettiğim şuanki ev ise 9 katlı bir apartmanın giriş katında, 2 kolumu iki yana aynı anda açarak esneyemeyeceğim kadar küçük bir odadayım ve parmaklıkların arkasından salonun balkonunu görebiliyorum anca.

Bana bunca şeyi niye anlattın diye düşünenler vardır belki, inanıyorum ki birçok kişi ile ortak sorunum olan bir konuya parmak basmak üzereyim. Giriş katları. Hatta an itibari ile verdiğim bir kararla ilk anda akla gelen giriş katı evlerin sorunlarını yazıyorum.

  • Kışın ısınmaz
  • Yazın cam açsan bile soğumaz
  • Manzara olarak etraftaki apartmanların duvarları bulunmaktadır
  • Kolay kolay güneş gelmez
  • Etrafındaki botanik ortamdan her türlü kertenkele, fare, börtü böceğin binbir türlüsü girer
  • Evin içinde fazla sivil kıyafetle iki adım atılmaz sokaktan geçenlerin hayret dolu bakışlarından çekinilerek
  • Balkona çıkıp 5 dakka oturayım desen kaldırımda oturmuştan beter olursun, sokakla iç içe kalırsın
  • Geçen arabaların egzosu dumanı direk evin içine girer
  • Sokakta bahçede oynayan çocukların sesi insanda ne konsantrasyon bırakır ne yaşama sevinci
  • Pazar sabahı kalkıp eşortmanlarla sinsice bakkala gitmek gibi bir ihtimal yoktur kapıyı açar açmaz asansörler ve apartman kapısı ile karşı karşıya kalınacağı için sinsilik ihtimali kalmaz
  • Apartmana her bağırarak giren az gelişmişlerin sesleri adeta evin içinden duyulur
  • Apartman kapısında kalıp açtıramayanların rastgele basacağı zillerin başında gelir en alt katın zili
  • Camlarda parmaklık olmazsa hırsız girer parmaklık olursa insanı bunalıma gark eder hapishane gibi
  • Bir deprem durumunda bütün apartman bu giriş katında başına yıkılacağı yüzünden yaşama şansları en düşüktür
  • Sel ihtimali de en çok giriş katında bulunur
  • Müstakil bir anten takma durumu söz konusu olduğunda nereye koyarsanız koyun bütün kanalları düzgün çekemez o anten
  • Her daim balkona üst katta asılı çamaşırların ya da etrafta top oynayan çocuklarının birşeyinin kaçması ihtimali bulunmakta
Açık söylüyorum ki bunlar hiç düşünmeden ilk etapta aklıma gelenler sadece. Bunların dışında avantajlarını düşünürsek asansörle ilgili fobisi olmayanlar için pek bir avantajı olacağını sanmıyorum. Hatta burdan tüm Türkiye'yi saracak bir kampanya başlatmak istiyorum: Tüm giriş katları dükkan ya da depo olsun, insan yaşayıp da bu stresi yaşamasın. 10 yılı aşkın süredir içimde kalmış bunca şey, yatay geçişle kamu yönetimi bitirip vali olup bütün apartmanların giriş katlarını yıktırmak bile var şimdi aklımda.

İnternetten menejerlik: Goal United

Uzun zamandır keyifle oynadığım bir oyun bulunmakta, sevgili okurlarımdan da futbol sevenler mahrum kalmasın diye paylaşayım dedim. Ekran kartımın yanmasından kelli kendimi browser oyunlarına (Internet Explorer ya da Firefox gibi browserlar üzerinden bilgisayarınıza indirip yüklemeye gerek bırakmayan her bilgisayardan oynayabilen oyunlar) verdim kendimi. Football Manager 2009 da beklentilerimin çok altındayken bu sene menejerlik dürtülerimi bu oyunla tatmin edebildim. Oyun hakkında da anlatılabilecek çok şey yok. Takımın başına geçiyorsunuz taktik, transfer, antreman, stad, çalışanlar, paf takım gibi bir futbol takımında olabilecek her alana el atıp takımınızı başarıdan başarıya koşturmaya çalışıyorsunuz. Şu an için Türkiye'de 15 kademe lig var ve 6-15 ligler arası her kademede 1000 grup var dersek ne kadar geniş bir kitleye sahip olduğunu anlamak mümkün. Liglerde de 10'ar takım bulunmakta ve her birini bir oyuncu yönetiyor. Oyunun tek kötü yanı ise gerçek zamanlı olması. Şöyle ki maçlar genellikle her pazar günü saat 13:00'da oynanıyor ve 90 dakika sürüyor, maçları da yazılar ile takip edebiliyoruz. Bir lig de yaklaşık olarak 4 ay sürüyor. Bu da oyunun 1 yılına eşit oluyor. Kısacası futbol severleri haftada birkaç gün oyalayabilecek oldukça detaylı ve bolca oyuncu sayısına sahip olan güzel bir online oyun. Hatta oyun ile ilgili her türlü soruyu bu yazıya yorum olarak yazanlara bildiğimce cevap vermeye çalışırım.

Oyunun adresi de şudur: http://www.goalunited.org/tr/

Yeşil sahalarda bir küçük mücahit

Yazıya başlamadan önce belirtmekte fayda gördüğüm bir kısım var o da şudur ki: Sivas'a hiç gitmedim, Sivasspor'a özel bir garezim gıcığım yok hatta bazı futbolcularını taktir de ederim, Sivasspor taraftarına karşı bir hissiyatım yok, Sivasspor yönetimini tanımam etmem gelin görün ki teknik direktörüne öldüresiye uyuz oluyorum artık. Olayların başlangıcına dönücek olursak konu şu ki Bülent Uygun 2 sene üstüste ligde üst sıralara tırmanıp Sivasspor'a son haftalara kadar şampiyonluk ihtimali taşıdığı için bir hallendi böbürlendi. Böbürlenmek belki hakkıdır ama konuyu bambaşka yerlere taşıdı.

Bir röportajında karşısındaki kişi "İstanbul takımları başarısız Sivasspor 2 senedir başarılı nedir bunun sebebi?" diye sorunca Bülent Uygun da "İstanbul'da Laila var Sivas'ta La ilahe illallah var ondan" diye cevap vermiş. Kim çıktı da bu adama yeşil sahalarda İslam'ın savunuculuğunu verdi de böyle coşmuş acaba. Ha böyle büyük büyük konuştuğu sezon da bir İstanbul takımı olan Beşiktaş'ın şampiyon olması üzerine Bülent Uygun'un bakış açısına göre Laila üstün gelmiş oluyor bi de, Laila'yı bu yüksek mertebeye de yine Bülent Uygun taşımış oldu. Ayrıca bu sezonun başında gidip Laila'nın harman olduğu ülkeye gidip Anderlecht takımına 5-0 yenilerek yerin dibine geçerken de aklına bu söz geldi mi acaba. Hadi bunu da geçtim Sivasspor'un kadrosunda her Süper Lig takımında olduğu kadar yabancı oyuncu bulunmakta bunların da hiçbiri Müslüman değil bildiğim kadarıyla. Madem Sivasspor'un başarısının olayı La ilahe illallah'mış ya bu oyuncuların hiçbir katkısı yok demek oluyor ya da Bülent Uygun gayri müslim oyuncuların dinsel tercihlerine zerre kadar saygı göstermiyor demektir. Daha büyük rezillik de bu sene başında transfer ettikleri yabancı oyuncunun "ben gece hayatını severim burda Laila yok durmam ben burda" diyerek Sivasspor'dan gitmesi ile oldu. Demek ki insan demeç verirken biraz dikkatli olmalı da değer verdiği şeyleri yücelticem diye yerin dibine sokmamalı. Ha ayrıca Laila'nın harman olduğu şehir olan İstanbul'da gittiğim maçta Fenerbahçe'nin çıkıp çirkef futbol anlayışı ile sahaya çıkıp futbolu çirkinleştirmek adına herşeyi yapan Sivasspor'a 3 gol atıp 3-0 kazanması da son derece keyif vericiydi. Duydum ki bu hafta da yenilmişler, sırf bu Bülent Uygun yüzünden 4 gözle bekliyorum artık Sivasspor'un başarısızlık haberlerini.

Realizmin korkunç yüzü ilkokullarda

Kıdemli öğrenciler hatırlarlar bir zamanlar ilkokul 5 seneden 8 seneye çıkarıldıydı. Ben de tam o dönemde ilkokulu bitirip ortaokul olucam diye sevinirken yine ilkokullu olduydum. Ancak 6. sınıfa geçerken okul değiştirmek zorunda kalıp daha yeni açılmış sırası masası olmayan mahalle mektebi tadında, ergen bile olmamış yaşta at hırsızı tipli adamların okuduğu bir okula girmiş bulundum.

Bu at hırsızı tipli tıknaz ilginç bir tip vardı. Rıdvan Dilmen tarzı saçları ile tezat oluşturacak derecede sevimsiz bir tipi vardı. Kavga olduğu zamanlarda her daim kahvede bulunabilecek en önden elinde sopayla koşabilecekmiş gibi bir duruşu vardı. 6. ya da 7. sınıfın ilk döneminde bu adını hatırlayamadığım sevimsiz herif karnesinde 9 zayıf getirince bu durum hocanın içine dert olmuş belli ki ikinci dönemin başlarında sordu bu adama "neden böyle ilgisizsin ne olacaksın ileride" diye. Ve işte bütün bir sınıf o anda realizmin soğuk nefesini ensemizde hissettik adeta. Bu tıknaz herif rahat rahat "minibüs şoförü olucam zaten bu işi yapan tanıdık abilerim var" dedi ve sınıfta bir devlet büyüğü yellenmişçesine gergin sessizlik oldu. Okuluna sınıfına bilgisine bakmadan o zamana kadar herkesin "mühendis olucam o da olmazsa doktor olucam" demesine alışmışken bu sevimsiz herifin açıksözlü gerçekçiliği herkesi aldı götürdü başka bir yerlere. Hoca da birşey söyleyemedi zaten belliydi adamın az çok böyle bir iş yapacağı, en azından doktor ya da mühendis olamayacağı. Bu uğursuz herifin gerçekçiliği ile belki bir sınıf dolusu adam boşu boşuna mühendis olmaya çalışmak yerine kendilerine göre daha uygun ve gerçekçi mesleklere yöneldiler, ya da bir sınıf dolusu mühendis ve doktor adayı başka mesleklere yöneldiler.

Televizyondan gelecek sağlık beni gerer

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicedir yaz mevsiminin sıcak havalarından sakınabilmek için gece serin saatlerde oturmayı yeğliyorum. Haliyle gece de daraldıkça sıkıldıkça açıyorum televizyonu, ver ediyorum parmağımı kumandanın tuşlarının gözüne. Türk televizyonculuğuyla ilgili beni ümitlendiren bir program var, 1 haftadır dikkatimi çekiyor gece tekrarını izlemek nasip oluyor. Doktorum adlı yeni bir program bu Kanal D'de. Hakikaten yetenekli başarılı doktorlar bir de o günki konunun uzmanı çıkıyorlar şekilli şemalli böyledir şöyledir diye anlatıyorlar.

Ancak gelin görün ki aldı beni bir düşünce. Programa çıkıp ne anlattıysa doktorlar ben gerilmelere doyamadım ekranın karşısında. Çıkıyor doktorun biri diyorlar reflü nedir adam bir anlatıyor benim bünyemdeki bulgularla aynı, bir diğeri çıkıyor bunu bunu yiyenlerin kolestrolü böyle olur onlar bitmiş zaten diyor benim yediklerimi çıkıyor, bir başkası çıkıyor boyu kilosu böyle olanların durumu nedir diyip benim boyumu kilomu söylüyor doktor da "ohoo onlar yaşadıklarına dua etsin" tadında cevaplar veriyor. Eskiden sağlıksız mutlu bir insanmışım da artık sağlıksız sinir stres sahibi birisi oldum çıktım. Benim gibi adama (hatta belki de Türk insanına da) fazla geldi bu kadar sağlıklı sıhhatli program.

İstanbul için efkar vakti

Bir türlü fırsat olmadıydı ramazanla ilgili bi yazı yazmak. Nerden bilirdim ramazan tandanslı ilk yazım da böyle hüzünbaz olacakmış. Televizyonlarda görüp izledim bütün ramazanı zannediyodum. Sultanahmette çimlere yayılmış iftar açanlar, alışverişteki istisnasız hepsi dert yanan insanlar, davulcular, pastırmalar, ibişler. Meğer ramazan hiç öyle birşey değilmiş yeni anladım.

Geçen gün arkadaştan eve gelmek üzere düştüm yollara. Farkında olmadan tam iftar saatlerinde düşmüşüm yollara. Yıllar yılı cıvıl cıvıl bildiğim, bir sokağında binbir çeşit tip gördüğüm bu koskoca İstanbul bir ıssız kasaba oldu kaldı gözlerimin önünde bir anda adeta. Ne sokakta koşuşturan insanlar, ne yoldan seri halde geçen arabalar. Eskiden haykırsam duyulmazdı sokaklarda şimdi öksürsem nice mahallelere kadar yankılanır. Alışmamışım İstanbul'u böyle görmeye zor geldi. Bir daha da tövbe iftar saatinde sokağa çıkmam, oturur herkesin fikrini soran ana haber bültenlerine bakarım. Efkarlanmak istemeyen kimseye de tavsiye etmem iftar vakti sokağa çıkmayı.

Bir başlama vuruşçusu olarak Usain Bolt

28 Ağustos 2009 Cuma

Gün geçmiyor ki dünya yıldızı bir insan alanı dışında birşeyde kullanılmasın. Az önce okuduğum habere göre La Liga'nın açılış maçı olan Real Madrid maçının başlangıç vuruşunu Usain Bolt yapacakmış. Bu adam atletizm tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı adamı bile olsa niye ben bu adamı futbol sahalarında görmek istiyeyim ki. Zaten vızır vızır devamlı sağa sola koşarken görüyorum televizyonda. Yarın öbürgün hastane açılışlarına da mı çağıracaklar dünyalar yeteneklisi diye. Açıkcası beğenmedim bu kararı, isterdim ki bu sene emekli olmuş büyük bir futbolcu ya da yıllar önce emekli olmuş gönüllere efendiliğiyle taht kurmuş bir futbolcu yapsaymış o başlangıç vuruşunu.

İşsizlik maaşı ve sanat bağlantısı

27 Ağustos 2009 Perşembe

Gençlik yıllarımda Fransızcamı geliştirebilmek adına icq (o zamanlar msn falan yoktu) üzerinden konuştuğum bir fransız vardı. Bir gün konu döndü dolaştı Fransa'nın sanat olaylarındaki farklı duruşuna geldi. Ki birçok özgün sanat eserinin de oralardan çıkmış olduğunu bilirim. Merak ettim sordum "Sence nedendir bu bazı ülkelerin sanata olan fazlaca meyili havasından mıdır suyundan mıdır?" diye. Adam da bana "İşsizlik maaşındandır" dedi. Anlamadım tabi basmadı körpe kafam o zamanlar. "Nasıl yani?" diye sorunca şu durumu izah etti: "Fransada işsizlik maaşı 450 Frank, bu adam niteliksiz bir çalışansa bir işe girse alabileceği en fazla maaş 600 Frank, haliyle 150 Frank fark için bütün bir ayı işte geçirmek istemiyor. Bütün Fransa'da 1 milyon kişinin işsizlik maaşı alıp evde oturduğunu düşünelim. Bunlardan %10'u sığır değilse evde kendilerince birşeyler üretmeye çalışacaktır. Bu üretmeye çalışan kesimin de %1'inin yeteneği olduğunu düşünürsek etti mi sana 1000 adet sanatçı. İnsanları sanata teşvik edebilmek için boş vakit ve yeterli imkan sunmak lazım yani." O zamanlardan bu zamana çok aklıma yatan bir bakış açısıdır bu da, Türkiye'de ki sanat çabası eksikliğini açıklıyor bana. Mantıklı bulduğum ilginç bir bakış açısıdır paylaşayım dedim.

Bir organize suç olarak kopya çekmek

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Az önce televizyonda kutu açtırmalı yarışmayı görünce Acun Ilıcalı'nın bir üniversitede katıldığı ve lise yıllarından anlattığı epik bir kopya çekme olayını hatırlattı bana. Aklımda kaldığınca anlatayım ben de.

Lisede arka sırada oturanlar bilirler okullar kapandıktan birkaç hafta sonra kalanlar için bir sınav olur, bütünleme gibi. Acun Ilıcalı da böyle bir sınava girecek. Sınavın da okulun giriş katındaki yemekhanesinde olduğunu biliyor. Birgün öncesinden de arkadaşlarıyla gidip yemekhanenin musluklarının olduğu yerdeki camlarından birisini kırıyor. Ertesi gün sabah o kırık cama yakın bir masaya geçip sınavına başlar. Bu esnada sınav sorularını usulca bir kağıda yazıyor sonra da sinsice bir cam kırığıyla elini kesiyor. Hocadan müsade alıp kanayan elini yıkamak için musluğa yaklaşır ve bu esnada camın dışında bekleyen çalışkan arkadaşlarına sınav sorularını atıp yerine geçer. Dışardaki arkadaş da soruların çözümlerini bir güzel bir kağıda yazar ve ceketinin iç cebine koyar. Sonra da sınıfa önceki sınavda ceketi karışımş öğrenci gibi girip hocaya ceketinin karıştığını etrafta başka ceket gören olup olmadığını sorunca Acun Ilıcalı atlar bu ceket galiba diyerek üzerindeki ceketle o öğrencinin ceketini takas eder. Sonra da cebinden cevaplara bakarak rahat rahat cevapları yazar sınavı da başarıyla vermiş olur.

Bu esnada kopya çekmek kötüdür tandanslı bir yazı yazmak istedim ancak bu kadar organize ve başarılı işleyecek bir planı yapan birisine anca saygı duymak geliyor elimden.

2016 Olimpiyat adayları logoları

Malumunuz dünyanın en büyük ve en eski spor organizasyonlarından birisi olan Olimpiyatlar 4 yılda bir yapılıyor ve basit bir hesapla da 2016'da yapılacağı belli. 2016 yılı için aday 4 şehir ve logoları belli olmuş. Ben de hemen burada paylaşayım kendi fikrimi de söyliyeyim dedim. Önce şu araya logoları koyayım da şekil şemal tandanslı yorumlarımı bir bir sıralıyayım.
İlk olarak Chicago'nun logosunu hiç beğenmediğimi söyleyebilirim. Nedenini anlamadığım 6 uçlu bir yıldız, hani 5 olsa her bir kıtayı temsil ediyor diycem. Rio logosunda da anlamlandıramadığım kalp benzeri bir şekil bulunmakta. Ayrıca ner her kıtayı temsil eden 5 rengi de kullanmamışlar anlamadım. Tokyo'nun logosu son derece sade, ama en azından her kıtayı temsil eden 5 renkten bir tanesini kullanmışlar. Madrid'in logosu ise en çok hoşuma giden, ayrımcılığa karşı bir tutummuşçasına "hepimiz bir elin parmaklarıyız" mesajı var gibi logoda. Ayrıca ara renkler de kullanılmış olması benim gözüme hoş göründü.

Şimdi de gelelim tek tek şehirlerin analizine.

Chicago: Yeri ve iklimi (rüzgarlı olmasına rağmen) güzel sayılabilecek olmasına rağmen 1996 yaz olimpiyatlarının da bir ABD eyaleti (Atlanta) yapılmış olması benim gözümde bu adayı biraz geriye atıyor. Bu kadar kısa süre arayla bir ülkenin 2 ayrı şehrinde Olimpiyatların düzenlenmesi diğer ülkelere biraz haksızlık olabilir. Ayrıca ABD'nin konumu nedeniyle de Avrupa ve Asya'dakilerin izleme ihtimali düşük olacak.

Rio: Saat dilimi problemi Brezilya'nın bu sambalı kenti için de geçerli. Ayrıca bildiğim kadarıyla son derece kalabalık olan bu şehrin gelecek turistleri karşılayacak alt yapısı var mı şüphe içindeyim. Ayrıca Brezilyalı okurlarım bana gücenmesin ama bence Rio'nun üstesinden gelmesi gereken yüksek suç oranı gibi bir problemi de var. Ayrıca güney yarım kürede olması sebebiyle buralarda yaz aylarındayken oralarda iklim nasıl olur o da bir muamma.

Tokyo: Chicago gibi bu şehirde de yakın zamanda (hatırlanacağı üzere Milli Futbol takımımızın en büyük başarısı olan 2002 Fifa Dünya Kupası üçüncülüğü) çok büyük bir organizasyona imzasını (Kore ile birlikte de olsa) atmıştı. Ayrıca dünyanın en kalabalık şehri olan Tokyo'nun da gelecek turistler için yeterli imkanlara sahip olması ve ulaşım konusunda da bana pek güven vermiyor. Ayrıca Tokyo da dünyanın bir ucunda olduğu için Dünya'nın geri kalanının izlemesi zorlaşıyor. Bunların yanısıra Japonya gibi bir ülkenin yapacağı stadları ve hawai fişeğin harman olduğu bu adacık ülkenin ne gibi gösteriler hazırlayacağını da merak etmeden edemiyorum. Ayrıca kendi kültürlerini bunca yıl korumuş olmaları ve kendi mitolojilerinin olması olimpiyatlara bambaşka bir hava katabilir bence.

Madrid: Logosu ile favorim olan bu Avrupa şehri adaylar arasında da en sıcak baktığım. İspanya iyi kötü kendi kültürünü korumaya çalışan ve giden turistlere birşey katabilecek bir ülke olmasıyla bir adım öne geçiyor rakiplerine göre. Ayrıca ılıman sayılabilecek Akdeniz iklimi ile ve dünyanın her yerinden kolay ulaşılabilir olması da bir avantaj. Ayrıca Avrupa Birliği içindeki spor severlerin vizesiz ve kolay ulaşabilecek olması ile tribünlerin çok canlı olması da muhtemel. Ayrıca Real Madrid ve Atletico Madrid gibi 2 dünya devi sayılabilecek klübe sahip olması ile tesisler açısından da son derece gelişmiş bir yer olduğunu tahmin etmek mümkün. Madrid'in Olimpiyatların yapılacağı şehir olması için önündeki tek engel, Bask bölgesinin bağımsızlığını savunan ve yaptığı bombalı eylemlerle gündeme gelen ETA terör örgütüdür.

Kararın verilmesine 2 ay kala durumlar böyle. Atladığım noktalar varsa yorum yapacaklara şimdiden teşekkürlerimi sunarım.

Nereye kaçtın TTNET?

25 Ağustos 2009 Salı

Bir Türkiye klasiği olarak az önce internet yine tırtladı. Ancak bu sefer baya sağlam tırtladı Facebook'taki yorumlardan gördüğüm kadarıyla 2 saate yakın bir süre kimse internete bağlanamamış. Telekomun internet hizmeti olan TTNET'in avrupadaki benzerlerinden çok daha düşük bir hizmeti çok daha fazla paraya ve çok daha fazla hatayla bize sunduğunu zaten biliyorduk. Beni darlayan konu ise şu. Eğer böyle bir sorunun oluşacağı biliniyorsa (ki apansızın olmaz genelde) önceden bir yerlerde duyursalardı da işimizi gücümüzü ona göre ayarlasaydık. Diyelim ki yine bir TTNET klasiği olarak Akdeniz'deki kablolardan birine hamsi falan çarptı hiç beklenmeyecek bir hata oldu diyelim. Madem böyle neden TTNET'in telefon hattını meşgule alıyorsunuz. Ha eğer çok kişi aradı hatlar kitlendi gibi bir bahaneye sığınıyorlarsa (gecenin 2sinde) vay bu ülkenin haline ki Telekom'un hatları kitlenmiş. Ancak tahminim şudur ki müşterileri duyuracak kadar değerli görmediler, sonra da "amaaan tek tek konuşup durumu bildirip internetin kaçta düzeleceğini anlatmakla mı uğraşacağız kapatın hatları gitsin" demiştirler. Türkiye'de durum bu, parasını verdiğin hizmet gider, arıyıp bilgi alma hakkınız da yoktur.

Bir kıstas olarak Big Mac

24 Ağustos 2009 Pazartesi


Big Mac Kıstası (Big Mac Index'i paşa gönlüme göre çevirmeyle oluşturduğum bir tanım) 1986 yılından itibaren dünyanın dev ekonomi dergisi The Economist'in kullandığı bir sistem. Olayı da son derece basit, şehirlere göre (14 aynı meslek baz alınarak) çalışanların bir Big Mac (McDonalds'ın 2 katmanlı hamburgeri) alabilmek için çalışmak zorunda oldukları dakika. Bazı şehirler arasındaki uçurum da son derece çarpıcı. Güzel bir araştırma şekli olmuş paylaşayım dedim okurlarımla.

Not: Resmi büyük görmek için üstüne tık edin.

Globalize et bizi Twitter

Aylardır sıkça duyduğum bir site olan Twitter'a sonunda heves ettim üye oldum. Kısaca bahsetmek gerekirse olabilecek en basit, sıradan bir site gibi. Herkesin bir kendi hesabı var ve o an neler yapıyorlar neler düşünüyorlar anında ister cep telefonundan ister bilgisayardan yazıyorlar izleyen herkes ile paylaşıyorlar. Genellikle eşi dostu izlemeye alınca pek sıradışı ilginç şeyler çıkmaz ancak biraz araştırınca meşhurların da Twitter adresleri bulunabiliyor. Bu noktada da işler eğlenceli olmaya başlıyor. Türkiye'deki ünlüler konudan pek haberdar deillerse de Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem gibi 2 büyük karikatürist bulunmakta. Dünya çapında da nedense daha çok sporcular kullanır olmuş Twitter'ı. Örneğin şuan uzakdoğuda seyahatte bulunan NBA yıldızı Dwight Howard anlık resimler çekip yolluyor devamlı. Selçuk Erdem de bu haftaki Penguen dergisi 7. yaş özel ekinin resmini koyup müjdelemiş kısaca. En yakın vakitte birçok ünlünün daha bu güzel siteyi keşfedip katılması dileğiyle.

Usain Bolt

Günümüzde kara kuru bir adam dünyayı sallamaya devam ediyor. Dehşetle izlediğim bu adama değinmeden geçmiyeyim dedim ben de. En son olimpiyatlarda Micheal Phelps'in çıkıp yüzmede çekirdek çitler gibi dünya rekoru kırması üzerine Usain Bolt'un kırdığı olimpiyat ve dünya rekorunun biraz sönük kaldığını düşünüyordum. Gel gör ki insan demekte güçlük çektiğim bu Jamaikalı, Dünya Atletizm Şampiyonasına yine damgasını vurdu. Olimpiyatlarda geliştirip 9.69 saniyeye indirdiği Dünya Atletizm Şampiyonasında 11 salise geliştirip 9.58'e indirdi. O akşam röportajında çıkıp "yarın da 200 metre koşucam ama yorgunum" dedikten sonra çıkıp 200 metre finalinde de 19.19 saniye ile başka bir dünya rekoru daha kırmıştır. Konu cirit atma yüzme gibi alengirli birşey olsa kesin bir numara var bu işte derdim ama adam dümdüz gözlerimin önünde koşuyor işte. Bu kadar hızlı koşunca da haliyle ukala tavırlarıyla iddialı demeçleriyle biraz tepki çekiyor ama söylediklerini de yapıyor. Ayrıca pistte öyle ağır konsantrasyon durumlarına girmemesi, sempatik tavırlar sergilemesi de başka bir neşeli durum kendisiyle ilgili. Tek isteğim ciddi bir sakatlık falan yaşamasında önümüzdeki 10-15 yıl boyunca daha böyle rekorlarla yarışlara damgasını vursun bu hayvan herif.

Kolik derken?

23 Ağustos 2009 Pazar

Son zamanlarda saçma bulduğum bir ek var, Türkçe'ye çok pis yerleşmiş. İşkolik gibi kelimeler türetiliyor, anlamı da malum. Bu ekin köküne inecek olursak ilk olarak alkolik kelimesinde kullanılmıştır. Burdaki durum da al bağımlısı insan deil alkol bağımlısı insan demektir. Yani ek olan kısım kolik değil ikten ibarettir. Hangi akıllı ilk olarak ne zaman bu eki çevirip kolik yaptı çok merak ediyorum.

Rus'tan kıstas olmaz

Televizyonda tatil köyü reklamı kıvamındaki haberleri izlerken yıllar yıllar önce yaşadığım bir sevimsiz hatıram geldi gözümün önüne. Daha o zamanlar orta okuldayım, haliyle ailecek tatile gidilen dönemler. Bir sene tenha olur diye okulların kapanacağı vakit pılı pırtıyı toplıyıp Ege'de bir tatil köyüne gittik tatile.

İlk gün iskelede oturmuş denize bakıyordum. Az çok suyun soğuk olacağını kestirebiliyordum o güne kadar olan hayat tecrübemle ancak ne kadar soğuk olacağını bilemiyordum haliyle. İskele olayı da zaten sevimsiz bir durum. Kıyıdan giricek olsam ufak ufak yürüyerek girerim. Burda durum öyle değil ya yaradana sığınıp atlamak lazım ya da merdivenden hızlıca girmek lazım insanların geçişini engellememek için.

Tam merdivene yelteneceğim sırada bir grup turist Rus abiler ablalar kakara kikiri gülerek merdivenden hızlıca inip kulaçlar ve kahkahalar eşliğinde gülerek uzaklaştılar iskeleden. Ben de oturduğum yerde bayram ettim böyle rahat giriyolarsa su sıcaktır diye. Tabi hemen özgüvenime kan gitti benim de, hızlıca atılan birkaç adımdan sonra ver ettim kocaman bünyemi denize, ama bilememişim ki onlar Rus'tur, karın buzun harman olduğu yerden gelmiştir.

Çivileme atladığım suyun içinde öyle çivi gibi kaldım ben de haliyle. Hareket falan hak getire. Sabit duruyorum suyun üstünde. Dalgalarla ufak ufak batıp çıkıyorum. Hareket etmeyi geçtim ilk birkaç saniye ne nefes alınıyo ne mantıklı düşünülebiliyo. "Ben nerden bilirdim Rus'ların turizm baltası olacağını ilk günden daha beni buz gibi deryalarla muhattab ettireceğini" demeye kalmadan yüzmeye devam eden Rus grubu gördüm. "Gideyim şunların dalağını çırpayım sıcak denizlere indiklerine ineceklerine pişman olsunlar" diye düşünecekken "kimin dalağını çırpıyosun daha hareket edemedin suda" diyerekten bir süre daha batıp çıktım denizde. "Daha da Rus'a güvenmem" diyip çıktım sonra.

Yalan dolanmış Depacco dedikleri

Az önce bir arkadaşın tavsiyesi ile internetten para kazandırdığını iddia eden bir siteye üye oldum. Depacco.com adresli bu sitenin olayı ise şu. Günde sitesinde birkaç adet site yayınlanıyor birkaç tane de mail adresinize yolluyorlar siz de bu sitelere tıklayıp o sayfada 30 saniye geçirince size 5 ya da 10 € gibi bir miktar para kazandırdığını söylüyor. Sitede de hesabınız kısmında bu para artıyor. Sitenin kuralı ise şu, hesabınızda 5000 € birikmeden paranızı çekemezsiniz.

İlk bakışta mantıklı gelebilir, size bir takım reklamlar çıkıyor, siz de reklamcı sayesinde tıkladıkça hem siz hem reklamcı kazanıyor gibi görünüyor. Ama işte internette birçok şey göründüğü gibi değildir kuralına bu site de uyuyor. Depacco.com denen sitenin olayı da internette ufak bir araştırma ile ortaya çıktı.

Bu site internetten okuduğum kadarıyla henüz kimseye ödeme yapmamış. 5000€ biriktirip parasını almak isteyenlere minimum miktarda biriktirmediklerine dair bir uyarı çıkarıyor ve parasını ödemiyor. Zaten sözleşmesinde de ödeme için belirli bir tarih vermemesiyle belli ediyor site kendisini. Hatta ödeme yaptıklarını iddia ettikleri online para işlemleri yapan sitelerin bu olaydan haberi bile yok. Belki tutar mantığıyla denemek isteyenlere tek tavsiyem hiç bu siteyle zamanınızı kaybetmeyin ve bu dolandırıcılara da para kazandırmayın.

Pastadaki kod

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Fotoğrafa bakınca ilk anda birşey anlamadıysanız normal. Garanti bankasının Garanti Leasing ekibi telefon açıp özel bir durum için bir pasta yaptırıp üstüne de "Garanti Leasing" yazdırmak istemişler. Pastacı da haliyle "Leasing" kelimesini bilmediği için telefondaki çalışan "bari Leasing'i kodlıyayım da öyle anlatayım" demiş ama telefondaki pasta yapıcısı bu kod olayını anlamamış oturmuş o şehirleri tek tek üşenmeden yazmış.

Bizim buraların ingilizcesi - 3

İşte yurdum ingilizcesinin meslek gruplarına göre çeşitlilik göstermesi sonucu ortaya çıkmış ilginç bir örnek daha. Fazla yorum yapacak birşey yok kendince anlatmış adam derdini.

Pizza Hut'ın günahını aldım

Geçtiğimiz günlerde yazdığım şu yazıda Pizza Hut'ın kutusunun üstüne yapıştırdığı sıcak olma durumunu gösteren bir çıkartmanın gereksizliğinden dem vurmuştum. Meğersem erken konuşmuşum. Hakeza kutudan çıkarttım o çıkartmayı "vay efendim sen misin sıcağı gösteren" diyerekten laptop'umun fan çıkışına yakın bir yere yapıştırdım. Laptop ısındıkça üflediği havanın sıcaklığı arttıkça "HOT" yazısı beliriyor ben de oturduğum yerden vay vay vay diye şaşırıyorum. Bir Türk icadı daha hayata kavuşmuş oldu böylece.

Atıp tutmadan yazarlık

20 Ağustos 2009 Perşembe


Efenim blog yazmak süper neşeli. Kafan bozuldu mu yazıyorsun istediğin gibi saydırıyorsun falan. Ama bir de haddini bilmek var sanırım. Oturduğun yerden atıp tutmak ilerde evvelce yenen hurmalara benzer etkiler de yapabilir. Türkiye'de ise bu konuda bir sıkıntı yok gibi. İsteyen istediği gibi atar da tutar da, hakeza popüler kültür saolsun birkaç gün sonra unutulacağını bilir. Benim de en çekindiğim tırstığım durumlardan birisidir oturduğu yerden her konuda birşeyler sallayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi birisi olmak. Ne zaman bu gibi düşünceler peydah olsa şu yanda görmekte olduğunuz yazıyı okurum. Böyle bir duruma düşmekten sakınacağım için biraz kendimi toparlarım. Yine futbol tandanslı örnek vermek istemezdim ama bu durumu bu kadar iyi açıklayabilecek sadece bu yazıyı bulabildim. Atıp tutmadan yazacağım yazılarla karşınızda olmam dileğiyle.

Not: Futbol bilmeyenler için bildirmekte fayda var, yazıda adı geçen Alex 4 seneyi aşkın süredir Fenerbahçe'de oynamakta.

Bir not daha: Hatırlatmakta fayda gördüm bir tıklamayla kocaman olur o resim.

Bizim buraların ingilizcesi - 2


İnternette böyle resimler gördüm mü paylaşmadan edemiyorum. Dalga geçmek ya da aşağılamak için değil sanırım bu paylaşma çabam. Herhalde Türk olmanın, yaptığı işi bilmese de hiçbir çekince duymadan araştırmadan o işe girişmek olduğunu göstemek için yapıyorum. Şimdi de huzurlarınızda 3 ülke ismi yazmaya çalışmış ancak bir tanesinde bile başarı sağlayamamış bir işletmenin kolonyalı mendil kabını sunuyorum.

Yeter ki Empire olsun

İşte Türk olmanın en büyük göstergelerinden birisi olan baştan savma iş yapmanın en güzel örneklerinden birisi. Vatan gazetesi televizyon köşesine film tanıtımı yazası gelmiş bu güzide çalışanın. Türkçe'ye nedense Kurtuluş Yolu olarak çevrilmiş olan Empire orjinal isimli bu filmin resmini de girip Google'da aramış herhalde bu güzel çalışan ve ilk çıkan resmi koymuş. Yalnız nası bir dikkatsizlik ise aynı isimli bir bilgisayar oyununun kapağını koyduğunu anlayamamış. Resmin bir köşesinde PC DVD diğer köşesinde de yapımcı firma olan SEGA'nın logosu olmasına rağmen.

Meğer sıcakmış

Üzerinize afiyet az önce yemeksepetinden bir pizza söyledim Pizza Hut'dan. Vaktinde gelen pizzanın kutusunu açıp daldıracaktım ki elimi üstünde ilginç birşey dikkatimi çekti. Paketin üstünde ufak bir çıkartma var (biraz da janjanlı birşey) üzerinde de "HOT" yani ingilizce sıcak yazıyor. Kutunun üstünü bir de okudum ki eğer pizza sıcaksa o mübarek "HOT" yazısı ortaya çıkarmış, pizza soğudukça ufak ufak silinirmiş. Kısacası sıcak olduğunu anlayalım diye. Gel gör ki ben yıllar yıllı dokunmak, bakmak, dinlemek suretiyle birşeyin sıcak olup olmadığını zaten anlayabiliyordum, Pizza Hut'ın kulağına "bunlar sıcağı soğuğu ayırt edemez" gibi bir duyum mu geldi de böyle birşeye ihtiyaç duydular bilemedim. Herhalde "oğlum süper bir buluş yaptım ısındıkça böyle yazı çıkan birşey icat ettim bari boşa gitmesin pizza kutularına yapıştıralım" tarzı bir mantıkla düşünmüşler. Eksik olmasınlar.

Bursaspor Ankaragücü kardeşliği

Ligi yıllar yılı takip eden birisi olarak sebebini bilmediğim bir dayanışma vardı iki takım arasında. Ligin köklü bu iki takımının arasındaki dostluğun sebebini de yeni öğrendiğim için bir nebze kendimden utanmadım değil. Fazla uzatmadan kısaca hikayeyi anlatmak gerekirse olay şöyle.

Almanya doğumlu Abdülkadir Bayraktar 4 yaşında babası vefat edince ikiz kardeşi ve ailesiyle birlikte Bursa'ya yerleşirler. Burda Bursaspor'un bir taraftarı olan Abdülkadir birkaç yıl sonra okumak için Ankara'ya gider. Burda da içindeki futbol sevgisi ile Ankaragücü'nün maçlarına gitmeye başlar, şarkılar besteler ve tribünde sevilen birisi olur. Vatani görevini yapmak için Mardin'e giden Abdülkadir 1993 yılında şehit olur. Bursaspor'un Teksas taraftar derneğinin kurucularından olan Abdülkadir için Bursaspor'un maçında bir tören düzenlenir ve bu esnada sahaya giren bir grup Ankaragücü formalı taraftar "Abdül ölmedi kalbimizde yaşıyor" yazılır bir pankart açarlar ve birkaç gün sonraki cenaze törenine de yüzlerce Ankaragücü taraftarı katılır. Böylelikle de üzücü bir olay Türkiye'nin iki köklü takımının aralarında böyle güzel bir dostluğa vesile olur. Bu iki takım taraftarları da birbirlerine olan sevgilerini göstermek için maçlarda birbirlerinin plaka numarası olan 6. dakikada Ankaragücü, 16. dakikada da Bursaspor tezahüratı yaparlar.

Sim kart dediğin bu muymuş?

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Geçtiğimiz günlerde telefonsal bir sorunumu şu yazımda dillendirmiştim. Benzer sorunu yaşayan kimseler varsa o yazıyı okuyup "acaba ne olacak şimdi" diye merak ediyordur diye bunu da yazıyorum ki bir Parahumanbeing hizmeti olarak bu sorununuzu da çözmüş olayım.

Telefonda müşteri hizmetlerine ulaşma çabalarımdan sıtkım sıyrılınca aldım telefonumu gittim bir vodafone'cuya. Dedim böyle böyle telefon açılırken hata veriyor sim kartım bozuldu herhalde diye. Vodafone'cu da hayhay deyip numaramı sordu kimliğimi istedi bir alete sim kart taktı çıkardı verdi yeni sim kartım eski hattımdan hiçbir özelliği kaybolmadan elimde kullanıma hazır bir şekilde geçti.

Bu sorunu yaşayanlara en büyük tavsiyem ne internetteki yorumları okuyun ne de müşteri hizmetleri temsilcisine bağlanmaya çalışın. Direk alın telefonu elinize gidin dükkana orda en azından karşınızda insanla yüzyüze konuşup halledersiniz sorunu.

Biraz da böyle çevirelim

Prison Break adlı ilk sezonu süper sonra kendini bozan diziyi Star kanalının verdiğini duyduğumda yurdum insanı için pek sevindiydim benim yıllar öncesinden izlediğim bu dizinin güzel 1. sezonunu izleyebilecekler diye. An itibariyle de televizyonda gördüm biraz izliyeyim dedim. Demez olaydım. Dizinin idama mahkum olan karakterinin ismi Linc, dizide de lakabıyla "Linc the sink" diye geçiyor. Tam çevirisiyle "Batık Linc" gibi birşey. Saolsun Star'ın çevirmenleri bu 2 anlamı olan sink kelimesinin diğer anlamını makul görmüşler. Gitmişler dağ gibi yiğidi "Lavabo Linc" diye bir lakaba layık görmüşler. Bir yazıda restoranlardaki yemek isimlerinin ingilizceleriyle ilgili olan saçmalıkları yazmıştım da şimdi gördüm ki sorun daha büyük yerden başlıyor.

Vladimir - Sergei mektuplaşmaları - 2

18 Ağustos 2009 Salı

Sevgili dostum Sergei
Lafı dolandırmadan direk konuya girmek istiyorum Sayın Sergei. Hata yapmışım. Sizi adam sanıp bir Rus geleneği olan mektuba hamleleri yazarak bir satranç oynayalım da hem zihin jimnastiği olsun hem de bir nebze kafamı oyalarım sıkılmam demiştim. Siz buna da layık değilmişsiniz onu anladım. Son mektupta bana şah çekmenizin ardından vurdum yine kendimi Moskova sokaklarına. Önceleri kafamdan yapacağım hamleyi hesap etmeye çalışıyordum. Adeta bir resim gibi donup kalmıştı tahta zihnimde. Ancak yürüdükçe daha acı bir gerçeğin farkına vardım. Mektuplarınızdan tanıdığım kadarıyla zeka olarak bir geyikten biraz daha hallice bir durumdasınız. Bu hamleleri sizin yapmış olmanıza imkan yok. Tahmin ediyorum ki adeta bir karaktersiz gibi elinize satranç tahtanızı alıp ya bir akıllı, tahsilli komşunuza ya da üşenmeyip bir parka gittiniz ve bulduğunuz insanlardan yardım aldınız. Yoksa bu hamleleri sizin yapmış olma ihtimaliniz, benim odamda bir vaşak besleme ihtimalimden daha çok olamaz. Mektubuma burda son verirken şunu bilmenizi isterim ki hata bende ki sizin gibi bir niteliksizle satranç oynama gafletine düştüm. Protesto olarak artık hamle yapmayacağımı bilmenizi isterim.
Adam olmanız dileğiyle
Vladimir

Aziz dostum Vladimir
Beni yine yanıltmadınız yeni dostum Vladimir. Kendi kendime "Acaba ne zaman yenileceğini anlayacak da mızıkçılık yapıp önce çamur atıp sonra oyundan çekilecek?" diye düşünürken bu sevimsiz (diğerleri gibi) mektubunuzu almış bulunmaktayım. İlerlemiş yaşınıza rağmen siz ne manyak bir ergenmişsiniz ki bu konuda bile hazımsızlık yaşayıp bana türlü hakaretler etmiş, çarpık zihninizde senaryolar uydurmuş, hamlelerimi başkasına yaptırmakla suçlamışsınız. Ancak şunu da söylemek isterim ki 4 mektup öncesinden itibaren yenileceğinizin kesin olmasına rağmen bunu anlamayarak oynamaya devam etmeniz ile bu oyunu bilmediğinizi bir kez daha bana kanıtlamış oldunuz. Ayrıca şunu da sevinçle belirtmek isterim ki son şiirlerim bir dergide yer buldu ve aldığım rublelerin yarısını biriktirme kararı aldım. Yakın bir zamanda Moskova'ya gelme ihtimalimin bunca ettiğiniz hakaretten sonra dizlerinizi korkuyla titrettiğini tahmin ederim hakeza hiçbirini unutmuş değilim. Ama ben sizin gibi çağdışı tavırlar sergilemekten kaçınmaya çalışacağım için elimde satranç tahtası ile geleceğim. Masada oynarken de bu çirkef tutumunuzu devam ettireceğinizi tahmin ediyorum, ancak ettirmeseniz de bu mektubun bir karşılığı olarak o oyunu da kazandıktan sonra satranç tahtasını kafanızda paralamaktan büyük bir haz duyacağım.
Tez zamanda satranç yetilerinizi geliştirmeniz umuduyla, aksi taktirde kafanızın acıyacağını bildirmekten kıvanç duyarım.
Sergei

Televizyon adamı böyle yapar

90'larda çocuk olanlar bilirler bir Mr. T vardı televizyonda. A takımının o değişilmez siyahisi, kafasının üstünde ayakkabı fırçası gibi saçı olan, baktı mı gözünden alevler saçan, kükredi mi nice kötü adam karşısında el pençe divan duran, Rocky Balboa'ya attığı yumruklarla kütürt kütürt sesler çıkaran, takı takmayı seven, bir vakitler Amerika'lıların o meşhur güreş olayına da girişmiş irice bir abidir bu Mr. T.

Geçen gece "sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" diyip bastım televizyonun kumandasına açtım Eurosport'u ancak bir de ne göreyim. O haşmetli Mr. T heybetinden hiçbirşey kaymetmemiş ancak konsepti değişmiş. Koskoca Mr. T'yi almışlar ilginç bir mutfak ürünü reklamına koymuşlar. Eskiden yumruklar sallayan, tuttuğu adamı 3 metre öteye savurmadan bırakmayan bu koca adam şimdi bir etin yumuşak kıvamlı pişmesine kaşlarını kaldırarak ooo vaay diyerek şaşırıyor. Bu da yetmezmiş gibi kendi mutfaksal sorunlarını anlatıyor, sunucu hanım da "o öyle olmaz böyle olur" dermişçesine ürününün marifetlerini anlattıkça Mr. T adeta kendinden geçiyor "vay ben bu ürünü bunca yıl nasıl almadım" dermişçesine hayıflanıyor.

Bizim reklamlarla çok dalga geçerdim saçma oluyor diye de artık sözüm Mr. T'yi mutfak ürünü reklamlarında oynatan Amerikan reklam sektörünedir. Bir yerden bir duyum mu aldınız ev hanımlarının Mr. T'nin övdüğü ürünü alacağına dair bilmem ama dağ gibi adamı alıp böyle bir yere koymanızı hiç yakıştırmadım. Bir o kadar da Mr. T'ye kızdım. "Eski babayiğitlerden bir sen kaldıydın Mr. T yakıştıramadım sana" diyip kapattım televizyonu uyudum.

Bizim buraların Rambosu

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Futbolseverler (hatta magazinseverler) hatırlayacaktır bir Rambo vardı Fenerbahçe'nin amigosu. Kısamsı boylu uzunumsu ilginç saçlı kirli sakallı. Babası Galatasaray taraftarı diye evini yakan, akıl hastanesinde yastığa not bırakıp maça giden ve maçtan sonra akıl hastanesine dönen, Avraysa Maratonunu hile ile kazanıp madalyayı alıp kayıplara karıştıktan sonra yetkililerin başvuru formundaki adres kısmında "kadıköyde herhangi bir meyhane" yazması üzerine bir türlü bulup madalyayı geri alamadıkları, 1 gün boyunca reklam panosunda yatıp Ali Sami Yen'e Fenerbahçe bayrağı dikip üzerine doğru gelen Bülent Korkmaz'a irice bir bıçak sallıyıp tırıs tırıs kaçırtan, bir ara magazincilerin ünlülerin üzerine salıp kameraya çekip eğlendikleri, birçok maçta sahaya atlayıp koşa koşa gidip Uche'ye (Deniz Uygar) sarılıp sonra da ayrılmayan, bir maçtan önce Moldovan'ın posterini yemesinden sonra o maçta Moldovan gol atınca sonraki hafta üşenmeyip bütün bir takımın oyuncuların posterini ayrı ayrı yiyen bir adamdır bu.

Dün de maça girerken maraton tribünü önünde birileriyle birşeyler konuşurken gördüğüm bu ilginç insan tosundan hallice cüssemden ve sıradışı tipimden etkilenmiş olacak ki Fatih Terim ile ilgili bir takım temennilerini benim vasıtamla dile getirdi, ben de hayhay dedim geçtim. Sonrasında da bu sıradışı adamı yıllar yıllar önce gördüğüm bir olay aklıma geldi ve belki de olabilecek en sıradışı atlayışlardan birisini yapıp Rambo üzerinden felsefeye geçiş yaptım, ki bu geçiş de blog tarihinde çığır açar.

Yanılmıyorsam Daum'un ilk geldiği seneydi, hatta kaleye de Enke diye bir oyuncu transfer edip koymuşlardı. Ben de bir samimi arkadaşımla sezonun açılış maçıdır okul falan da yok bari maça gidelim diyip İstanbulspor'a 3-0 yenildiğimiz o talihsiz maçta Migros tribününden biletimi almıştım. Maça bir saatten biraz fazla bir süre kalmasına rağmen dış kapıları açmayan polis neticesinde kapının önü gittikçe kalabalıklaşıyor insanlar daraldıkça daralıyordu. İşte o esnada Rambo sahneye çıkıp kedi gibi tırmandı 3 metrelik tellerin üzerine ve ordaki birçok taraftarın içindeki bastırılmış duyguları polislere bir güzel söverek dışavurmaya başladı. Bunu gören polisler durur mu toplandı 5-10 tanesi elinde coplarla başladılar Rambo'nun üzerinde durduğu tellere yürümeye. Beni benden alan olay ise bundan sonra oldu. Rambo bir anda ayağa fırladı tellerin üstünde, esas duruşa geçti, başladı İstiklâl Marşı'nı söylemeye. Arkasından 2000-3000 civarındaki taraftar olarak biz de başladık eşlik etmeye. Bunu gören polisler de mal oldu kaldılar onlar da geçtiler mecburen esas duruşa. Rambo tepede sırıta sırıta esas duruşa, biz taraftarlar tellerin arkasında polislere baka baka, polisler bir elleri şapkalarının ucunda bir elleri coplarında baştan sona okundu İstiklâl Marşı, bunu gören polis amirlerinden birisi de kapıların açılma talimatını verdi ve kapılar açılırken Rambo sakince inip tellerden girdik staddan içeri.

Burdan da felsefeye atlamak gerekirse Rambo'yu yolda sokakta görenler "bu ne lan deli manyak galba" diyebilir, hatta belki zamanında ben de demişimdir. Ama bu olayda gördüm anladım ki zeka kullanıldığı yere göre değer ve anlam kazanan bir şeymiş. Deli manyak dediğimiz adam orda 3000 kişinin yapamadığını yapıp önce polislere küfürünü etti, sonra bir güzel dalgasını geçti sonunda da kapıları açtırarak bütün taraftarların saygısını kazandı. Dün gittiğim maçta da sahaya fırlıyıp Emre Belözoğlu'na sarıldığını görünce kendi kendime "Ulan Rambo ne adamsın nan" demekten başka birşey yapamadım.

Dar alanda kısa paslaşmalar

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Parahumanbeing kültür sanat etkinlikleri çerçevesindeki film tanıtımları silsilesinde Türk Sineması'nda tanıtmaktan gurur duyabileceğim güzide bir film ile yine karşınızdayım. Yönetmenliğini Serdar Akar'ın yapmış olduğu bu filmde ufak bir mahalle takımını ve bir mahalle dolusu küçük insanın büyükçe sorunlarını, aşklarını, hayallerini anlatan, kurgu ve konu olarak (ayrıca müzikleri ile de) son derece başarılı bir film. Büyük bir görsel ziyafetten ziyade diyaloglarıyla, karakterleriyle ve gerçekçiliğiyle ön plana çıkan bu filmde Türk Sineması adına son derece başarılı bir oyunculuktan bahsetmek de yanlış olmaz ki bu hususta Erkan Can ve Savaş Dinçel'in başarılı performansına da değinmeden olmaz. Ayrıca her ne kadar şarkıcılık yapıp sonra sinemaya girenleri sevmiyor olsam da Rafet El Roman'ın bile başarılı sayılabilecek bir oyunculuk sergilediğini söylemek mümkün. "Ay ben ne seyredicem futbol filmi" mantığıyla yaklaşılmaması da gerekmekte bu filme hakeza filmin esas konusu futbolun hayata olan benzerliğidir. Yani kısacası futbol oynayanların başından geçenler değil filmin konusu. Sanırım bunu anlatmanın en kolay yolu filmin açılış konuşmasını komple yazmak olacaktır.

"Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir ama aslında toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin. Evet, kaybedersin"

Facebook'taki gizli Konami Code

Pek eski oyun konsollarından birinde olan bir hile kodu günümüzde bazı sitelerde de çalışıyor. Bunların en ünlülerinden bir tanesi de Facebook. Parahumanbeing'den dev hizmet size bunun nasıl olduğunu anlatacak olmam şimdi. Baştan söylemekte fayda var görsellik dışında hiçbir işe yaramaz.

Sırasıyla şu tuşlara basmak gerekiyor; yukarı, yukarı, aşağı, aşağı, sol, sağ, sol, sağ, b, a, enter, ve son olarak da farenizle ekranın boş bir yerine sol tıklama şenlikli dakikalar sizi bekliyor.

Vladimir - Sergei mektuplaşmaları - 1

Sevgili dostum Sergei
Bundan yaklaşık 2 ay kadar önceydi. Moskova denen bu çöl kadar ıssız penguen yanağı kadar soğuk şehirde dolaşmaya çıkmıştım. Bir gün öncesinde yakın dostum Dimitri'den hacıladığım enfiye kutusunu düşürdüğüm yeri bulabilmek adına saatlerce yürümüş gitgide de sinirlenmiştim. Yıllar önce insanların bana saygıda kusur etmediği, kaldırımda attığım adım başına 3 kişiye selam verdiğim bu Moskova denen yalnızlar şehrinde artık kimseyi görmeden adeta bir görünmez adam gibi ilerliyordum. Hayatında ender yaşadığım hislerden birisi olan iyi birşeyler olma beklentisi de o gün içime doğmuştu nedense. Böylelikle beni de en hassas noktamdan vurmuş oldunuz sevgili Sergei. Eve döndüğümde güçlükle ve ağır ağır açtığım kapnın altında görmüş olduğum mektubunuzla içimdeki hayata uzanmaya çalışan kavak ağacım yeşillenmişti adeta. Mektubu yerden koparırcasına alıp zarfı yırtarcasına açtıktan sonra şekilsiz el yazınızı ve karaktersizliğinizi yansıtan cümlelerinizi hayretle okudum. Aziz dostunuz olduğunuzu iddia ettiğiniz İvankov adlı birisinden, kendinize ezile büzüle imajı vermeye çalışarak istediğiniz 100 rubleyi hayretle okudum. "Kim bu kendini bilmez?" diye içimden geçirdikten sonra birkaç dakika önce bir köşeye fırlattığım buruşmuş zarf gözüme ilişti. Bir kere daha yerden koparırcasına alırken aynı zarfı artık neşeli değil sinirliydim. Üzerinde adınızı okuduktan sonra yollamış olduğunuz adres gözüme ilişti. Koskoca Moskova'ya sadece sokak ismi yazarak bir mektup yollayabilecek kadar bilgisiz biri nasıl olabilir diye düşündükten sonra belki sizi bilgilendirmek için belki de hatanızı yüzünüze vurmak gayesiyle yaptığınız yanlışı yüzünüze vuran bir mektup yazıp yolladım. Ancak siz ne kadar sönük bir insanmışsınız ki bu mektubuma cevap vererek bir muhabbet başlatma çabasına girdiniz. Artık bunu sizin de bilmenizi isterim sevgili Sergei, sizden zerre hazzetmiyorum. Ancak Moskova denen bu ıssız bina ormanında konuşacak birine o kadar muhtaç hissediyormuşum ki kendimi yine de size bu mektubu yazma gereği duyuyorum ve bir yandan da öldüresiye merak ediyorum bu sefer ne gibi bir cevap yazacağınızı.
En içten duygularımla
Vladimir


Aziz dostum Vladimir
Aylar önce yazdığım bir mektubun yanlış adrese gitmesi sizden bir cevap alınca beni bir nebze olsun insaniyet namına ümitlendirmiş ancak sonra sizin gibi bir haddini bilmez ile muhattab olduğumu öğrenince içimden, mektubunuzu aldığım anda diğer elimde tutmakta olduğum baltayı ağzınıza gözünüze çalmak geçti. İlk olarak belirtmek isterim ki sizin gibi sanattan anlamaz insanların Moskova'nın şiir kokan sokaklarında at gözlükleriyle dolaşıp o güzellikleri farketmezken, benim yazdığım şiir kitabını bastırabilmek için Moskova'da yaşayan aziz dostumdan 100 ruble borç istediğim mektup yanlış adrese gitmesi üzerine 2 aydır odunculuk yapıyorum. Kalem tutması gereken ellerim balta tutmaktan nasır oldu. Ancak insanın kendi özüne ulaşmasında bu yalnızlığın ve fiziksel faaliyetin önemli olduğunun bilincinde olmam neticesiyle ben özüme ulaştığımda ve mutlak iç huzuruna eriştiğimde siz yine Moskova'nın o gri ancak bir ebemkuşağı kadar renkli sokaklarında bir selam görebilme ümidiyle aval aval insanların suratına bakıyor olacaksınız. Bu kaba tutumlarınıza da bakacak olursak eskiden onca selam vereniniz olduğunu iddia etmenize rağmen şimdi bu yalnızlığınızı anlamakta hiç zorlanmıyorum. Bana ettiğiniz onca hakaretten sonra konuşabildiğiniz (ki buna konuşmak denilebilirse) 2 insandan birisi olmam benim için de son derece nahoş bir durum. Ayrıca diğer konuştuğunuz kişi olan ev sahibiniz Andriy beyefendiden de hiç hazzetmediğinizi biliyorum. Size baktıkça acımaktan başka birşey gelmiyor elimden, ayrıca bundan sonra yazacağınız haddini bilmez cümleler esnasında adresinizi bildiğimi ve elimde bir balta olduğunu hatırlamanızı dilerim.
En kısa sürede özünüze ulaşabilmeniz dileğiyle.
Sergei

2009-2010 sezonu süper lig formaları

Nicedir bir futbol sever olarak takip etmekte olduğum süper ligde böyle saçma birşeyi dert edeceğim (hakeza dert edicek çok fazla şey var ligimizde) aklımın ucundan bile geçmezdi ancak bu sezon formaları görünce kalbim kırıldı gözlerim doldu. Yıllar yılı avrupanın dandik liglerindeki formaları görürdüm, her yeri reklamlarla dolu, oyuncu ismi nerede yazıyor belli değil. Bu sene bir de ne göreyim Fenerbahçe, Galatasaray sahaya çıkıyor bütün futbolcuların isimleri Ülker. Ne oluyo demeye kalmadan gördüm ki formalarda büyük değişiklik olmuş oyuncu isimleri (ayıptır söylemesi) kıç bölgesinin biraz üzerinde yazıyor. Ligimizdeki bütün futbolcular iskandinav abiler gibi 1.90 boyunda olmadığından ve kurallara göre futbolcuların da formalarını şortlarının içine sokmaları gerektiğinden sahada isimsiz kısa boylu kahramanlar dolaşıyor adeta. Tez vakitte eski formalara dönülmesi dileğiyle.

Hayatı aksatan teyzeler

13 Ağustos 2009 Perşembe

İstanbul'u ve bütün büyük şehirleri bekleyen çok büyük bir tehlike var. Günlük yaşam kilitlenicek. Teknolojik herşey son bulacak. Sokağa çıkmak istemeyeceksiniz. Hiçbir zaman göründükleri kadar masum olmayan hayatı aksatan teyzeler bunlar. Onlara karşı koyabilmek için herşey çok geç. Çünkü onlar artık her yerdeler. Şimdiye kadar onları hafife almakla hata ettik.

İlk olarak bu teyzeler her türlü teknolojik aletin karşısındadırlar. Kendilerine defalarca anlatılmış olsa da telefonlarla kavga ederler. Ayrıca yoldan geçenlere elinde telefon ile attıkları anlamaz bakışlar ile tehdit unsuru oluştururlar. Her an 30 dakikanızı kaybetmenize sebep olabilirler.

Bir başka teknolojik cihaz olan ATM makinalarına da düşmandır bu teyzeler. Hepsinin para ile yapacak çok şeyi vardır ve ekranda yazan herşeyi (reklamlar dahil) en az 2 kere okurlar. Ve yine tabi ki etraftakilere atılan anlamaz bakışlar ile birilerini her an kitleyebilirler. Ayrıca ihtiyacı olan parayı da bir kerede çekmezler.

Ulaşımda daha büyük sorun oluşturur bu teyzeler. Eğer bir otobüsün içerisindeyseniz yol kenarında otobüsü/minibüsü durdurmak için çırpınan bir teyze görürseniz bu her zaman onun otobüse bineceği anlamına gelmez. Panikle içeri bir başörtülü kafa uzanır ve "bilmemnerden geçiyo mu?" dedikten sonra olumsuz cevabı duymadıkları için bir ayaklarını zar zor otobüse atarlar. Şoförün ısrarlı tutumuyla anladıktan sonra da geçecek her otobüse tekrar tekrar soracak olmasına rağmen "hangi otobüs geçer ordan?" diye 2 kere daha sorduktan sonra duraklarına geri dönerler.

Eğer durakta bir hayatı aksatan teyzenin arkasında bekliyorsanız az önceki sorgu kısmını da yaşamamışsanız yine sizi sıkıntılı bir durum beklemektedir. Özgüvenle önden koşan teyze "pismiiiii" diyerek zorlukla otobüse tırmandıktan sonra akbili hiçbir zaman tek denemede basamaz. O aletin ekranına basanlar, şoförün suratına sallayanlar, boş boş elindekine bakanlar olur genelde. Basamadan geçtiği için de şoför tekrar çağırır bu teyzleri. Bu esnada özgüvenli pehlivan benzeri duruşundan yanından sıyrılıp otobüsün arka taraflarına ilerlemeniz de mümkün değildir.

Otobüsün içerisinde de terör estirirler. Yer vermeyenlerin kafasına paketleri ile vurarak ya da durdukları yerde devamlı sızlanarak niyetlerini belli ederler. Birçoğu da ilk 30 saniyeden sonra yer vermeniz durumunda teşekkür etmeyerek aşağılar bakışlarla geçip otururlar. Böylelikle hemcinslerinin ilerde birçok benzer durumda ayakta kalmalarına sebep olurlar.

Kaldırımda ilerlerken de bu teyzeler büyük dert olur. Kendilerine eşit genişlikteki poşetleri ile yanından geçmenize asla olanak vermezler. Ayrıca zigzaglar çizerek yürüdükleri için ve geçerken poşetlerine bile çarpmanız durumunda çıngar çıkaracakları için bir süre araçların arasından yürünebilir. Yol buna da müsait deilse ve mecburen bir hayatı aksatan teyzenin arkasından ilerlemek zorundaysanız da son derece dikkatli olmalısınız çünkü her an vitrinde gördükleri birşey bütün akıllarını alır ve aniden durup kenara hiç çekilmeden oldukça uzun bir süre ona bakmaya başlarlar.

Bu yazıyı okuduktan sonra "ay yazık o teyzelere de" diyenleri duyar gibiyim. Belki onlara çok yazık ama onların genellikle yetişmeleri gereken yerler yok. Tamamen keyfi olarak sokağa çıkıyorlar. Benim yetişeceğim bir sınav, ders ya da bitmek üzere olan bir banka mesaisinden daha önemli değil onların yapacağı şeyler. Etrafımda bu hayatı aksatan teyzeleri gördükçe daralıyorum o yüzden. Karşılaşmamaya özen göstersem de sabah 8 otobüsünde bile en az 5 tanesini görüyorum. Elimden birşey gelmiyor geriliyorum.

Reyting için neler yapılır?

Bu haberi yazarken bütün bunların bir iddia olduğunu hatırlatma gereği duyarak Sky News'ın bir haberini size aktarıyorum. Brezilya'da faili meçhul cinayetleri konu alan bir programın yapımcısı olan Wallace Souza'nın kiralık katil tutarak uyuşturucu pazarındaki rakiplerini (evet bu Wallace Souza aynı zamanda uyuşturucu pazarındaymış da) öldürdüğünü ve azmettiricisi olduğu için çok kısa sürede olay yerine varıp haberi yapabildiği öne sürüldü. Ayrıca Wallace Souza'nın oğlu olan Rafael'in de cinayet, ruhsatsız silah bulundurma ve uyuşturucu suçlarından hapiste olduğu biliniyor. Madem öyle peki bu Wallace Souza'ya neden kimse karışmıyor diyenler için söyliyeyim Wallace Souza Brezilya'da milletvekili ve dokunulmazlığı var. Şunca olay arasında televizyon programının reytinglerini arttırabilmek için kiralık katil tutmuş olma ihtimali bile yetti arttı bana. İddia olduğu için de fazla birşey yazmıyayım da suçlu olduğu ispatlanana kadar herkes masumdur ilkesine uyayım. Gün gelir de milletvekili olamazsa bu adam belki yargılanır belki suçlu bulunur belki ben de birşeyler yazarım yine demekten başka birşey yapamıyorum.

Bizim buraların ingilizcesi

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Türkiye nispeten turistik bir ülke olmasıyla birçok şeyin ingilizcesinin de yazılması gerekli olmuştur. Ancak oturup İngilizce öğrenmek zor gelmiş ki türlü çeşitli çeviri hatalarıyla dolmuş güzelim ülkem. Aklıma gelmişken onlardan 3 tanesini yazayım dedim.

Kuru fasulye - Dry Beans (kuruyu birebir çevirmiş)
Piliç çevirme - Chicken translate (translate çevirme de öyle çevirme değil işte)
Mantı - Logi (işte en zeka gerektireni de bu. adam bakmış mantık=logic ise ikisinin de sonunda k okunan harfi atarım olur sana yine denklik olur diye tercüme olayına bile matematiksel yaklaşmış)

Kahrol uçak al sana lazer

İşte dünyalara bedel bir Türk daha. Avustralyada arabayla gezen 2 Türk, havaalanı yakınındaki bir yolda ilerlerken akıllarına inen uçağın kokpitine lazer tutmak gibi cin bir fikir geliyor bunu deniyorlar ve Türk yeteneğiyle bunu başarıyorlar. Haliyle pilotun gözüne gözüne ver ettikleri lazer pilot için sorun olmuş. Bu arada bildirmeden edemeyeceğim şey şudur ki bunu yapan 26 yaşında. Pilot havaalanına iner inmez yetkilileri bilgilendiriyor böyleyken böyle diye yetkililer de kamera görüntüleri ile gidip yakalıyor bu cin fikirli yurttaşı.

Türkiye'de olsa geçiştirilirdi belki bu tip bir davranış ama Avustralya sert memleketmiş. Lazerin yasak olmasının da etkisiyle bu Türk yurttaş Avustralya'daki en ağır suçlardan birisi olan insan hayatını tehlikeye atmak suçundan ömür boyu hapis cezası ile yargılanıyor. Türk vatandaşımızın avukatının savunması da çok ilginçmiş bu arada, "Bilmiyordu suç olduğunu, şaka yapmış" diyerek müvekkilini ömür boyu hapis cezasından kurtarmaya çalışacakmış.

Allah'a emanet

11 Ağustos 2009 Salı

En rahat müslüman tümcesi olan Allah'a emanet artık sanırım tüm Türkiye için geçerli. Bıdı bıdı ahkam kesmeden önce istatistiksel bilgileri vereyim de neyi kastettiğimi anlayın tez elden.

Memleket çapında toplam 66.876 adet okul bulunmaktaymış, ayrıca 1220 hastane ve 6300 sağlık ocağı bulunmaktaymış çıtı pıtı ülkemde. Şu rakamla kıyaslanana kadar bu sayılar size birşey ifade etmemiş olabilir ancak vahin nokta şu ki ülkemizdeki cami sayısı 77548 ve şuanda inşaatı sürmekte olan 1346 cami daha bulunmakta. Hayır için nice kalantor babayiğitler bu camileri yaptırmış iyi etmiş de hiç mi sağlık denen şeyin daha acil bir durum olduğunu düşünememişler de cami üstüne cami yapmışlar. Hatta sırf "şanımız yürüsün" mantığıyla 500 nüfuslu köye 1000 kişilik cami yaptıranlar da var. İnsan ibadet etmek için yanıp tutuşursa bunu evde de yapabilir bildiğim kadarıyla. Hadi onu da geçtim bu kadar camiyi yaptınız da bu köylerde yanınızda yörenizde biri hastaneye yetiştirilemeyip öldüğünde hiç mi eksikliğini görmediniz.

Tahmin ediyorum ki benim gibi birinin blog yazması ile değişebilecek birşey değil bu. Cami sayısı 150 binlere kadar girer de okul ve hastane sayısı öyle inanılmaz artışlar yapmaz. Ne yapıp da düzeltmek gerek bilemedim ama en azından insanları haberdar ediyim bu durumdan dedim. Tüm müslümanlar ibadetlerini rahat rahat gerçekleştirsinler onlara birşey demiyorum da yarın öbürgün sağlık ya da eğitimle ilgili bir sorun oldu mu bilsinler ki o da Allah'a emanet.

Renklerin uyandırdığı hissiyatlar

Her boş kalan gazetenin derginin köşesini bucağını doldurmak için yazılan haberlerin başında gelen bu "hangi renk ne yaptırır" tarzı bir habere denk geldim. Biricik okullarımla paylaşayım da hemen koşup gidip bakkaldan gönüllerine uyan renkte bir saten boya alsınlar da odalarını boyasınlar.

Mavi - sakinleştirici dinlendirici
Yeşil - sakinleştirici dinlendirici
Mor - bilgelik sempati onur asalet
Kırmızı - sinir husursuzluk açlık
Sarı - zeka incelik pratiklik
Portakal - yaratıcılık
Siyah - güç tutku gizemli ciddi

Baktım da en güzeli 4 tane duvara (normal bir odanız varsa 4 tane duvarı vardır herhalde) en uygun görünen 4 ayrı boyayı çalıp hangi hissiyatınız eksik kalıyorsa dönüp o renge bakmak.

Sevim koş katil gidiyor

Çocukluğumun pazar geceleriyle özdeşlemiş birinin vefatı haberi ile yine karşınızdayım malesef. Şimdi okuduğum habere göre Aykut Oray Muğla'da, 4. Kaunos Altın Aslan Türk Filmleri Festivali için kaldığı otelde ölü olarak bulunmuş. Ben ise bu adamı haala Bizimkiler dizisindeki katil rolüyle hatırlıyorum. Arabayla gelip de tangır tungur varilleri devirmesiyle veyahut kapıcı cafere ufaktan posta koyarcasına tavırlarıyla. Hatta sonrasında uynadığı Gözcü gazetesi reklamlarına da hiç yakıştıramamıştım. Kısacası üzdü beni çocukluğumdan kalma bir simanın daha aramızdan ayrılması. Ne diyelim efendim saçma olacak ama vatandaşa cart curt yok diyelim.

Adam dediğin ıssız olur

Konuya böyle başlamak istemezdim amma velakin Çağan Irmak'ı sevmem, hatta diyebilirim ki seveni de sevmem. Yanlış anlaşılmasın kimdir tanımam tipini görmüşlüğüm yoktur nasıl bir insandır bilmem. Ancak filmlerindeki "dur şunları biraz ağlatayım ehehe" tutumu (ya da en azından bana öyle geliyor) hiç hazzetmediğim bir tutumdur. Ancak gel gelelim nihayet bu kalıba uymadığını düşündüğüm bir Çağan Irmak filmi ile karşı karşıyayım.

Filmden bahsetmek gerekirse modern hayatın yalnızlaştırdığı insanların aşık olma ve yakınlaşma çabaları neticesinde yaşadığı hezeyanlar gibi süslü bir cümle kurmak mümkün. Ayrıca düşük bütçe ile çekilmiş hiç kasmadan izlenebilen kafa yormak gerektirmeyen büyük sürprizleri olmayan sade güzel bir film. "Benim hayatım tırt her izlediğim okuduğum şeyden ders çıkarmadan edemiyorum" diyenler için de elindekilerin kıymetini bilmesini sağlatıcak mesajlar içeren bir film. Bana soracak olanlara da söylemem gerekir ki filmin en cazip yanı (benim için) kafa yormadan rahat rahat seyredilebilmesi (ki bu noktada da filmin süslü gereksiz diyaloglardan arınmış olması ve başarılı müzikleri sayılabilir) ve izlerken izleyiciye yabancı gelen karakterler mekanlar olmaması.

Dünya çapında ses getirecek kitleleri ayaklandıracak bir film olmasa da gözümde Türk sinemasının son zamanlarda neler yaptığını neler çektiğini görmek isteyecekler için güzel bir örnek olabilecek ve Türkiye için son derece başarılı sayılabilecek bir film. Şahsen tavsiye etmekte sakınca görmem.

Kadın programlarının esrarı

Tosun bünyem sayesinde pek sık hasta olan birisi değilimdir. Hatta diyebilirim ki hastalıklarım bienal gibi oluyor 2 yılda bir. Ben de ergen kafamı en çok karıştıran şeylerden birisini bu bienal tadındaki hastalıklarımdan birisinde yaşamıştım. Lise zamanlarımda bir kere ciddi ciddi bir grip olasım tuttu. Ateş oldu 40 öksürmeler hapşırmalar sabah bir doktora gidip ilaçların alınması ve eve gelince odamda televizyon olmamasından kelli aldın yorganı yastığı gittim misafir odasına. İşte kabus da bundan sonra başladı.

Dandik anten yüzünden izleyebildiğim birkaç kanaldan birisi olan Kanal D'de Sabah Sabah Seda Sayan ismi, birkaç gün düzenli izleyeni filozof edebilecek o programı gördüm. Arasıra normal aklı başında görünümlü insanlar konuşurken sonra bir anda ortam cıvıyor sonra telefon geldiğinde %50 ihtimalle cıvık ortam devam ediyor ya da bir anda resmileşiliyor ve belki de en anlayamayacağım şey bir anda görülmez duyulmaz bir komut ile birşey oluyor bir stüdyo dolusu orta yaş üzeri kadın kalkıp göbek atmaya başlıyor. Önceleri dedim bu 40 derecede omlet olmuş beynimin bana oynadığı oyundur, ama gözlerimi belerttim dikkatle baktım işin özü buymuş.

Bugün de yaz okulu alışkanlığının devamı olarak erken sayılabilecek (bana göre) bir saatte uyandım. Televizyonda yine buna benzer programlar gördüm. Anladım ki o zaman ki yaşadığım şok ergen bünyenin yetersizliğinden değilmiş yine anlamadım yine çözemedim olayı. 2 kuruşluk aklımı da bu programlar almasın diye kapattım hemen televizyonu aldım bir elmalı soda balkona çıktım biraz temiz hava aldım iyi geldi.

Tebrikler 100 kontör kaybettiniz

9 Ağustos 2009 Pazar

Güzelim ülkemde güzelim saf insanları dolandırmak için yepyeni süper bir yöntem daha başgösterdi. Geçen gün arkadaşıma bir numaradan mesaj geliyor tebrikler bir meşrubat firmasının çekilişinden 10.000tl kazandınız benzeri bişeyler yazılır bir mesaj geldi. İşin ilginç tarafı mesajın sonunda bu numarayı arayın tarzı birşey yazması. Aklı başında insanlar olarak zaten durumdan kıllandık. Numarayı arayınca yalandan bir "bekleyin lütfen" kısmından (ki bu kısımın da müziksiz olması santralle alakalı birşeyler olmaması da ilginçti) sonra telefondaki adam ödülü kazanmak için hemen bi markete gitmek gerektiğini söyledi. "Ne " diye sorunca 100 kontör yollayınca ödülü yollayacakmış. Numara sahibi arkadaş numarayı bildiriyim falan dediğinde de panik oldu kapattı gitti. İnanmayın bunlara güzel insanlar. Bildirin şu numaraları da. Cahillikleri sömüren insanlardan hiç hazzetmem, sevmem, hatta seveni de sevmem. Ben de böyle uyandırayım milleti insanlık vazifemi yapayım dedim.

Müşteri Hizmetleri Temsilciniz bana bağlansın

6 yılı devirmeye yol almış mağdur telefonum 16 saat dayanan şarj kapasitesini bana unutturduğu için geçtiğimiz gün kapandı. Normal olarak şarj ettim ve açmaya çalıştığımda "sim kart reddedildi" mesajını verip sağlam bir küfür ettirdi kendisine bu tuğla telefonum. 10-15 deneme sonunda sim kartı oynata oynata denedim açtım sonrasında da günde ikişer kere şarj ederek bu sorunu yaşamaktan kurtuldum. Gelin görün ki geçen gün gece sinsi gibi kapanmasının ardından sabah açmaya çalıştığımda bu hatayı vermeye devam etti. Yetmedi bütün bir gün boyunca her denememde kapı duvar oldu karşımda. Telefon bozuldu herhalde dememden sonra diğer telefonlarla yaptığım birkaç deneme nette yaptığım birkaç arama ile anladım ki sorun sim kartın (ki o da 4 yıla yakın süredir kullanımda) bir yerlerine birşey olmuş o yüzden açılamaz olmuş.

Anladım ki sim kartı değiştirmek gerekirmiş. Üşenmedim aradım vodafone müşteri zımbırtısını. Makina abla bana "numaranla işlem yapacaksan bire numaranı girmeden yapacaksan ikiye bas" dedi ben de hayhay diyip belki bir faydası olur diye girdim numaramı. Ancak ya kampanyası hakkında bilgi vermek istiyor ya çalıntı bildirmek istiyor bu otomatik abla. Ben de çalıntı gibi girerim derdimi anlatırım müşteri temsilcisine diye heves ettim ver ettim butona parmağımı ancak "sim kartı bloke ederiz bak emin misin" dedi mi otomatik abla güç bela kaçtım ana menüye. "Numaramızla rezil olduk bari numarasız girelim bakalım ne olacak" dedim bir de öyle denedim. Baktım abonelik sonrası zımbırtılarda derdimi anlatan birşey var yine bastırdım butona otomatik ablanın "bana git vodafone dükkanına ver 5 tl çıkartırız yeni bir sim kart sana" demesiyle kalbim kırıldı. Dedim ona da hayhay ama bir emin olayım sorunun sim kart değiştirmek gerektiren bir hata olduğundan diye bastım tuşa müşteri temsilcisine bağlanmak için. Sonrası malum beklemelere doyamadım. Ayrıca Vodafone'un bekleme müziği olarak da kullandığı reklam müziği çok kötü hiç sevmedim, zırt pırt müziğin ortasına girip en kısa sürede temsilciye bağlanacağımı söyleyen ablaya uyuz oldum, zorla bekletiyosunuz bi de üstüne gelip beklediğim için teşekkür ediyosunuz diye ona da uyuz oldum. En sonunda da "olmaz olsun böyle müşteri temsilcisi ben ne bağlanayım böyle müşteri temsilcisine bağlanacaksa o bana bağlansın" diyip kapattım telefonu. Kimsenin böyle telefonla işlem yapan yerlere muhtaç olmaması dileğiyle efem.

Sayısal loto vs. iddaa

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Gelecekle alakalı ümitlerim olduğundan kelli ben de "bir dönüm bostan yan gel yat osman" hayat görüşünü benimseyebilmek için her Türk üşengeci gibi kısayoldan çalışmadan çok para kazanmak istiyorum. Bunun için de başvurulabilecek en kolay yöntemler de şans oyunlarıdır. Oynanılan kuponun tutma ihtimalinin çok düşük olduğu bilinse de hayal kurması son derece zevklidir. Lise yıllarımdan beri cebimde kalan 50 kuruş 1 lira gibi amaçsız bozukluklarla bir sayısal loto bayinin önünden geçiyorsam girer oynarım. Ancak beni rahatsız eden olay her hafta çekilişleri izlememle oldu. Tıngır mıngır rakamlar yuvarlanıyor, tabi ki tutmuyor benim rakamlar, ben de kızacak birşeyler arıyorum bulamıyorum.

Yine lise yıllarımda hayırsız sıra arkadaşımı elinde bahis kağıdıyla gördüğümde "hah işte kaybetsem de çatabilecek bişeylerimin olduğu bir şans oyunu" diyip genç yaşımda giriştim kriminal bu eyleme. Unutmam hala ilk oynadığımız kuponda 5 lira'dan 32 lira kazandıydık. Ancak sonra benim sıra arkadaşını bir kahvenin üst katındaki kaçak bahisçide elinde kuponla Kanal D'de Arena programında görünce bir daha oynayamaz oldu. Bu kaçak bahis olaylarının iyice coşmasından sonra devlet baba el atıp malum İddaa'yı icat etti de biz de rahata kavuştuk. Rahattan kastım da şudur. Eğer oynadığınız kupon tutmuyorsa ya doğru takıma oynamamışsınızdır ya yeterince analiz yapamamışsınızdır ya sahadaki biri çok büyük bir hata yapmıştır ya hakemin denyoluğu tutmuştur. Ne olursa olsun Sayısal Loto gibi afaki kutudan çıkan rakamlı toplar gibi ne olduğu belli olmayan birşey değil. Kısaca insanın kendi şansını kendisinin yaratması güzel birşey, en azından başaramayınca kendinize kızma hakkınız olur.

Hayalleri gerçek oldu: Semih Saygıner

7 Ağustos 2009 Cuma

Herhalde Türkiye'de bilardo diyince akla gelen ilk isim (aynı zamanda dünya çapında Türkiye'den çıkmış kendi dalındaki en başarılı sporcu) Semih Saygıner'dir. Kendisiyle ilgili son günlerde bir gelişme tesadüfen gözüme çarptı, ki bence basında gerekli yer ayrılmadı. Kısaca haberden bahsetmek gerekirse 1945'ten beri faaliyet gösteren ve 60'tan fazla ülkede ürünleri satılan İtalyan ıstaka markası Longoni, Semih Saygıner ile imzaladığı bir anlaşma ile Semih Saygıner adına ve onun imzasıyla bir 3 bant ıstakası üretecek ve satışa sunacak. Semih Saygıner yaptığı açıklamada bu anlaşmayı kabul etmesinde ülke tanıtımına katkı sağlamak istemesinin etkili olduğunu söylüyor. Ancak benim dikkatimi çeken kısım bu değildi.

Semih Saygıner basın tanıtımında gözleri dolacak kadar duygulandı ve konuşmada güçlük çekti. Belki ilk bakışta anlaşılmamıştır ancak bu hissiyatı tahmin edebiliyorum. Ki o da tahminlerim doğrultusunda bir konuşma yaptı ve bilardoya ilk başladığı yıllarda ıstakasını marangoz bir büyüne yaptırıp o ıstakayla İstanbul şampiyonu olmasından bahsetti, sonra da bilardonun Türkiye'de yanlış bir açıdan bakıldığını ve yıllarca çabalayarak bunu biraz kırabildiğini düşündüğünü söyledi. Saygı duymak lazım kendisine böyle önemli bir görev edinmiş ve o imza töreni sırasında bu kadar büyük bir hedef edinip bunu başarmamış, en azından çabalamamış kimseler pek anlamaz herhalde. Hayallerinizle yaşayınız efendim en azından beceremezseniz bile üzülecek ciddi birşeyleriniz olur.

Bahadır Akkuzu

Bana hep ölümsüzmüş gibi gelen bir sanatçının ölüm haberini aldığımda ender yaşadığım bir duyguyu yaşadım bugün yine. Türkiye'deki rock müzik tarihi kadar eski olan bir ismi kaybetmişiz. Her ne kadar bir Bahadır Akkuzu fanı olmasam da televizyonda ya da sağda solda bir röportajını gördüğümde mutlu olduğum birisiydi. Hatta resmini gördüğümde bile bana Barış Manço'yu Cem Karaca'yı hatırlattığı için sırıtmışımdır.

Bunun yanısıra benim için tezatlar adamıydı Bahadır Akkuzu. Gördüğüm kadarıyla (hep gitarın arkasında gördüğüm için emin değilim) son derece zayıf birisi olduğu halde cüssesine hiç uymayan kalın tok bir sesi vardı. Ayrıca son derece sakin dingin birisi olduğu için Bahadır ismini de hiç yakıştıramadıydım kendisine. Sırf bu yüzden her konusu açıldığında saatlerce ismini düşünmüşümdür. Ayrıca coşkun ve gür sakallarına uyumsuz düz sönük saçları ile de bir tezat oluşturuyordu.

Kendisiyle ilgili söyleyebileceklerim bunlarla sınırlı değil tabi, kariyerine şöyle bir göz gezdirirsek, 15 yaşında "4 adam" isimli bir rock grubuyla sahneye çıkmaya başlamış. 1978'den itibaren "Kurtalan Ekspres" grubunun gitaristi, vokalisti ve kurucusu olarak sahnelerdeydi. Keşke sağlığını biraz daha ciddiye alsaymış da televizyonda gazetede gördüğümde yine tebessüm etmeye devam edebilseydim. Kıymetinin bilinmesi dileğiyle.

İman gücü ile AIDS'e karşı koymak

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Zaman gazetesinin haberine göre gusül abdesti ve sünnet AIDS'i önlüyormuş. Hatta oranı da belli %30'a kadar. Haberin içeriğinde ise şunlar yazıyor: Akdeniz AIDS'ten Korunma Derneği başkanı Prof. Dr. Sipahioğlu, dünyanın en büyük tıp dergisi The Langet'in (bildiğim kadarıyla dünyanın en büyük tıp dergisi de bu değil bu arada) Hindistan'da yaptığı araştırmaya göre sünnetliler sünnetsizlere göre %30 daha az AIDS'e yakalanıyormuş. Sipahioğlu ayrıca demiş ki gusül abdesti almanın da aynı oranda AIDS riskini azalttığını söylemiş. (Bunun nasıl olabildiğine dair en ufak bir fikrim bile yok) Ayrıca Sipahioğluna göre sünnetli ve gusül abdesti alan müslümanlar AIDS'e karşı kat kat daha şanslıymış, ama virüs dinleri ayırt edebiliyor sanırım ki sünnetli ve gusül abdesti alan hristiyanlara bulaşıyor bu cümleden anladığım kadarı ile. Bir de Sipahioğluna göre AIDS denen hastalık organ nakli (benim bildiğim kadarıyla organ nakli yapılmadan önce donör'ün sağlık durumu bilinir, tabi organ naklini evde yapmıyorsanız), cinsel münasebet (bunu biliyoruz zaten), dövme yaptırmak (dövme yapılan aletler sterilize edilir mürekketp de AIDS'e sebebiyet veren HIV virüsünü de taşımaz bildiğim kadarıyla), manikür (tırnaktan da AIDS bulaşabileceğini hiç zannetmiyorum) ve kan yoluyla (bunu biliyoruz zaten) bulaşıyormuş.

Şimdi gelelim baştaki oran olayına. Biraz düşününce müslümanların doğal olarak sünnetli ve gusül abdesti alan insanlar olmasının yanında zina yapmaktan kaçınması ile AIDS oranındaki bu farkın anlaşılabilmesi son derece normal. Yani kısacası abdest ve sünnet AIDS olma şansınızı azaltmıyor, sadece abdest alan ve sünnetli insanlar eşleri dışındaki insanlarla seks yapması din tarafından yasaklandığı için AIDS'lilerle cinsel münasebete girme ihtimali düşüyor. Yani olay sünnette değil çok insanla birliktelik yaşamakta bitiyor.

Benim için işin kötü tarafı ise bilimsel verilerin çarpıtılması ve din propagandası yapanların oyuncağı olup onların kafasına göre gösterilebilinmesi. İnsanları hala böyle korkutma gibi yöntemlerle dine zorlamaya çalışmak yerine doğru verileri, bilgileri sunup kendi kararlarını vermeleri daha doğru diye düşünüyorum. En azından bunu da insanları salak yerine koyarak ya da cehaletlerini sömürerek bu yöntemlerle yapmak habercilik değil başka birşeydir.

Peki bu neyin süper kupası

Efendim malumunuz geçtiğimiz günlerde son yıllarda liglerin yeni adeti olunduğu üzere süper kupa maçı oynanarak lig öncesi futbol severler biraz moda girdi. Şifresiz bir kanalda olduğundan kelli de herkes izledi neşelendi diye tahmin ediyorum. Gelin görün ki yine beni rahatsız eden bir durum var. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın bir sezonda aynı derece başarısız olması üzerine Beşiktaş geçen sezonlara göre hayli az bir puan ile şampiyon oldu. Bu yetmezmiş gibi Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe'nin kalesini korumaya çalışıp başarısız olan genç kaleci Volkan Babacan sayesinde bu kupayı da aldılar.

Normalde Süper Kupa maçı denen maç çeşidi Şampiyonlar Ligi şampiyonu ile UEFA Kupası sahibi arasında ya da ülkesinde kupa alanlar şampiyon olan arasında oynanır. Duruma bakınca Beşiktaş ikisini de yapmış o zaman bu neyin Süper Kupa'sı diye düşünenlere hak veriyorum. Kupa finalisti ile Kupa galibi arasında bir maç oldu ama bir Fenerbahçe'li olarak o Süper Kupa benim içime hiç sinmedi. Ancak Beşiktaş'ı yenmek son derece güzel bir duygu bunu da kabul etmek gerek. Kupayı onlara verelim de 3 gol daha atalım keşke diye düşünmedim değil.

Bunların dışında birkaç aklımda kalan noktayı aktarmak gerekirse:
-Türkiye'de hakemlerin konuşulmasından herkes sıkıldı ama konuşmadan da olmuyor. Bu konuda en güzel açıklamayı sanırım Mustafa Denizli maçtan sonra "benim oyuncularım nasıl hata yapabiliyorsa hakemler de yapabilir" diyerek yaptı.

-Alex tecrübeli ve soğukkanlı bir adam ancak maçın yıldızı seçilmeyi hakedip haketmediği konusunda şüpheliyim. 3 tane karşı karşıya top çıkartan Rüştü de bu ödülü hakedebilirdi ama skorboard'da Alex'in ismi 2 kere yazıldığı için ödül de yazılı olmayan kurallar çerçevesinde onun oldu.

-2 büyük takım da lig için yeterince hazır olmadığını gösterdi. Bunda kamp döneminden yeni çıkmış olmanın ve yaz sıcağının da etkisini düşününce normal karşılanabilir.

-Beşiktaş'ın Türkiye'deki en etkili hücum oyuncularına sahip olduğunu düşünsem de Mustafa Denizli'nin bu oyuncuları yeterince etkili kullanamadığı kanaatindeyim. Özellikle 2. yarıda Yusuf'un oyundan çıkmış olması Beşiktaş'ı hücumda olumsuz etkiledi.

-Sanırım ilk defa taraftarlar Olimpiyat Stadı'na sorunsuz bir şekilde (tıklım tıklım otobüslerle de olsa) gidip gelebildiler. Ancak ısrarla o stadın futbol için uygun bir stad olmadığını düşünüyorum.

-Mehmet Topuz'un olası gerginliklerin önüne geçilmesi için takım kadrosunda olmamasını da profesyonelce bir hamle olarak değerlendirmek gerekir.

-Teknik direktörlerin samimiyeti herkese yansımış gibiydi. Birkaç ufak tefek sorun dışında fair play çerçevesinde bir maç oldu demek mümkün. Lig boyunca böyle devam etmesi dileğiyle.

Türkiye'de olur öyle

Türkiye insanlarıyla doğasıyla olaylarıyla üşenmeden bıkmadan aklımı başımdan almaya devam ediyor. Ne hikmetse hepsinde de insan faktörü bulunmakta ama bu saçma sapan olaylara o kadar alıştık ki yarın öbürgün önümüze meteor düşse diğer kaldırıma geçip devam ederiz.

Tahmin edebileceğiniz gibi Çankırı'daki un fabrikası yıkımından bahsediyorum. İlk gördüğümde bina olduğunu bile anlayamadığım o ilginç olay. Bilmeyenler için anlatmak gerekirse oldukça yüksek ve küp benzeri binanın bir tarafını oymuş bizim vatandaşlar sonra da bina önce yan devriliyor sonra hızını alamayıp bir de tepetaklak oluyor. Görüntü olarak birebir 2 kere yuvarlanan bir zar görüntüsü oluşturuyor. Her ne kadar inşaat olaylarıyla hayatım boyunca en ufak bir alakam olmamış olsa bile o binanın şekline bakınca böyle yuvarlanacağını tahmin etmek zor değil. Basit mantıktan yoksun yapılan bir yıkım olayı kısaca.

Bu görüntüleri izlerken aklıma gelen ilk şey ise Karaköy iskelesinin ters dönüp batması oldu. Bunu tarif etmesi de ilginç koskoca bir iskele önce biraz yan yatıyor sonra komple ters dönüyor sonra da ahalinin romantik bakışları eşliğinde batıyor. Bu olayı aklım alamamışken İDO başkanı çıkıyor ve herkesin normal karşıladığı o açıklamayı yapıyor: "Lodos vardı!" ve bir cengaver de çıkıp "ee yani?" diye sormadı. Normal karşılandı lodosta bir iskelenin batması. İlk olarak bildiğim kadarı ile lodos öyle çok da şiddetli bir rüzgar türü değildir, ki o gün deniz de dümdüzdü. Ayrıca Karaköy iskelesi Haliç'te olduğu için orada lodos olması da imkansıza yakın. Lodos ihtimalini de kabul ettik diyelim, tahminimce bu dünyada bikaç milyon yıldır lodos var, birkaç yüzyıldır da buna benzer iskeleler var. Demezler mi adama "siz her lodosta ters dönüp batıcak şekilde mi yaptınız bu iskeleyi" diye. Ne yazık ki Türkiye'de demezler. İskeleler de ters döner binalar da takla atar ama kimse kimseye bişey demez.

Mevsimlik öğrenci

4 Ağustos 2009 Salı

Sülalemde üniversite başarısı genetik olduğundan mıdır bilmem (bir kuzenim yaklaşık 9 yılda bitirdi diğeri 7. senesinde ve okumaya devam ediyor) ben de 4 senelik olması gereken bir bölümde 5. yılımı bitirdiğim yetmemiş 6. senemi okumadan önce bir de yaz okuluna gideyim de bu seneye hazırlayayım kendimi dedim.

Şanssızlığım zaten ilk haftalardan gösterdi kendisini. Süper bir hocadan aldığım 2 dersin biri el değiştirdi şimdi burda hakkındaki fikirlerimi açık açık yazmak istemediğim hiç de süper olmayan bir hocaya geçti. Sonrasında da ders programında ufak bir oynama ile benim aldığım 3 adet ders haftanın 5 günü sabahın 10'una yerleşti. Daha da kötüsü cuma hariç bütün öğleden sonralarım da bomboş oldu.

İstanbulun ikliminden trafiğinden bahsetmeye gerek yok. Araba da bakımdan 4 haftada geldiği için E5'in ortasında en güzel duran eski model İkarus otobüslerden birisinin içinde oldukça güzel bir şekilde ayakta duran 10-15 kişiden birisiydim uzunca bir süre. Ha tabi bir de yoldaki bakım çalışmalarını da hesaba katmak gerek bu sevimsiz tabloyu düşünürken. Tabi bir de yaz okulu zamanı facebook'a girince gördüğünüz havuzlu denizli ortamlardaki arkadaşlarınız yüzünden internete de küsülür.

Tek sevindirici diyebileceğim nokta birkaç birşey öğrenmiş olmam ve notlarımın da benim standartlarıma göre oldukça iyi olması. Ancak şuan final haftasına girmiş bulunduğum ve ilk sınavından bugün çıktığım yaz okulu yedi bitirdi beni. Bomboş sayılabilecek okuldaki birkaç kişiden birisi olmak, temiz hava almak için çıkılan bahçenin 30 derecenin üstünde olması, sınıfların birkaç kişiden fazla öğrenci barındırmaması yaz okulunu daha da sevimsiz hale getirdi.

Ve artık önümde 2 okul günü kaldı. Yarın gireceğim (yine tabi sabahın köründe) bir sınav ve cuma gününe beni bekleyen bir adet final (yine sabahın köründe) bir adet zor sayılabilecek proje (öğlen 12'ye kadar) ve bir de gereksiz bir sunum (kimbilir ne zamana) sonrasında yalandan da olsa özgürlüğümü ilan edip tırttan bir tatil yapmaya başlayacağım. Mezunların tatsız hatıralarını hatırlattığım için özür diler gençlerin dikkatini bu noktaya çekip yaz okulundan sakınmaları için birçok güzel sebep sunarak hayırlı bir örnek olduğum için kendimle gurur duyarım. Serin yazlar dileklerimle.

Peki Youtube da bizi görecek mi

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Az önce yıllar öncesinden hatırladığım şarkı aklıma geldi ve her atılgan Türk internet kullanıcısı gibi atladım atıma girdim Youtube'a arattım şarkıyı, hem şarkısını dinlerim hem klibini izlerim keyiflendikçe keyiflenirim diye tıkladım. Tepede çıkan yazı ise vay bana vaylar bana dedirtti. Youtube'da bazı kliplerin copyright mevzusundan kaldırıldığını bilirdim de bunu ilk defa gördüm. Bu video sizin ülkede izlenemez dedi bana Youtube. Hey gidi hey bir vakitler girişleri ülkecek engellediğimiz Youtube hıncını böyle çıkartıyor bizden demek ki. Gelin görün ki anlamadım ben ne yaptım da bu şarkıyı dinlemekten mağdur oldum.

Amish diyip geçmeyelim

Geçen gün Amish'lerle ilgili yazdığım yazıdan sonra biraz araştırma biraz da arkadaşlarla fikir teatisi sonucunda olayın aslında o kadar da basit olmadığını anladım bunu da paylaşayım dedim. Şimdi bu Amish kardeşlerin niye öyle bir hayat seçtiğini ve hayatlarını nasıl sürdürdüğünü maddeler halinde incelemek gerekirse şöyle ilginç bilgiler ortaya çıkıyor.

-Teknoloji ve teknolojik ürünleri reddetmelerinin sebebi çok sevdikleri İsa'nın yaşadığı hayatı yaşayabilmek. Yani o dönemde olmayan hiçbir şeyi kullanmıyorlar.

-Kıyafetleri de çok sade ve teknolojiden uzak. Hatta düğme ve fermuar da onlar için lüks sayılıyor ve kullanmıyorlar.

-18. yüzyılda baskılar nedeniyle Avrupa'dan Amerika'ya gelmişler.

-Son 16 yılda %4'lük nüfus artışı ile Amerika'da ki en hızlı artışı gösteren alt grup olmuşlar ve bu hızla devam ederlerse 2026 yılında nüfusları 500.000 civarında olacak.

-Ailelerin ortalama 5-6 çocuğu bulunuyor.

-Genellikle tarımla geçimlerini sağlıyorlar.

-Pennsylvania'nın Lancaster şehrinde ağırlıklı olarak yaşıyorlar. Almanca benzeri bir dil konuşuyorlar.

-İlköğretimin ardından çocuklarını okulda göndermiyorlar.

-Devlet kurumunu gereksiz görüyorlar.

-Erkek çocukları 16-20 yaşları arasında topluluğun seçtiği bir Amish kızı ile evleniyor ve o günden sonra sakallarını kesmiyor.

-Nuh tufanına ve Nuh'un gemisinin Ağrı Dağı'nda olduğuna inanırlarmış bu yüzden biraz da Türkiye'yi bilirlermiş.

-Kendilerine özel kiliselerde ibadet ediyorlar ve kiliselerde söyledikleri ilahiler dışında da müzik aletleri kullanmıyorlar.

-16 yaşına yaklaşan gençlerini gerçek dünya ile (genellikle de kötü yönleri ile) tanıştırıyorlar ve bir süre teknolojinin de dahil olduğu dünyada yaşamasına bir süreliğine izin verdikten sonra bir seçim yapmasını istiyorlar ve ilginçtir ki birçoğu Amish hayatına geri dönüyor.

Aslında oldukça zor birşeyi başarıyor bu Amish abiler. Öyle gelişmiş bir ülkede kendilerini modern dünyadan izole etmek oldukça zor. Yozlaşmadan kültürlerini yaşayabilmeleri ve bunu da sırf sevdikleri İsa'nın hayatını yaşayabilmek adına başka kimseye karışmadan yapmaları da zor birşey. Kendi aralarında bir adalet sistemi üretmiş olmaları ve bunun bu kadar uzun süre boyunca sorunsuz işlemesi de başarıdır.

Dikkatli düşününce bu Amish'lerle dalga geçen kişilerin ülkelerin beceremediği birçok şeyi onlar kendi ufak topluluklarında başarıyla sürdürebilmişler. Şimdilik kusursuz işleyen bir yaşam komünü olduğunu düşünelim, peki ilerisi nasıl olacak. Teknolojisiz yaşarken büyüdükçe karşılarına nasıl zorluklar çıkacak.

Bu Amish'ler dikkatli takip edilebilirse son derece ilginç bilgilere de ulaşılabilir. Ne zaman kendi içlerinde ayrılıklar olacak ne zaman mezhep gibi kavramlar çıkacak ne zaman adalet sistemlerini sorgulamaya başlayacaklar. Geçmişe gidip o zamanki toplumları kendi gözleriyle görmek isteyen tarihçilerin ayağına gelmiş bir zaman makinası niteliğinde birşey Amish'ler.

3G geldi de bu kadar mı geldi


Malumunuz üstün teknoloji sistemleri artık Türkiye'ye de geliyor. Bunun son örneği de mobil teknolojiler çerçevesinde incelenebilecek olan 3G. Gelin görün ki acı olan tahminimce süper bir teknoloji olan bu 3G hakkında yazabildiğim tek şey yine tam bizim insanımıza göre.

Reklam kampanyaları yapıla yapıla yine ana haber bültenlerinin de dikkati çekilmiş bu 3G olayına saolsun hepsi de haber yapmışlar. Hepsinin de söyledikleri tek şey "artık telefonda yalan söylemek yok aradığınız kişiyi görebilirsiniz de"den ibaret. Bizim kurtlu milletimizin "aman benim bey nerelerde acaba karıya kıza gitmesin" tereddütü 3G'nin bir numaralı sorunu oldu. Daha da kötüsü bizim milletimiz için haberler sayesinde 3G bundan ibaret oldu. Bizim ülkeye de 3G'nin gele gele bu kadarı gelmiş oldu anca.

Okeyde kaybeden aşkta kazanmasın

Ekran kartımın yanması ve yaz okulunun final haftasından kelli darlanmalarım son bulmuyor. Bu son bulmamalar neticesinde "bari girelim de 2 el sanal da olsa okey oynayalım" dedik bir arkadaşla ve girdik facebook'un okey isimli bir uygulamasına. Girişken Türk milleti burda da kendini gösterdi ve bir süre sonra hayretler içinde yurdum insanının okeyi bile bir kız tavlama aracı olarak kullanabileceğini gösterdi. Masayı seçince oyun otomatik olarak bir koltuğa yerleştirince oyuncuyu ne kavgalar çıkıyor "vay benim eşim erkek olamaz" diye. Bir de hiç gocunmadan okeydeki beklentilerinin kız tavlamak olduğunu açık açık söyleyebiliyorlar. Masaya girip 2 erkeği gören arkasına bakamadan kaçıyor gidiyor. Bu denyolardan zaten sıkıldım bir de üstüne 2 kuruşluk oyun keyfimi de baltaladılar tam oldu.

Amish olmuşsun amma...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Pennsylvannia denen Amerikan eyaletinde sıkça bulunan ilginç bir tarikata verilen isimdir Amish. Bu Amish dediğimiz tarikatın müritlerinin olayı da şudur ki 1800'lerdeki hayatı yaşıyorlar. Yani elektrik yok elektronik aletler yok araba yok. Ayrıca son derece muhafazakarlar, doğum kontrolüne karşılar ve eski Almanca benzeri bir dil konuşuyorlar. Bana ilginç gelen olay da şudur bu tarikatın üye sayısı büyük bir hızla artmaktaymış. Hatta son zamanlarda 230.000 civarındaymış.

Benim kafamı kurcalayan nokta da şu oldu. Amerika gibi teknolojiyle son derece iç içe olan bir yerde yeni nesillerini yozlaşmadan nası koruyabilicekler. Yasalar gerektirdiği için çocuklarını sadece ilkokula yolluyor bu Amish'ler. Ben böyle bir Amish ailesinde yaşıyor olsam ve okula gittiğimde bir mp3 çalar, hatta bir ampul görsem bile hayranı olur nasıl çalıştığını öğrenmeye çalışırdım herhalde. Peki bu Amish'lerin çocukları nasıl oluyor da teknolojiden bu kadar uzak kalıyor. Ailenin çocuklar üzerindeki baskısının büyük olduğunu tahmin etmek zor değil anca bir yaştan sonra merak herkesi bu Amish'liğin dışına taşımalı diye düşünüyorum. Merak ve öğrenmek güzel şeydir Amish'liğin alemi yok bence. Ayrıca demezler mi "oğlum 1800'leri yaşıyorsunuz da amacınız ne" diye. Sorarlar tabi.

Babayı karıştırma

Sansüre karşıyım. Hatta neredeyse sonuna kadar karşıyım. An itibariyle TV'de eski Türk filmlerinden Ne Olacak Şimdi oynamakta. Şener Şen ve Levent Kırca'nın gençlik sayılabilecek dönemlerine denk gelen avukatlı ayrılmalı boşanmalı bir film. Lafı uzatmadan konumuza gelince şu ki kadın kocasıyla tartışıyor diğer kadınla dertleşirken diğer kadın hıyar diye hakaret ediyor sonra da özür diliyor, kocasına hakaret ettiği için. Hıyar kocanın kadını da "ne hıyarı, hıyaroğlu hıyar" diyerek celalleniyor ancak o da ne. "Hıyaroğlu hıyar" sansürlenirken "hıyar" sansürlenmiyor. Demek ki bu işin kıstası babayı karıştırmakla oluyormuş.

İçerik mi görsellik mi?

Geçtiğimiz aylarda neşeli neşeli bilgisayarda oyun oynarken aniden ekran kartımın yanması üzerine (garanti süresinin bitmesinden tam 1.5 ay sonra) "yaz okulu da var zaten yeni ekran kartı şimdi almıyayım da bütün bir yaz kiliketa kiliketa oyun oynamıyayım" diyerek birkaç ay ekran kartsız idare etmeye karar verdim. Heyhat deli gönül bu söz dinler mi, dinlemez tabi, dinlemedi de gitti nostaljik sayılabilecek 2000 öncesi oyunları aldı yükledi bilgisayara. Hemen arkasından da tespit yapmam gecikmedi tabi ki.

Eski oyuncular hatırlar belki Arcanum diye rpg'nin atası sayılabilecek bir oyun vardır, hakeza Sim Theme Hospital ve Rollercoaster Tycoon da kendi türünü yaratmış diyebileceğimiz 2 önemli oyundur. Şimdi gelelim tespitime. Bu oyunların hiçbiri günümüz oyunlarının grafik kalitesinde değil zaten onun bilincindeyim ancak oyunları oynarken o zaman oyun yapan abilerin görselliği en az önemli unsur olarak gördükleri ortada. Misal Arcanum'un karakterleri ve diyaloglarındaki başarı hatta neredeyse bir film senaryosu kadar başarılı ve uzun senaryosu günümüz oyunlarının hiçbirinde yok. Hakeza diğer tycoon tarzı oyunlar da görselliği değil öncelikle gerçekçiliği hedeflemiş oyunlardır.

Günümüz oyunları ise belli bir standart üzerine devamlı grafik geliştirmeleri ile karşımıza gelen konusuz, oynarken yalan gibi gelen, bitirmeden bırakınca hiç merak uyandırmayan cicili bicili bişeyler oldu çıktı. İşin kötü tarafı bu bahsettiğim olay son 20 yıldır sanırım sinemada da var. Kendi beceriksizliklerini "film yapacak konu kalmadı" diye örtbas etmeye çalışan senaristler baktılar konu bulamıyorlar ver etmişler efekti ver etmişler efekti. Artık ekran kartsızlık durumum beni hiç rahatsız etmediği ve yeni oyunları hiç özlemediğim gibi neşeyle gidip eski oyunlara gömüleyim ben. İyi içerikler diliyorum.

Ağustos da bana mı ağustos

Sayfaya görmemişler gibi koyduğum devasa takvim sayesinde farkettim ki yeni bir aya başlamış bulunuyoruz. Yine hiçbir beklentim olmadan, yaz okuluyla sınavlarla projelerle cebelleşerek sonra da staj yeri aramakla uğraşılacak bir süper ay beni bekliyor. Hava sıcaklığı da en az 38-39 olsun ki otobüslerde okula gidip gelirken sıcaktan bin beter olayım.

Bilmem sadece bende mi böyledir ama eskiden bir aya başlarken yaptığım güzel planları artık yapamıyorum. Eskiden bir tatil planım olurdu o da olmazsa arkadaşlarla ufak tefek planlarım olurdu. Büyümek ve hayatın boktanlaşmasıyla alakalı bir durum sanırım bu. Ne vakit ne de enerji bulunamıyor yapılacak şeyler için. Bir süre sonra yapılacak şeyler olmaktan da çıkıyor bunlar ütopik hayallere dönüşüyor.

Temmuz ayında olduğu gibi yine 3 kuruşluk enerjimin büyük kısmını okula kanalize ederek yalandan bir hayat yaşamaya çalışacağım sanırım. Sayısal lotoyu falan tutturamadığım sürece uzun bi süre boyunca hayatım böyle devam edicek sanırım. Şimdi de en dertsiz tasasız yapabildiğim şeyi yapmaya geldi galiba sıra; uyumaya. Belki ak sakallı dede de gelir sayısal loto'nun rakamlarını söyler.

Blog Widget by LinkWithin